Alternatif bir iktisat üzerine yazılar

Aşağıdaki ardı ardına ve farklı başlıklarda yazılmış 6 yazıda şimdi yaşadığımız krizle birlikte yeni bir ekonomi için ipuçlarını ele almaya çalıştım. “Yeni finans sistemi ve sol& Muslukçuların ve berberlerin demokrasisi” yazıları piyasa ve merkezi planlama tartışmalarına gönderme yaparken, IMF nasıl kimsesizlerin kimsesi olur başlıklı yazı ise bundan sonrası için güncel sol bir politik duruşun “iktisadi” cephesini ele alıyor. Tüm bu yazılarda dikkat ettiğim şimdiye kadar ezberlediğimiz, kabul ettiğimiz yaklaşımlardan bir nebze uzaklaşmak ve “soğukkanlılıkla” elimizdeki bilimsel malzemaye dayanarak yeni bir anlatının -hiç olmazsa- ipuçlarını oluşturmak. Şüphesiz ki bu yazılar bilimsel makele formatından uzak; gazete yazıları. Ancak şuna dikkat ettim ve etmeye çalışıyorum: Yazıların soru sorması ve bu soruların aslında bir teze dayanması. Yanıtlar kolay değil. Zaten tek bir kişinin yanıtlayacağını sorulur da değil bunlar. Ama önemli olan sormak; Türkiye’de soru sormak, sorgulamak cesaret istedi her zaman. Soru sormayı öğrendiğimi sanıyorum. Aşağıraki yazılar-eleştiri yönlü de olsa- sizede soru sorduruyorsa mütevazi amacına ulaşmış olacak.


Krizin ikinci aşaması ve yeni denklemler

Gündem çok yoğun; ama bu yoğun ekonomi ve siyaset trafiği öyle kavşaklarda kesişiyor ki olan bitenlerin, krize rağmen, şaşırtıcı bir rasyonalitesinin olduğunu anlıyorsunuz. Ekonomiden başlayarak siyasete doğru güncel bir yolculuk bize aynı zamanda geleceği de gösteriyor.

Şu sıralar emtia piyasaları oldukça canlı. Başta petrol olmak üzere bakırdan alüminyuma kadar ana sanayilerin girdisi olan emtia fiyatları hızla artmaya başladı. Bu durum için kriz bitti; çıkışa geçtik açıklaması yeterli değil. Goldman Sachs, hammadde talebi açısından kötü günler geride kaldı diyor ama bu küresel resesyonun sona erdiği ve çıkışın başladığı anlamına gelmiyor. Krizin dibi göründü çıkış başladı iyimserliği şimdilik pek rağbet görmüyor. Ancak bu krizin yalnız ekonomik bir kriz olmadığı –hatta daha çok- yeni bir siyasi yapılanma ve hegemonya krizi de olduğunu söylemeliyiz.
Bugün Taraf gazetesinde yayınlanan Avrupa’nın seçimi ya da demokrasinin krizi yazısı bu perspektifi anlatıyor.


Molozluk Halleri Üzerine…

Artık bütün bu yaşadıklarımızı yalnızca kriz olarak niteleyemeyiz. Bu büyük bir dönüşüm.

20. yüzyıl uygarlığı bütün kurum ve yapılarıyla geride kalıyor. Ama 21. yüzyıl, 20. yüzyıl modernleşmesinin artığı olan kurumları ve onların ürettiği düşünceleri daha bir süre misafir edecek. Yaşadıklarımız bize bunu gösteriyor. Mesela, şu mayınlı arazi tartışmaları akla zarar! Bu da oldu; sınır bekçisi “sol” mayınlı arazilerin iktidar tarafından uluslararası şirketlere ya da İsrail’e peşkeş çekilmek istendiğini iddia etti. Bu peşkeş işleri olduğu zaman İsrail’in de mutlaka olması gerekir zaten. Mayınlı arazilerin peşkeş çekilmemesi gerekir; bence mayınlardan temizledikten sonra peşkeş çekelim. Ama işin güzel tarafı zaten Suriyeli köylüler Türk sınırındaki mayınlı arazileri temizlemiş ve çoktan beri tarım yapıyorlar. Yaklaşık 250 bin dönümlük Türk tarafında, Suriyeli köylüler, pamuk, zeytin, domates, salatalık, organik sebze yetiştiriciliği yapıyorlar. Sınır taşlarının zeytinlikler ve bağlar arasında kaybolduğu söyleniyor. Türkiye’nin atıl bıraktığı arazilerde, Suriyeliler 40 yıldır ekim yapıyor.


Fransa ve Almanya ne istiyor?

Fransa ve Almanya’nın temsil ettiği Merkez Avrupa ile Anglosakson egemenliğinin krizle birlikte açığa çıkan çekişmesi Türkiye üzerinden sürüyor.
Sarkozy, Türkiye’nin AB üyesi olmaması için çok kararlı.
Söyledikleri, yalnız Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkmasını değil, Fransa’nın gerici yüzünün nasıl bir AB istediğini de anlatıyor. Üstelik bu sefer Almanya’nın desteği daha güçlü. Fransa ve Almanya’nın, hem bundan sonraki G-20 hem de AB sürecinde, Türkiye ile uğraşacakları belli oldu. Geçmişte birbirleriyle savaşarak kurdukları ulus-devleti şimdi sonuna kadar korumak ve Avrupa’nın ortasında yeni bir ırkçı rejim kurmak için Fransa ve Almanya el ele veriyor. Aslında, bir noktada, yapmak istedikleri Türkiye üzerinden, yeni bir diplomatik paylaşım savaşını yürütmek.
Fransa ve Almanya’da ırkçılığın ve gericiliğin hortlaması, bugün insanlık için en büyük tehlikelerden birisidir.


IMF ANLAŞMASI VE TÜRKİYE’NİN YENİ DÖNEMDE ÖZGÜN PROGRAM İHTİYACI ÜZERİNE

Şimdi herkesin aklına gelen ama bir türlü söylemeye dilinin varmadığı bir olasılığa gelelim. 20. stand-by, yani IMF anlaşmasının hiç olmaması olasılığına.

Hükümetin –Maliye Bakanı’nın da içinde olduğu- önemli bir kesiminin, Merkez Bankası’nın ve TÜSİAD gibi iş çevrelerinin 20. stand-by’ın bir an önce olması konusundaki güçlü iradelerine rağmen anlaşma bir türlü olmuyor. Neden? Bu tek kelimelik ama çok önemli sorunun yanıtı bizce çok kapsamlı. Yani, basitçe Başbakan’ın krizi hafife almasına, IMF’nin hükümetten, kısa sürede, altından kalmayacağı reformlar istemesine bağlanacak düzeyde bir mesele değil bu “anlaşamama” meselesi. Aslında bu “anlaşamama” hali bize bu dönemi anlattığı gibi bundan sonrasını da anlatıyor. Öncelikle herkesin merak ettiği soruya kestirmeden yanıt verelim: Bize göre şu an Türkiye’nin, IMF ile anlaşma yapmasının koşulları ortadan kalkmıştır.