Ulusal Birlik Hükümeti öyle mi

Türkiye hızlandırılmış bir tarih yaşıyor. Onlarca yıldır birikmiş pislikler ortaya çıkarken bu pislikleri halının altına süpürmekle görevli ideoloji ve kamuoyu oluşturma fabrikaları ve fabrikatörler zavallı emeklilere dönüşmüş durumda. Şimdi bu fabrikatörlere bakınca inanamıyorsunuz değil mi; yıllardır bu toplumu bu adamlar yönlendirdi; kamuoyu oluşturdu. Yüz binlerce satan gazetelerin başköşelerinden ahkâm kesip egemen ideolojiyi okuldan camiye kadar her yerde yaydılar.

Şimdi yakından bakın bu adamlara; hiçbir alanda uzmanlığı olmayan, dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir kurumunda bir gün bile çalıştırılmayacak, zekâ ve bilgi birikimi en alt seviyede olan adamlar bunlar. Bu toplum içe kapalı, azgelişmiş, çaresiz oldukça bunlar yerlerini korudular. Kendilerine benzeyen parti liderlerini işbaşına getirip al gülüm ver gülüm yıllardır bu ülkeyi soydular. Hâlâ bu parti liderlerine akıl veriyorlar.

Geçen gün Kılıçdaroğlu nihayet kim olduğunu itiraf etti. Ona, kim akıl verdiyse, Hükümet giderse “terör” bir günde biter deyiverdi; arkasından da “esas” baklayı ağzından çıkardı: “Ulusal Birlik Hükümeti kurulsun.” Bu, “ben Kenan Evren’im” demektir.


VARTO İÇİN “YETMEZ AMA EVET”

Geçen hafta Varto Belediyesi’nin düzenlediği festivalde konuşmacı olarak Varto’ya davet edildim. Varto, hemen Muş Ovası’nın kıyısında Murat Suyu’nun ihsanıyla yemyeşil küçük bir kasaba. Çok göç veriyor Varto; gençlerin çoğu Avrupa metropollerinde büyümüş. Varto, Türkiye’nin baskı, savaşla örülü yıllarında hep dışarıya göç vermiş.12 Eylül nedeniyle Avrupa’da doğanlar ilk siyasi göç dalgasının çocukları, sonra doksanlı yılların başı var; şimdi bu göç Türkiye’nin metropollerine sürüyor. Varto, Murat’ın hayat verdiği Muş Ovası’nın getireceği refaha âdata sırtını çevirmiş, küsmüş öyle yeşillikler arasında boynu bükük duruyor şimdi. Dışarıya seksenli ve doksanlı yıllarda gidenler çocuklarına hep Kürtçe isim koymuş, İstanbul-Muş uçağında Rojinlerle, Newrozlarla ve Mizginlerle sohbet ederek Muş’a indik. 20 ila 30 yaşları arasında olan bu gençler Avrupa’nın çeşitli kentlerinden Varto’ya festival için geliyorlardı. Tabii bir de Ferhat Tunç’un konseri için. Ferhat Tunç’u çok seviyorlar. Çünkü Ferhat onlardan biri olarak onların sesi olmuş. Şimdi Paris’te muhasebecilik yapan ve 20 yaşında olan Mizgin Paris’te doğmuş, yanındaki kardeşleriyle Fransızca konuşuyor. Fransızcadan sonra iyi sayılabilecek Kürtçe ve Türkçe biliyor. Uçakta Mizgin’le Taraf’ın bulmacısını birlikte çözmeye çalıştık; benden iyiydi.


“REFERANDUM’UN EKONOMİ POLİTİĞİ

Aşağıdaki metin referandum süreci ile ilgili yazdığım yazıların yalnız ekonomi-politik ağırlıklı tespitlerinin ve tezlerinin derlenmiş halidir. 

Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en önemli iki ayını yaşayacak. Bu süreç, yalnızca bir referandum süreci değil bundan sonrasının temel dinamiklerinin ve aktörlerinin belirleneceği bir geri dönüşsüz yol aynı zamanda. Şimdi, şu saate kadar, çok tartışıldı ama AYM’nin aslında ne yaptığından başlayayım. AYM, tamam esasa girdi ama aslında pakete dokunmadı, dokunduğu hususlar öz’e sirayet etmeyen son derece teknik detaylar. Bu, AYM’nin, şimdiye kadar olan çizgisine ve ideolojik-politik duruşuna söz söyletmemek için bir “zevahiri” kurtarma taktiğidir.

Salı günü, yani AYM kararından bir gün önce şöyle yazmıştık: “Türkiye’de şu an referandum ve arkasından gelecek seçim sürecinin yarıda kesilmesi, sigara tekelleri gibi akbabalara, savaş endüstrisine, neocon artıklarına, uyuşturucu tacirlerine ‘Türkiye’yi yağmalayın, biz daha iktidardayız’ demek anlamına gelir. Bu, yalnız Türkiye’de demokrasi ve barış sürecinin yarıda kesilmesi anlamına gelmez, başta Ortadoğu olmak üzere, Türkiye’nin, siyaseti ve ekonomisiyle etkilediği bütün hinterlandın felce uğraması anlamına gelir. AB’nin krizi derinleşirken, Obama yönetiminin bütün stratejileri altüst olur. İsrail gibi terörist devletlerin ve onları besleyen uyuşturucu, silah, sigara tekellerinin günleri başlar. İşte bu gerçeğin yalnız hükümet değil, Türkiye’de TSK dahil, devletin birçok kurumu artık farkına vardı. (…) Sonuçta devlet, yukarıda yazdığım çerçevenin farkında ve AYM de devletin en önemli kurumu. Bu yüzden bence sonuç belli gibi. Ancak, AYM’nin kararından sonra nasıl bir süreç bizi bekliyor; 12 eylülde 12 Eylül Anayasası’ndaki en büyük deliği demokrasi adına bu ülke açabilecek mi; bilinemez ama bu sürecin Türkiye’de solu ve sağı yeniden dizayn edeceği çok açık.”

İşte şimdi tam buradan devam edelim.


Cumhuriyetin kazanımları çetesi

atuturk3Türkiye bu yargı meselesini daha çok tartışır.

Şimdi medyada, şu sıralar olan biten üzerinde yapılan tartışmalarda, dünyadaki değişimi kavrayamamış ve buna bağlı olarak Türkiye’nin nereye gittiğini göremeyen zihinsel ve entelektüel yoksunluğun galebe çaldığını görüyoruz. Ama “çıkarları bunu gerektiriyor onun için görmek istemiyorlar” diyeceğinizi biliyorum; değişimi istemiyorlar ve değişim onları çok korkutuyor. Bu korkuda da haklılar. Çok şey kaybedecekler. Bir zamanlar bir “Cumhuriyet’in Kazanımları Çetesi” vardı. Ne zaman Türkiye’de demokratikleşme yönünde bir gelişme olsa bu “Cumhuriyet’in Kazanımları Çetesi” üyelerinden bir zevat çıkar ve Cumhuriyet’in kazanımları elden gidiyor diye dövünmeye başlardı. Bu kazanımların ne olduğunu her zaman sormuşumdur. Ekonomik olarak bu ülkenin, şu 87 yılda geldiği yer burası mı olmalıydı? Bundan hiç söz etmeyeyim isterseniz; meslek gereği bu konuda günlerce konuşur ve yazarım. Ama ortada “kazanımlar çetesinin” iddia ettiği gibi “modern” bir “şey” de yok. Laiklik mi? Yapmayın Allah aşkına! Demokrasi ve laiklik bu ülkeye “Batılı” anlamda şöyle bir göründü o kadar. O da şu son on yılda.


Bir örgü bilezik…

carmak-icin-o-guzel-yarinlara-bizimde-daglarimiz-vardirYüzlerce yıldan bugüne taşıdığı sabırla barışı ve geleceğini bekleyen kent: Diyarbakır

Bundan iki hafta önce bir panel için Diyarbakır’a gittim. Diyarbakır Belediyesi’nin Kültür ve Sanat Festivali kapsamanda düzenlenen panel, tahmin edeceğiz gibi, yaklaşık otuz yıldır konuştuğumuz ve daha da konuşacağımız barış ve bölgenin sorunları üzerine idi. Daha uçaktan iner inmez İstanbul’a henüz gelmeyen boğucu bir yazın Diyarbakır’a çoktan yerleştiğini anladık. Ama Diyarbakır’da en az sıcak kadar boğucu olan ve hemen hemen herkesin omuzlarına düşmüş bir belirsiz endişe hali de fark ediliyordu. Kalacağımız otele giderken şehir, sanki yeni başlayacak ama yüzlerce defa seyredilmiş eski bir filmi yeniden görmenin bıkkınlığı ile sinmiş öyle bize bakıyor gibi geldi.