BÜYÜK UZLAŞIYA DOĞRU

Artık öyle anlaşılıyor ki bu kriz, kapitalizmin iki büyük savaş sonrası gerçekleştirdiği dönüşümlere benzer bir dönüşümü yeni bir dünya savaşı olmaksızın gerçekleştirecek dinamikleri barındırıyor. Bütün bu yaşanılanların sonuçlarını ise Amerikan seçimlerinden sonra görmeye başlayacağız.

 Obama iktidarı sıradan Demokrat bir iktidar olmayacak.

 

Amerika, Obama iktidarı ile başlayan büyük dönüşümü ekonomik ve siyasi olarak kontrol etmek isteyecek; ancak bu kontrolün yeni bir büyük küresel uzlaşmadan geçeceğini artık Bush bile biliyor. Camp-David zirvesinde kriz için alınacak esas önlemlerin Amerikan seçimlerinden sonra gündeme gelmesi kararlaştırılmıştı. Bunun nedeni, Amerika’nın yeni iktidarı ile birlikte küresel bir uzlaşma isteğiydi. Şimdi 15 Kasımda yapılacak G-20 zirvesine Türkiye de katılacak. Bu zirveye küresel uzlaşmanın ilk adımı diyebiliriz.

 

Yalnızca ekonomi değil, dünyanın yeni siyasi yapılanması da bu zirvelerde ele alınacak.


Yazının devamını okuyun »

Etiketler: , , , ,

NE YAPMALI?

Ne yapmalı?

 

İşte şimdi esas meseleye geldik. Bu hafta Arjantin, daha önceki krizlerde de görüldüğü gibi, ilk ve en radikal hamleyi yaptı. Zor durumda olan emeklilik fonlarını devletleştirdi. Bu fonların 30 milyar dolar civarında olduğu söyleniyor. Ve tabii bu operasyon haberi çıkar çıkmaz Arjantin piyasası alt üst oldu.

 Arjantin bütün kriz dönemlerinde çok tartışılır ve radikal kararlar aldı. En son 2005 yılında yapılan borç takası da hala tartışılır. Ama bu operasyon sonrası Arjantin önemli bir avantaj sağladı. Bu tarihin en büyük borç takası idi. Yaklaşık 103 milyar dolarlık dış borcu Arjantin 41.8 milyar dolar değerindeki kağıtla takas etti. Peki, alacaklılar buna razı oldu mu; tabii çünkü yapacak başka bir şey yoktu. Çoğu bankalar, emeklilik kuruluşları ve Avrupalı bireysel yatırımcılardan oluşan alacaklılar paralarının yüzde 70’ine veda edip Arjantin’in borç takası önerisini kabul etti. Daha önce de,  2001 yılının sonunda da,  Arjantin 100 milyara yakın borcu ödeyemeyeceğini deklare etmişti. Bu borç ödememe ve borç takası süreçlerinden sonra Arjantin büyümeyi ve işsizliği aşağıya indirmeyi başardı. Ancak Arjantin’in borçları devlet borçları idi. Bugün aralarında Türkiye’nin de bulunduğu çoğu gelişmekte olan ülkenin kamu borcu sıkıntısı yok. Şimdi sorun özel sektörün borçları. Peki, hem dünyada hem de bizde dolara olan talep sürecek mi? Evet, ABD dolar basmadıkça dolara olan talep sürecek. Çünkü ortada efektif olarak dolar yok.


Yazının devamını okuyun »

Etiketler: , , , ,

TARİHSEL ZOR(LAMA)

Bütün bu olanlardan sonra şu “piyasa” denen “şeyin” nasıl işlediği ya da nasıl işleyemediği ve birilerinin de bütün bir 20. yüzyıl boyunca olan bitene piyasa adını verip bizi işlettiği de anlaşılıyor. Şimdi de yeni bir Bretton-Woods ihtiyacı ortaya atıldı. Evet, işte buna gerçekten ihtiyaç var. Zaten Keynes’in bıraktığı yere geldik gibi. Bretton-Woods’ta çarpışan iki plan vardı. Birincisi Keynes’in küresel bir para sistemi ve küresel merkez bankasını içeren ulus-devlet ekonomilerinden küresel ekonomiye geçişi tedrici olarak yapmayı amaçlayan planı; ikincisi ise Amerikan görüşlerinin toplandığı ve zaman içersinde doları küresel para yerine geçirmeyi amaçlayan White planı. Sonuçta çok ufak değişikliklerle White planı kabul edildi ve savaş sonrası Amerika’nın hegemonyasının ilk adımı atıldı. Bu anlamda Keynes’in devletçiliği bizim ulusalcıların sandığı gibi ideolojik değil, sadece konjonktüreldir. Keynes’in nihai amacı aslında küresel piyasa mekanizmasını ve para sistemini sorunsuz çalıştırmaktı.

Yukarıdaki resim Kardemir’in açılışı… Kontrol Sanayine çaresiz bir uyum çabası..


Yazının devamını okuyun »

Etiketler: , , , , , , , ,

BU SÜREÇTE TÜRKİYE NEDEN İRLANDA’YA DİKKAT ETMELİDİR!

Kriz artık Türkiye’nin de kapısında. İşte bu günlerde küçük bir ülkeye gözlerimizi çevirmemiz gerektiğini düşüyorum. Bu kriz başta işsizlik olmak üzere Türkiye’nin tüm yapısal sorunları bu süreçte giderek artacak. Bölgesel farklara dayalı işsizlik ve sosyal sorunlar gündeme geliyor ve gelecek.

TÜSİAD’ın son raporu Türkiye’de Bölgesel Farklar ve Politikalar başlığını taşıyor. Bölgesel gelir uçurumlarının olduğu bir ülkenin kalkınmış sayılmayacağını artık öğreniyoruz. TÜSİAD raporunda İrlanda kalkınmasına işaret ediliyor. İrlanda, Avrupa’nın kırı iken, ileri teknolojileri üreten ve işsizlik sorununu çözen bir ülke haline, geliştirdiği model sayesinde geldi. Türkiye’nin de önemli iki sorunu var; işsizlik ve bölgesel eşitsizlik. Bölgesel eşitsizlik işsizliği doğuruyor. Doğu ve G. Doğu’daki işsizliğin çok boyutlu ve yalnız niceliksel yönlü olmadığını biliyoruz.

Türkiye sanıldığının aksine işgücü bol bir ülke değil artık. Çünkü geleneksel karşılaştırmalı üstünlükler kuramı artık geçerli değil. Dış ticaretin özü olan bu kuram gelişmiş ve gelişmemiş ülke ayrımına ve karşılaştırmasına dayanırdı. Ancak Çin başta olmak üzere Asya’nın son otuz yıldaki gelişimi, gelişmekte olan ülkelerin de birbiriyle olan ticaretini ve faktör donanımlarını sürece dâhil etmiştir. Buna göre Türkiye Avrupa ölçeğinde değerlendirildiğinde işgücü bol bir ekonomi sayılabilir. Ama dünya ölçeğinde örneğin Çin’le karşılaştırıldığında işgücü kıt bir ülkeyiz. Bunun etkisi dış ticaretin serbestleştiği ortamda işgücü bol ve ucuz ülkeden az ve pahalı olan ülkelere ucuz mal akımı şeklinde oluyor, ve bunun sonucu da ucuz mal akımına maruz kalan ülkelerde niteliksiz emeğin işsiz kalmasıdır.

Neoklasik iktisat kuramı, ticaretin serbestleşmesinin gelişmekte olan ülkelerde becerisiz işgücünün getirişini artırarak ücret dağılımında eşitlik yönünde bir etki yapacağını savunur. Bu olgu bu ülkelere yabancı sermayenin girmeye başladığı ve yeniden yapılandığı ilk yıllarda geçerli olabilir. Nitekim veriler de bunu doğrulamaktadır. Ancak orta ve uzun vadede bu ülkelerin eğitim sistemleri nitelikli emek üretmediği için işsizlik artacak ve artan yedek işçi ordusu ücretleri aşağıya çekecektir.

Bu ülkelerde ücretler hem verimlilik artışlarıyla hem de enflasyona bağlı olarak erimektedir. Bunun en büyük nedeni de Türkiye’nin nitelikli ve küresel emek piyasalarının talebi olan emeği üretememesidir. Şimdi Türkiye’de olan aynen budur.

Öte yandan uygulanan neoliberal politikalar sonucu ücret erimesi bir hükümet tercihi olarak ortaya çıkmaktadır. Kamu çalışanlarının da durumu budur. Devletin uyguladığı yalnız ücret erimesi politikası değildir. Devlet eğitimden de çekilerek (kalitesiz ve çağdışı bir sistemi yürüterek) işsizliğin de orta ve uzun vadede nedeni olmaktadır.

Bu bilinçli bir tercihtir. Çünkü eğitim sisteminin niteliksiz emek üretmesi işsizliği artırarak ücretleri aşağıya çekecektir. Tabii bu politikanın bir diğer yanı da hacmi milyarlarca dolar olan eğitim sektörünün, üniversiteler dâhil, küresel hizmet piyasalarına açılmasıdır.

Türkiye’nin eğitim sorununa köklü bir çözüm bulabilmesinin yolu, her şeyden önce, var olan yoksullaştırıcı ve akıl dışı ekonomi politikalarından vazgeçmesinde yatıyor. Çözümün ikinci adımı da eğitim için bir model geliştirmek ve onda ısrar etmek. Bugün Türkiye’de devlet eski ve çürümüş bir eğitim sisteminde ısrar ederken, eğitime yatırım yapan özel sektör de onu taklit ediyor.

Tabii burada okullaşma oranı, bütçeden eğitime ayrılan pay, bölgesel eşitsizlikler gibi devasa ve bu köşenin çapını aşan sorunlara değinemiyoruz. Burada üzerinde durduğumuz ve anlatmak istediğimiz Türkiye’nin bu eğitim modeliyle eğitime bütçeden yüzde 3-4 değil, yüzde 10-15 gibi oranlar ayırsa bile eğitim sorununu çözemeyeceği. Dolayısıyla işsizliği de çözemeyeceğini söyleyebiliriz.

İrlanda 1987’den sonra geliştirdiği modelle hem milli gelirini arttırmış hem de eğitim sorununu çözmüştür. Ama İrlanda’nın milli geliri artarken gelir dağılımı da düzelmiştir. Bu eğitim sorununun çözülmesi için ilk adımdır.

İrlanda eğitimde sağladığı başarıyla Doğrudan Yatırımları kendisine çekerek tam istihdama yaklaşmıştır. Dünya rekabet sıralamasında, İrlanda hızla yükseliyor. Bunun anlamı İrlanda Ar-Ge yapıyor, kaliteli ve markalı, teknoloji yoğun mal üretiyor demek. Bu katma değeri yüksek maldır; bunu dünyaya sattığınız zaman yalnız milli geliriniz yükselmez, gelir dağılımınız da düzelir. Çünkü bu malı ancak bunu üretecek eğitimi almış insanlar üretir. Bunlara da üreticiler dünya standartlarında ücret ödemek zorundadır. Yoksa bu işgücü başka yere gider. Örneğin Avrupa’nın başka bir yerinde rahatça iş bulur. Dolayısıyla bir ülkenin eğitime yatırım yapması, ezberci ve boş bir eğitim sistemi yerine yaratıcı ve bilişim dünyasına ayak uyduracak bir eğitimi öne çıkarması geleceğini de kurtarması demektir. Kimse demesin, İrlanda’nın nüfusu dört milyon bizimle karşılaştırılmaz; karşılaştırılır önemli olan nüfus değil model ve anlayıştır.

Etiketler: , , , ,

KAPİTALİZMİN KİTABI YENİDEN YAZILIRKEN

İlkel sermaye birikimi, başta İngiltere’de olmak üzere emeklerinden başka satacak hiçbir şeyi olmayan milyonlarca insanın, ellerinde üretim araçlarını ve devletin gücünü bulunduranlar tarafından sömürüsüyle sağlanmıştır. Marx, sermayenin kan, ter ve kirden oluştuğunu yazar. 18. ve 19. yüzyılda sanayileşmenin ve dolayısıyla zenginleşmenin tek yolu insan emeğini acımasızca sömürmek olmuştur. Marx kapitalizmin kitabını yazarken bu sömürüyü formüle etmekle kalmamış, sistemin dinamiklerini ve temel yasalarını da ortaya koymuştur. Acımasız sömürü ile kapitalizmin iştahı ve rekabet yüzyıl boyunca atbaşı gitti. Şimdi ise Marx’ın kitabındaki çıkış noktaları ve temel dinamiklerin tahlili hâlâ geçerli ancak sermaye birikiminin ve buna bağlı krizlerin dinamikleri çok farklı.


Yazının devamını okuyun »

Etiketler: , , ,