21. Yüzyılın Büyük Ağıtı
Posted by ertemcemil132 | Posted in ABD, Kriz, Küreselleşme | Posted on 27-08-2006
0
Bütün bu heyulada 1968 başka bir devrimdi. O, yeni bir ufku, özgürleşme ufkunu liberalizmin her iki yüzüne de çarparak geldi. Ama 1871 Paris’i kadar etkili ve geçiciydi 1968 Paris’i. Şimdi insanlık bu iki Paris’i bulmaya çalışıyor.
Geçen hafta İstanbul Sanayi Odası başkanı ikinci 500’ü açıklarken adeta bir ağıt yakıyordu. “Durum çok kötü, yaşama mücadelesi veriyoruz”. Durum sanayinin en yoğun olduğu İstanbul’un Sanayi Orası Başkanı’nın dediği kadar kötü mü gerçekten? İlk 500’de de durum parlak değildi ama ikinci 500 gerçekten kötü. İkinci 500’ün önemli bir bölümünü Küçük ve Orta Boy İşletmeler (KOBİ) oluşturuyor. Bu yüzden bu kategoriye giren işletmeler emek yoğun çalışan dolayısıyla istihdam sağlayan, reel ekonominin belkemiğini oluşturan şirketler.
1 milyon YTL’lik satış karşılığında istihdam edilen kişi sayısı istihdam yoğunluğu olarak ele alındığında ikinci 500, birinci 500’e göre daha önde. İstihdam yoğunluğu istikrarlı bir biçimde birincilere göre ikinci 500′deki şirketlerde 2-3 kat daha yüksek.
Birinci ve ikinci 500′deki özel imalat sanayi kuruluşlarında çalışanlara yapılan ödemelerin satış gelirlerine oranı açısından da istihdam yoğunluğunda olduğu gibi yine ikinci 500, ilk 500′e göre öne çıktı. Dolayısıyla ikinci 500’ün durumunun kötüye gitmesi işsizliğin artması anlamına geliyor. Nitekim Türkiye’de işsizlik ve işgücüne katılım geçen seneye göre düştü. Peki bu durum yalnız Türkiye’ye özgü bir durum mu? Hayır değil. Bu küresel bir gelişme. Hatta yalnız “gelişmekte olan ülkelere” özgü bir kötüleşme de sayılmaz. Aynı dertten yani “sanayisizleşme” derdinden gelişmiş ülkelerde muzdarip.
HANİ NEREDE “İKİ PARİS”
İngiltere’de eski tekstil fabrikaları sökülüyor. Merkez Avrupa’nın sanayi kalbi Almanya’da son on yıldır en hızlı ilerleyen sektörler hizmetler ve finans. Fransa yıllardır Arcelor’la yürüttüğü demir-çelik liderliğini Hintli Mittal’a bıraktı. Batı’nın otomobil üretimini, Brezilya, G.Kore gibi “gelişmekte olan ülkeler” yapıyor artık. Çin ise her şeyi üretiyor. Bakın sokaklara eskiden bu kadar motosiklet görüyor muydunuz? Bisiklet fiyatına; hepsi Çin’den geliyor. Dünyanın üretim ekseni değişti. Ama bununla birlikte, çok farkında olmasak da, modern ve kalkınmış ulus fikriyatı da tarih oluyor. İşte bu önemli. Çünkü işsizliğe, hatta açlığa katlanabilirsiniz, “şimdi durum böyle ama düzelecek” inanışı bir kültürün sonucudur. Moderniteye erişmek, kalkınmak umudunu besler bu kültür. İşte şimdi yok olmakta olan bu. Bunun yok olması ulusal kalkınma umudunu, dolayısıyla bir ideolojiyi tarih yapıyor. Moderne gelişerek ulaşma, teknolojiyi yakalama yani teknolojik moderniteye ulaşma her ulusun idealiydi. “Çağdaş uygarlık seviyesi” önemliydi ve bu da sanayileşerek olacaktı. Kalkınma iktisadi sanıldığı gibi liberalizm karşıtlığı sonucu değil, liberalizmin gizli bir versiyonu olarak ortaya çıkmıştır. Liberalizmin büyük programı uluslardan devletler yaratmak değil, devletlerden uluslar yaratmaktı. Burada yani diye devam eder Wallerstein; “yani strateji, devletin sınırları içinde bulunanları almak ve bunları tümüyle devletleriyle özdeşleşen “yurttaşlar” haline getirmekti. Oy hakkı, refah devleti ve ulusal kimlikten oluşan söz konusu liberal paketin tüm sınıflara sunduğu umuttu. Yani tüm ulusça “teknolojik moderniteye” ulaşma umudu ve ülküsü. İdeolojik düzeyde ise, sol hareketler teknoloji modernliğinin öncülüğünü kabul ettikleri ölçüde sınıf mücadelesini kaybettiler. Lenin’in elektrifikasyona verdiği önem de, ne yazık ki, bu yanılsamanın sonucuydu. Ama öte taraf da Wilson “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını” Lenin’den önce ortaya atıyordu. Daha sonra Truman, ve Kennedy geri kalmış ulusların “bağımsızlığının” yanı sıra, “kalkınmasını da” militanca savundular. Ama bu paradoksal olarak “yeni sömürgeciliği” doğurdu. Wilsoncu tezleri aslında savaş sonrasının kalkınma retoriği tamamladı.
1945-1970 arası, kapitalizmin dördüncü gelişim dalgasıydı ve teknoloji modernliğinin zirvesiydi. Bu dönem, petrol sanayileri, sentetik üretimi, fordizmin yılları olarak anılır. Bu yıllarda yeni teknolojinin, elektroniğin temelleri de atılmıştır. Demir-Çelik gibi temel kontrol sanayileri bu yıllarda tepe noktasına varıp düşüşe geçmiştir. Bu düşüş küreselleşmeye kapılarını açacak yeni krizin başlangıç noktasıydı. Bu başlangıç aynı zamanda bir sonu da getiriyordu. Liberalizmin diğer yüzü, tarih sahnesinden çekiliyordu.
Reel sosyalizm, kendi kaderini tayin hakkı, ulusal kalkınma aynı anda düşmeye başladılar. Bütün bu heyulada 1968 başka bir devrimdi. O, yeni bir ufku, özgürleşme ufkunu liberalizmin her iki yüzüne de çarparak geldi. Ama 1871 Paris’i kadar etkili ve geçiciydi 1968 Paris’i. Şimdi insanlık bu iki Paris’i bulmaya çalışıyor.
BÜYÜK AĞIT
Yakarıdaki üçlüden ilk ikisi artık modernliğin dolayısıyla liberalizmin konusu değil. Geminin bordrosundan aşağı atıldılar. Ulusal kalkınma liberalizmin şımarık çocuğu olarak direniyor. İşte insanlığın en büyük ağıtlarından birisi şimdilerde yüksek sesle yankılanıyor, dünyanın dört bir yanında. “Ne oluyor, kötü, geçen seneden daha kötüyüz!.”Bu yakınmayı bütün umutlarını yanlış bir teknoloji modernliğine bağlamış, ama buna hiçbir zaman ulaşamamış az gelişmişler yapıyor. Gelişmiş ülkeler şimdilik bütün liberalizm tarihi boyunca biriktirdiklerini yiyorlar. Sıra onlara da gelecek. İngilizler Hyde Parkı susuzluktan sulayamıyor artık. Amerika’yı ayakta tutan Mortgage sistemi ve Wal-Mart tehlikeli sinyaller veriyor. Almanlar işsizliğin yanı sıra, enflasyonla da tanışıyor, Fransa göçmenleri ne yapacak, liberalizmin Ortadoğu’dan nasıl çıkacağı belli mi? Ulus devletler ve ulusal kalkınma liberalizmin son kaleleri olarak düşerken, 1871’i yada 1968’i bulana kadar sürecek büyük ağıt başlıyor.
TÜRKİYE VE DÜNYA
ABD VERİLERİ VE SAVAŞ
Önümüzdeki günlerde dünyada ve artık onun bir parçası olan Türkiye’de kısa dönemde kötü gidişin sorumlusu ABD ekonomisi ve yine ABD’nin Ortadoğu’da sürdürdüğü savaş. Petrol fiyatlarının, ateşkesin sağlanmasından sonra 70 doların altına gevşemesine yine izin verilmedi. Yetmiş doların altını da kısa dönemde görmemiz pek mümkün gözükmüyor. Biliniyor ki, yüksek petrol ABD için önemli bir finans aracı. Öte yandan Çin faiz oranlarını 27 baz puan artırarak, parasını güçlendirme yolunu seçti. Aslında bu Çin’in dış ticaret fazlasına aldığı bir önlem. “Ben artık çok ucuza dışarıya mal vermeyeceğim bu birinci amacım, ama fazla vererek dolar biriktirmiş oluyorum bu da işime gelmiyor.” Çin’in faizleri artırmasının tercümesi bu. Ancak yine de doların değerli olması, ABD’deki durgunluğa eklenince Çin’in bu politikasını sürdürmesi güç gibi gözüküyor. ABD’de açıklanan temmuz ayı konut satışları, beklentilerin altında geldi. Bu durum dünya borsalarını ve İMKB’yi geriye itti. Öte yanda ABD tüketim verileri de kaygıları artırdı. ABD piyasasına bağımlı Canon gibi Japon şirketlerinin hisseleri ile birlikte Nikkei’de düşüşe geçti.
Türkiye’de ise Merkez Bankası uluslar arası derecelendirme kuruluşlarını ve yatırım bankalarını dinlemedi. Para Politikası Kurulu, FED gibi, pas geçti. Yani faiz artırmadı. Merkez Bankası’nın bu kararı olumlu.
Tarım sorunu sonbahar’da artarak devam edecek. Rekolte bir çok üründe yeterli olmasına rağmen köylü beklediği fiyatı alamıyor. Fiskobirlik’de olan diğer birliklerde olacak mı, önümüzdeki hafta bunu takip edeceğiz.
Ayçiçeği hasat zamanı başlarken Ayçiçeği üreticileri, en büyük ayçiçeği alıcısı Trakya Birlik’e taleplerini ilettiler. Bugün 110.000 ortak sayısı ve entegre tesisleri ile en büyük üretici birliklerden biri olan Trakya Birliğin ikinci bir Fiskobirlik olmaması için, üreticiler taleplerinin dikkate alınmasını istiyor.
Ayçiçek üreticilerinin örgütlü olduğu Ayçiçeği Üreticileri Sendikası taleplerini üreticiler adına Trakya Birlik yönetim kurulu başkanı Rafet Sezen’e iletti. Üreticiler;
Avans fiyatının bu sene erken belirlenmesini, Trakya Birlik’in piyasayı düzenleme işlevinin bu sene üreticinin çıkarları doğrultusunda yapmasını, gerek avans gerekse taban fiyat belirlenirken bir kg ayçiçeğinin maliyet fiyatının göz önüne alınmasını, birliğin bu sene ekim alanlarının genişlemesini teşvik edecek önlemleri almasını ve bu yıl kg başına en az 35 Ykş. Destek verilmesi gerektiğinin altını çizdiler. Üreticiler, 200 kg ortalamaya göre, bir kg ayçiçeğinin taban fiyatının 70 YKş. olmasını istiyorlar.
BORSA
DÜNYA İLE PARELEL
İMKB, bütün hafta boyunca ABD’den gelen verilerin etkisiyle düşüş yaşadı. Haftanın son günü, 36500 seviyesine kadar geriledikten sonra 2. yarıda tepki alımlarıyla yükselişe geçen endeks, günü 210 puanlık artışla (yüzde 0.57) 36862 değerinden tamamladı. TCMB’nin faiz kararının ve yurt dışı piyasalardaki toparlanmanın etkisiyle son güne alıcılı başlayan İMKB 100 Endeksi, yatay bir seyir izledi. 500 puanlık bantta git-gel yaşayan endeks, 37 binin üzerinde tutunamadı. Diğer yandan, FED Başkanı Bernanke’nin bugün yapacağı açıklamalar, Lübnan’a asker gönderip göndermeme ve 31 Ağustos tarihinde Avrupa Merkez Bankası’nın vereceği faiz kararı piyasalar için kısa vadede izlenecek konu başlıkları. ABD’deki ekonomik durgunluk belirtileri dünya borsalarında önümüzdeki haftada hissedilecek. Bundan dolayı İMKB’nin 40.000 direnç noktasını görmesi zor.
PARA VE FAİZ
MERKEZ DİRENDİ
Merkez Bankası Para Politikası Kurulu’nun piyasa oyuncularının büyük kesiminin faiz artırımı istemesine rağmen, (anketlere göre yüzde 85) kısa vadeli faizleri sabit tutması, yine de piyasalarda olumlu karşılandı. Merkez Bankası’nın bu kararında banka sisteminin elinde bulunan ve yüzde 13-14 faizli kağıtların varlığı da etkili oldu. Faizlerin yükselmesi bu kağıtları elinde bulunduran bankalara zarar yazıyordu.
Döviz yukarı yönlü hareketini hafta boyunca korurken, sert iniş çıkış yaşanmadı.
Bankalararası piyasadaki dolar kotasyonlarında alışta en düşük fiyat 1.4760 YTL, en yüksek fiyat 1.4800 YTL, satışta en düşük fiyat 1.4820 YTL, en yüksek fiyat 1.4850 YTL seviyesinde bulunuyor. Uluslararası piyasada avro/dolar paritesi 1.2770-1.2780 aralığında seyretti.
İMKB Tahvil ve Bono Piyasası Kesin Alım Satım Pazarı’nda işlem gören 16 Temmuz 2008 vadeli tahvil 19.43 bileşikten kapanırken, pazartesi gününe valörlü işlemlerde 0.11 puanlık kayıpla yüzde 19.49 bileşikten işlem görüyor. Merkez Bankası’nın tavrına rağmen faizlerde aşağı yönlü bir hareket beklenmiyor.

