ABD Seçimleri Piyasaların Miladı Olacak Mı?
Posted by ertemcemil132 | Posted in ABD, Kriz, Küreselleşme | Posted on 19-05-2008
0
Dünya 2008 sonunda yapılacak ABD başkanlık seçimlerinden sonrasına hazırlanıyor. Dünya ekonomisi ABD’deki kan değişimi ile birlikte yoluna nasıl devam edecek; Türkiye bu değişimden nasıl etkilenecek. Bu soruların cevapları ile ilgili bir yolculuğa hazırmısınız?
Dünya önümüzdeki yıldan itibaren çok önemli değişimlere gebe. Rusya’da ve ABD’de 2008 yılı içinde ve sonundaki seçimler birçok dinamiği harekete geçirecek ve değiştirecek. Türkiye, AB ve Ortadoğu’da da taşlar yerine oturmaya başlayacak. Biz bu yazıda geçen yıl başlayan ve önümüzdeki yılsonuna doğru daha da belirginleşecek değişimleri ele alacağız.
En önemli tarihlerden biri 2008’in kasımı bu tarihte Amerika’da başkanlık seçimleri olacak. Bu tarihi dünyadaki makro ekonomik dengelerin değişmeye başlayacağı milat saymak abartılı bir yaklaşım değil. Amerika’da büyük olasılıkla Bush iktidarı, yerini Demokratlara bırakacak. Bu değişim ilk önce ABD’nin dış politikasını ve buna bağlı dinamikleri etkileyecek. ABD’deki olası değişimin ikinci istasyonu ise ekonomi. Yüksek faiz, karşılıksız ama güçlü dolar politikası resmen sona erecek. ABD, kamu açığını ve dış açığını azaltmak için parasının gerçek değerine dönmesini isteyecek. Bunun için de mali yapısını ve öncü sektörlerini güçlendirmek için bir başka yol açacak. ABD’de teknoloji sektörü ve mali sektörler Clinton dönemindeki parlak günlerine dönme işaretleri verirken, Çin’de ucuz işgücü ve düşük yuan devrini bitirecek(mi?) Eğer böyle olursa bunun dünya ekonomisine olumlu etkileri orta vadede görülecek.
ABD’DEKİ DEĞİŞİMİN ARKA YÜZÜ
ABD Clinton dönemindeki büyümeyi yakalayabilecek mi? Doksanlı yıllar ABD ekonomisinin en uzun dönemli büyüme trendlerinden biri oldu.
1990′larda iki dönem boyunca Demokrat aday Bill Clinton Beyaz Saray’da başkanlık yaparken, Kongre’de çoğunluğu Cumhuriyetçiler oluşturuyordu. ABD bu dönemde arka arkaya gösterdiği yüksek büyüme performansı ile diğer ülkelerle arayı açarken, borsalar da aynı dönemde rekor üzerine rekor kırıyordu. Özellikle teknoloji rüzgârını arkasına alarak 5 bin puanlara ulaşan Nasdaq, aradan geçen bunca yıla rağmen halen o seviyelerine yaklaşamadı bile…
104 yıllık gerçek:
Öte yandan geçtiğimiz günlerde son 104 yılın verileri kullanarak yapılan bir araştırma ilginç bir istatistiği ortaya koydu.
Buna göre kısa ve uzun vadeli senaryolar ne olursa olsun, seçimlerle yılsonu arasındaki zaman diliminde borsalar düşüş yönünde hareket ediyor. Seçimlerin hemen ardından yükseliş görülse dahi, sene sonuna doğru artan kayıplar borsaları başladığı seviyenin altına indiriyor.
Aslında Dow Jones’un geldiği seviyeler gözönüne alındığında bu senaryo akla mantıklı geliyor. Peki demokratların iktidarı ve ABD’de 2008 sonunda gerçekleşecek olası değişimi dünyanın önde gelen piyasa uzmanları ve yatırım bankaları nasıl yorumluyorlar bir göz gezdirelim:
Almanya merkezli Commerzbank baş ekonomisti Peter Müller, Amerika’da ekonomiye konjonktür ve faiz politikasının yön verdiğini belirtiyor. Mali piyasalar zaten kamuoyu araştırmalarının sonuçlarından yola çıkarak Temsilciler Meclisi’nde Demokratların çoğunluğu elde edeceği beklentisindeydi. Bu eğilimin 2008 Kasımında da süreceği beklentisi devam ediyor.
Merryl Lynch strateji uzmanlarından Richard Bernstein, bu beklentinin ötesinde, Demokratların Temsilciler Meclisi’nin yanı sıra Senato’da da baskın hale gelmesinin, piyasaları harekete geçirebilme ihtimaline dikkat çekmişti. Şimdi bunun devam edeceğini savunuyor.
HSBC ekonomi uzmanlarından Stefan Schilbe ise ABD’de sandıktan çıkan sonucun gidişatı olumlu yönde etkilemesini bekliyor. Bremer Landesbank’tan Folger Hellmeyer, de bu tespite katılıyor. Ekonomi uzmanı Folger Hellmeyer, “Beyaz Saray Kongreyi şu ana kadar bir araç olarak kullanıyordu. Demokratların 2008’de kazanması ise ABD’yi ve dünyayı rahatlatacak.”
Uzmanlar, 2008 yılının Kasım ayında yapılacak başkanlık seçimlerine kadar “Amerika Birleşik Devletleri’nde artık gidişatın raya oturduğu”nu savunuyor. Bremer Landesbank ekonomi uzmanı Folger Hellmeyer, Cumhuriyetçi ve Demokrat Parti programları arasında dış siyaset, vergi, sağlık sigortası ve asgari ücret gibi konularda ortak noktanın pek az olduğunu, bu nedenle ülkede kapsamlı yapısal değişikliklere gidilmesinin söz konusu olmadığını belirtiyor. HSBC Bankası’ndan Stefan Schilbe ise Demokrat Parti’nin Irak savaşına yapılan harcamaların kısılması için baskı uygulayabileceğine işaret ediyor. ”
Merryl Lynch strateji uzmanlarından Richard Bernstein, seçim sonuçlarının uzun vadede ekonomiyi ve mali piyasaları olumlu yönde etkileyeceğini belirtiyor. Bernstein, “Her iki partinin de siyasi açıdan merkeze yönelmeleri piyasayı canlandıracaktır” değerlendirmesinde bulunuyor. Demokrat Parti’nin sol kanadının öne çıkan bazı üyelerini daha geri plana itmesi, bunun yerine Beyaz Saray ile daha uzlaşmacı bir çizgiye yönelmesi bekleniyor.
Başkan adaylığına hazırlanan Hillary Clinton’un soldan merkeze yönelen çizgisi, Demokrat Parti’ye de örnek gösteriliyor. Seçim bölgesinde oyların çoğunluğunu toplayarak yeniden New York senatörü seçilen Hillary Clinton, uzlaşmacı yönüyle muhafazakar çevrelerin de desteğini toplamayı başarıyor.
Siyasi gözlemciler, eski First Lady’nin bu nitelikleriyle Demokrat Parti’nin başkan adayları arasında ön plana çıktığını kaydediyor. Hillary’nin eşi Bill Clinton da Demokrat Parti içinde Yeni Merkez Hareketi’nin temsilcisi olarak yola çıkmış ve 1992–2001 yılları arasında ABD’yi yönetmişti. Clinton döneminde ekonomi büyümüş, bütçe fazla vermiş ve borsa rekor üstüne rekorlar kırmıştı.
GELELİM TÜRKİYE’YE
ABD seçimlerinden sonra Türkiye gibi ülkelerde ciddi sallantılar yaşanacak. Çünkü karşılıksız dolarlar küresel piyasalarda şimdiki kadar bol olmayacak. Bu durumda Türkiye, 2009’da işbaşında kim olursa olsun, ekonomi politikasını değiştirmek zorunda kalacak. Yani ABD ile birlikte Türkiye’de yüksek faiz, düşük kur politikasını zorunlu olarak terk edecek. Şimdi bu çerçevede 2008–2010 Aralığında Türkiye’deki önemli siyasi ve ekonomi oyuncularının pozisyonlarına bakalım.
SEÇİM SONRASI TÜRKİYE
Eski Hazine Müsteşarı Dr. Tevfik Altınok seçimlerden sonra hiç kimsenin bu ekonomi politikası ile devam edemeyeceğini söylüyor. Altınok, fiyat istikrarı, üretim olmadan olmaz diyor. Bunun içinde yüksek faize dayanan ve kuru düşük tutan para politikasının geçersiz olduğunu vurgularken, demokrasiye ve AB sürecinin önemine işaret ediyor. Bu tespitlere seçim sonrası işbaşına gelecek hükümetin de katılması bekleniyor.
Bu durumda seçimlerden sonra özelliklede 2009’dan sonra çok güçlü ekonomik reformlar beklemek gerekiyor.
Bu adımları IMF çapasını bırakmış bir Türkiye’nin AB süreci ile ilintili olarak atacağını söylemek kehanet sayılmamalı. Bu çerçevede Merkez Bankası politikalarında da değişiklik olacak. Esas olarak para politikasının değişeceğini ve yüksek reel faize ve değerli YTL’ye dayanan politikanın tedrici olarak terk edileceğini söylemek şimdilik yeterli sanırım. Bu değişim çok açık olarak hesapsız borçlanan reel sektörü de biraz silkeleyecek.
REFORMLARA DEVAM
AKP’nin çifte seçim telaşı ile yarım bıraktığı Sosyal Güvenlik Reformuna ilaveten vergi, adalet ve tarım alanında önemli değişimler yaşanacak. Ayrıca mali sistemin yeniden yapılanması ve bu çerçevede, sermaye piyasasını düzenleyen kurumların yeniden oluşturulması gündeme gelmesi ihtimali kuvvetli.
Böyle olunca, BDDK, SPK ve TMSF’ Yİ seçim sonrası değişim bekliyor. Aslında bu kurumları iyi bilen bir teknokrat olan Tevfik Altınok, bu üç kurumunda “sermaye piyasalarını” düzenleyen tek bir özerk kurumda toplanmasını savunuyor. AB süreci çerçevesinde gündeme gelecek Basel II sürecini de göz önüne alırsak TMSF zaten bir müddet sonra asli işlevine dönecek. BDDK ve SPK’nın da tek çatı altında toplanmasının yapısal bir sakıncası yok. İMKB’nin de özelleştirilmesiyle de Türkiye’de ekonomi bürokrasisi seçim sonrası önemli bir sadeleşme ve değişim geçirecek. Bu durumda ekonomi yönetimi, Merkez Bankası, Hazine, Maliye Bakanlığı ve Sermaye Piyasası Düzenleme Kurumu olarak şekillenecek. Şimdi bu neyi değiştirecek demeyin. Para ve Sermaye Piyasalarının denetimi ve yürütülmesi bir müddet sonra şimdikinden çok farklı bir işleyişe oturacak. Bu durum Türkiye’ye güvenli ve kalıcı bir giriş isteyen AB sermayesi için önemli bir avantaj. Yani yüksek faize dayalı cari açık finansmanı yerine Doğrudan Yabancı Yatırımlara dönük finansman öne çıkacak. İstanbul’un bu bağlamda yalnız Avrupa’nın değil, Ortadoğu’nun da finans ve yatırım merkezi olması güçlü bir olasılık.
Ünlü yatırım kuruluşu S&P Türkiye için “Carry-Trade”nin, yani spekülatif sıcak paranın, cari açıktan da büyük bir risk olduğunu söyledi. Bu önümüzdeki günler için önemli bir tespit. Eğer Türkiye 2009’a kadar cari açığını sıcak para yerine, ağırlıklı olarak, Doğrudan Yabancı Yatırımlarla finanse etmeye çeviremezse hepimizi ilk önce sıkı bir kriz ve arkasından erken seçim bekliyor.
DİKKAT TEŞVİK SİSTEMİ DEĞİŞECEK
Reel sektörde önemli bir değişikliğinde teşvik sisteminde yaşayacağını söyleniyor. Ama bu değişiklik hemen olmayacak. Mali yapısı zayıf ve dış pazarlarda rekabet edemeyecek işletmeleri seçim sonrası kara günler bekliyor. Yüksek döviz borçları 2008’in sonundan itibaren baş ağrıtacak. Her ne kadar Babacan özel sektörün dış borcu risk değil, onlar hesabını bilir dese de işin gerçeğinin öyle olmadığını herkes biliyor. Organize Sanayilerdeki yatırımların bir bölümü, ne yazık ki, el değiştirecek. Anadolu Yaklaşımından sonra teşvik sisteminin organize sanayilerdeki yapılanmayı da göz önüne alarak, KOBİ’lere yönelik gözden geçirilmesi gerekiyor.
Bu çerçevede yeni sistemin yabancı yatırımcıyı özendiren ve KOBİ’lerle ortaklık yapmasının yolunu açan ayrıntıları gözeterek gündeme gelmesi beklenmeli.
Bu doğrultudaki kurumların da (KOSGEB gibi) yeniden yapılanması gündeme gelecek. Bugün 49 ile yayılan ve yeterince kullanılmayan teşvik sistemi yerine daha etkin, seçici ve banka sistemiyle daha yoğun işbirliği yapan bir teşvik sistemine ihtiyaç var. Bunu işbaşına gelecek muhtemel hükümetin kurmayları da biliyorlar.
Türkiye’nin önünde bu sorunlar dururken, dünya ABD ve Rusya seçimlerine ama özellikle 2008 Kasımındaki ABD başkanlık seçimlerine nasıl hazırlanıyor. Yani dünyanın şimdiki gidişatını belirleyen üç dev Çin, Japonya ve ABD nasıl bir dinamik üzerinde hareket ediyor. Aslında bu dinamik bir üçgen. Bu üçgenin dayanakları ABD seçimleri sonrasında da şimdiki durumlarını koruyacaklar. Ama seçimler üçgenindeki pozisyonları değiştirecek.
ÇİN, JAPONYA, ABD ÜÇGENİ
Bundan bir müddet önce Çin Merkez Bankası başkanı Zhou Xiaochuan, Çin’in döviz rezervi biriktirmeyi bırakacağını bu sefer kesin bir dille açıklamıştı. Geçen ay ise Greenspan yine Çin borsaları kaynaklı bir tehlikeye dikkat çekti. Aslında bu haber yeni değil. Çin bundan üç ay öncede 1 trilyon dolara yaklaşan rezervlerini “çeşitlendireceğini” açıklamıştı. Ama bu doğrultuda somut bir adım atmadı, yada atamadı. Son Shangay borsası sallantısından sonra Çin’den arka arkaya açıklamalar gelmeye başladı. Aslında Çin Merkez Bankası’nın bu tavrı daha doğrusu rahatsızlığı Greenspan’ın mart başındaki sözlerini de doğruluyor. Bunu doğrulayan ama çok utangaçça olan bir diğer yaklaşım ise, bu yıl FED’ten geldi. FED faizleri 5.25 te ısrarla tuttu. Bu, “ben bir müddet faiz artırmayacağım; hatta durgunluk hissi biraz daha artarsa indirebilirim de” demek. Böylece ABD kendisine bütçe ve dış açık verdiren yüksek faize dayalı karşılıksız ama değerli dolar politikasından yavaş yavaş vazgeçiyor. Çin’de buna karşılık veriyor; diyor ki: Sen faiz artırmazsan ben de daha fazla dolar biriktirmem. Faiz artırmazsan dolar düşer, bu hem benim rezervlerimi reel olarak eritir, hem de benim sana sattığım malların yuan fiyatlarını artırır; benim ihracatım azalır. Ben de artık politika değiştiriyorum, karşılıksız dolar biriktireceğime yatırım yapacağım. İnsanımın yaşam kalitesini yükselteceğim. Bu orta ve uzun vadede Çin halkı için iyi bir şey. Ama işin bizi ilgilendiren tarafı var mı diyeceksiniz? Var, tabi; hem de çok önemli. Bu durum çok açık olarak Bush’un özellikle son dört yıldır sürdürdüğü yüksek faize, yüksek petrol ve emtia fiyatlarına dayalı politikasının çözülmeye başladığı tarih. Bu çözülme Çin ve ABD ekonomisinin dinamikleriyle başladı. ABD’de bu politika Mortgage Sistemini krize götürüyor. Şimdi ABD tüketim ekonomisinin dayandığı ikinci ayak olan Wal-Mart Sistemi dolar-yuan paritesinin yuan lehine değişmesi sonucu sarsılacak. Çünkü ABD değerli dolar sayesinde ucuza aldığı Çin tüketim mallarını artık pahalıya mal edecek. Bu durum ABD’de tüketime dayalı ve yalnız eski sanayilerin rantı ile ayakta kalan Bush ekonomisini geriye itecek. Onun yerine üretime ve teknolojiye dayalı ekonomi öne çıkacak. Bu gelişme 2009’da demokratların iktidarı demek.
Bu duruma Japonya’da ayak uyduracak. Nitekim Japonya Merkez Bankası başkanı Toshihiko Fukui, “ Merkez Bankası’nın faiz artırmama kararını oy birliğiyle aldığını ABD ve Çin’de bütün olup bitenlerden sonra söylüyordu. Ayrıca Fukui ABD’deki düzeltmenin sağlıklı bir gelişme olduğunu da kaydetti. Bu şu demek: Biz de faiz artırıp dengelerimizle oynamayacağız. Sizin dengelerinize de müdahale etmeyeceğiz. Yen’in seviyesi iyi. Ucuz yen dünyada likidite bolluğuna yol açıyor ama bu bizim sorunumuz değil. Biz düşük faizle ekonomimizi destekliyoruz. Japonya eski Japonya.
ÖNEMLİ BİR SENTEZ
Şimdi önemli bir sonuca varıyoruz. Türkiye gibi ülkelere para girişi önümüzdeki iki-üç yılda sürecek. 2009’da kadar yani ABD seçimlerine kadar bu dengelerin kimse bozulacağını sanmasın. Türkiye’de faizler yüksek, YTL’nin değerlenmesi de enflasyonun biraz üzerinde olacak. Yani kurda yukarı yönlü hareketler olmayacak. Herkesin 2009’da kadar hesaplarını bunun üzerinden yapmasını öneriyorum. Türkiye’ye sıcak para girişi ve Doğrudan Yatırım girişi sürecek. Bu durum gelir dağılımını bozan ama ekonomiyi büyüten bir gelişme olacak. Enflasyon 2007 için yüzde 6-9 aralığında, büyüme yüzde 5-6 civarında olacak. Seçimler bu durumu çok değiştirmeyecek. Ama nasıl ABD’de ve Çin’de yukarıda vurguladığımız değişim dinamikleri şimdilerde kendisini gösteriyorsa Türkiye’de de bu akıldışı anaforun sonu 2009’dan sonra gelecek.
Türkiye gibi ülkelerde ABD seçimleri sonrası sıcak paraya ve borçlanmaya dayalı ekonomi geriye gitmeye makro ekonomik dengeler bozulmaya başlayacak. Artık Zorlu gibi, Sama Dubai gibi grupların para yatıracağı alanlar bitecek. Küresel para sermaye sınırlarına çekilecek. ABD’de sert bir düşüş olmasa bile önemli bir geri çekilme olacak. Çin ve Japonya Hindistan’ı içine alan ayrı bir yerde duracak. Çin borsası artık önemli bir etken.
AB’deki sessiz ama derinden gelen durgunluk önemli. Avrupa Birliği Odalar Birliği’nin Nisan ayındaki raporu AB’de durumun iç açıcı olmadığını gösteriyor. AB’de 2010 yılına kadar, her yıl, milli gelirin yüzde 8.2, istihdamın ise yüzde 2.3 artması gerekiyormuş. Bu AB genişlemesinin AB için zorunlu olduğunu söylüyor. AB’nin kendi doğusuna genişlemesi Demokratların işbaşında olduğu bir ABD için de elzem. Bu durumda Türkiye’de, 2009’dan sonra reel ekonomiye, adil gelir dağılımına ve küresel Doğrudan Yatırımlara önem veren bir yönelime girmek ve AB sürecini aksatmamak zorunda. Bunu yapamayan ya da yapmayan bir hükümeti 2009’dan sonra bir kriz ve arkasından erken seçim bekliyor.
PEKİ, YA JAPONYA
Japon Mitsui şirketinin başkan yardımcısı,” ama efendim, bu fiyat Amerikalıların istediği fiyattan 260 milyon dolar fazla. Niye 610 milyon dolar veriyoruz, Exxon binasına” diyecek oldu, ama başkan kestirip attı; “siz parayı tek seferde Exxon’nun hesabına geçin”; sonra odada başkan yardımcısı yokmuş gibi, sekreterine dönerek, o zaman yeni seçilen ve Japon ekonomisinin ırksal nedenlerle Amerikan ekonomisini yeneceğine inanan, Başbakan Nakasone’yi aramasını söyledi. Telefon bağlandığında ayağa kalkarak Nakasone-san diyordu, “bu alımla hem Guinness Rekorlar Kitabı’na girdik, hem de Amerikalılardan istediğimiz her şeyi alabileceğimizi gösterdik.”
Seksenli yıllarda Japon sermayesi Mitsui başkanını izledi. Japonlar New York’taki Rockefeller Center, Columbia Pictures gibi Amerikan kapitalizmin simgelerini satın aldılar. Adeta yaşanan bir ekonomik Pearl Harbor’du.
YENİ KAMİKAZELER
Japonların elinde biriken bu dolarların kaynağı da kendi dinamikleriydi. Savaş sonrası Japon kapitalizmi inanılmaz bir tasarruf seferberliğine girdi. Bu seferlik Kamikaze Kapitalizmi olarak adlandırıldı. Japon şirketleri hemen hemen hiç kar payı dağıtmadılar, Japon işçisi düşük ücretle çalışıp, ürettiği malı pahalı satın aldı. Japon mamul malları her zaman Tokyo’da New York’tan daha pahalıydı. Japonya’da kişi başına düşen gelir seksenlerin başında ABD’yi geçerken, Japon elektronik şirketleri Japon bankalarından aldıkları desteklerle önemli adımlar atıyordu. Japon bankaları şişirilmiş arazi teminatları ile bu şirketlere önemli krediler verdiler. Japonya giderek şişen bir balonun üzerinde buldu kendini.
Ama Bu durum Reagan yönetiminin de hoşuna gidiyordu. Çünkü Japonya ticaret fazlası veriyor ve bunu ABD hazine kâğıtlarına gömüyordu.
ABD arz yanlı ekonomi gereği daha düşük vergi alabilir, bütçe açığı verebilirdi, nasılsa Japonlar finanse ediyordu. Tıpkı bugün Çin’in yaptığı gibi. Çin’in ABD’li Blackstone’u alması da Japonya’nın yerini iyiden iyiye aldığını bize gösteriyor.
Şimdilerde Greenspan’ın bu böyle gitmez dediği ABD ekonomisinin zaafları o yıllarda ortaya çıkmaya başlamıştı. Yani Japonya’da ki tasarruf fazlası ABD’ye gidiyor, ABD’de hem tasarruf açığını, hem de bütçe açığını büyük ölçüde Japon kaynaklı finanse ediyordu. Bu yüzden 1980’lerin ortalarında, Japonya’nın ekonomik politikaları ABD’nin tam tersiydi: Japonya’da sıkı maliye buna karşın gevşek bir para politikası uygulanırken, ABD’de arz yönlü politika adı altında, sıkı para politikası ve gevşek maliye politikası uygulanıyordu. İşte şimdilerde Greenspan’ın artık yeter dediği yüksek faiz ve güçlü dolar politikası o zamandan miras kalmadır. Ancak gittikçe değerlenen dolar ABD ihracatını da engellemeye başlamıştı. Nihayet Eylül 1985’te ABD Hazine Müsteşarı James Baker, gelişmiş ülke ekonomi bakanlarını Manhattan’daki Plaza Hotel’de topladı. Doların değerinin düşürülmesi konusunda mutabakata varıldı. Ancak yende değerlenecekti. Plaza Anlaşması’ndan sonra yen değerlendi, doların değeri düştü. Ancak Japon malları dünya piyasalarında pahalandı. Bunun sonucu Japon ekonomisinin durgunluğu idi. Güçlü yen mali piyasalarda da şişkinliğe yol açtı. Japon ekonomisi eksi büyürken mali piyasalardaki balon da artıyordu. Japon borsası beklendiği gibi, ama ancak, 1990 yılında çöktü. 1985’ten 1990 kadar olan beş yılda kamikaze ekonomisi balon ekonomisine dönüşmüştü. Bu yıllarda biriken paralar ilkönce ABD’ye oradan uluslar arası fonlara kaynak oldu. Ama Japon Merkez Bankası sıfır faiz politikasını terk etmedi.
Japon yenleri hala dolara çevrilip hedge fonlar aracılığıyla dünyaya yayılıyor.
Doksanlı yıllarda ise Japonya’nın yerini Çin aldı, ABD’nin ağırlıklı finansmanını Japonya yerine üstlendi. Doksanlı yıllar ABD mali sisteminin altın yılları oldu. Hem Çin büyümesi hem de neredeyse sıfır maliyetli Japon kaynakları işin sırrıydı.
GELDİK BUGÜNE
Greenspan ve Shangay etkileri ile başlayan dalgalanmanın arkasında aslında küreselleşme balonu var. Bu balon seksenli yılların sonundaki Japon balonuna çok benziyor. Ama bu sefer yalnız Japonya’da değil tüm dünyada. İşte bunun için Türkiye’nin en önemli gruplarından biri tıpkı seksenli yıllardaki Mitsui grubunun başkanı gibi bir gayrimenkule milyar dolara yakın para verebiliyor. Bunda Adam Smith akılcılığını aramayın. Şimdilerde kapitalizmde Smith’in rasyonalitesi yok. Yalnız küresel dalgalanmaların dinamiği var. Şimdi bu dinamik bizi nereye götürüyor, ona bakalım:
Bu yılın ilk yarısında yaşanılan tüm dalgalanmalar Japonya’ya uğrayıp duruldu. Çünkü pozisyonlar yen cinsinden. Japonya Maliye Bakan Yardımcısı “carry-trade” ( ucuz yenle borçlanıp, faizin yüksek olduğu yerlerde yatırım yapmak) işinin sonsuza kadar sürmeyeceğini haklı olarak söyledi. Böyle olunca yen pozisyonları kapatıldı ve herkes rahatladı. Ama bütün bunlar, her dalgalanmada olduğu gibi, bazı gerçekleri ortaya çıkardı hem içte hem de dışta, isterseniz onlara bir göz atalım:
1) Greenspan haklı: Yani ABD ekonomisi iç açıcı durumda değil. Çin borsasındaki şişkinlikte tehlikeli ve acıl önlem alınması gerekiyor. Dünya yakın zamanda önemli bir durgunluk yaşayabilir. ABD’de özellikle Mortgage Sistemi alarm veriyor. Öteki tüketici sistemi Wal-Mart’ın alarm vermesi de yakın. Çünkü yuanın olası değerlenmesi Çin mallarını fiyatlandıracak. Buda ortalama Amerikalının daha pahalı alışveriş yapması demek. ABD’nin artık dünyayı dinleyip ona göre hareket etme zamanı geliyor. ABD’nin tek başına dünya ekonomi-politikasını belirleyecek gücü ve morali tükenmek üzere.
2) Çin tarafında da orta vadede değişiklik olacak. Çin borsası küresel piyasalarda önem kazanacak. Bu yaklaşık 1.5 trilyon dolarlık bir büyüklük. Çin ağırlığı artacak.
3) Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Başkanı Tevfik Bilgin, bir global takip ve düzenleme yapılmaması halinde hedge fonlar nedeniyle dünyadaki merkez bankaları ve bankacılık otoritelerinin bir süre sonra piyasaları yönlendirmede güçlerini kaybedeceklerini söylemişti. Bilgin haklı. Çünkü özellikle Türkiye gibi riski yüksek ülkelerde artık Merkez Bankaları gibi güçlü para otoritelerinin bile ekonomiyi yönlendirme şansları azalıyor. Dolayısıyla her şeyin küresel düzlemde belirleneceği bir dengeye doğru gidiyoruz. Bilgin, “global takip düzenlemesi” derken neyi kastetti buda önemli. Artık ulusal düzenlemelerin yetersiz olduğunu söylüyorsa doğru bir tespit ve bunun üzerinde durmak gerekiyor.
4) Her şeye rağmen Türkiye’ye sermaye girişi sürecek. Çünkü FED’in faiz artırması şimdilik söz konusu değil. Böyle olunca kimse dövizde aşırı bir yükselme beklemesin. Ama faizler yüksek seyretmeye devam edecek.
5) Türkiye önümüzdeki günlerde yine dışa açılmayı ve AB entegrasyonunu savunanlarla, içe kapanmayı ve otarşik bir ekonomiyi savunanlarını çekişmesine sahne olacak. Ama bu çekişmede otarşi yanlılarının ağırlığı olacağını söylemek zor. TÜSİAD’ın AB entegrasyonu tavrı daha da netleşecek.
6) Ayrıca ekonomik dalgalanmaların sık olduğu ve piyasaların yeni bir dengeye doğru gittiği şu günlerde siyasi dalgalanma riski devam ediyor. Şu anda Türkiye’nin en büyük sorunu bu. Bu sorunun çözülmesi Türkiye’nin önünü açacak. AB ilişkileri kaldığı yerden devam edecek.
7) ABD, Japonya, Çin üçgeni daha doğrusu işbirliği sürecek. Ama artık Bush’un olmadığı bir dünyaya doğru gidiyoruz. Bu insanlık için bir fırsat mı, göreceğiz.

