Anti-demokratik, işçisiz ve kadınsız…
Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008
0
Cemil Ertem 2008-03-07 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı
Asker çekildikten sonra yapılan tartışmalara ve söylenenlere bakınca Türkiye’de siyasetin şimdiye kadar kimlerin elinde olduğunu da anlıyorsunuz. Artık CHP’yi, Baykal’ı bir kenara koyun ve ne sosyal-demokrat ne de sol saymayın ama bundan sonrası için yeni bir açılımı Türkiye’nin önüne koyacak bir siyasi duruşu da hiçbir kurum ortaya çıkaramıyor.
Türkiye’nin bundan sonrasını tartışacak cesareti yok. “Bana ulus-devlete dokunmayan öneriler getirin, bunları sonuna kadar tartışırım, benim sınırım ulus-devletin sınırlarıdır.” Bir “başyazar” TV’deki tartışmada sınırlarını böyle belirliyordu. Aslında bu cümle topyekûn Türkiye’nin de sınırlarıdır; Türkiye’de hem sağ hem de sol aktörlerin sınırıdır. Böyle olunca baştan kaybediyoruz. Bu, çok açık olarak biz sorunlarımızı tartışmayalım, çözüm getirmeyelim demek; çünkü ulus-devlete neyin zarar verip neyin vermeyeceği sonsuz bir tartışma da olabilir.
Bugün bölgesel eşitsizlikleri gidermek, demokratik, yeni döneme özgü açılımlar yapmak, teknolojiyi yalnız kullanan değil üreten bir ekonomi yaratmak ve eğitimi buna göre şekillendirmek yalnız Türkiye’nin atması gereken adımlar değil. Bunları şimdilerde bütün ülkeler yapmaya çalışıyor. Avrupa Birliği’ne girdikten sonra bölgesel eşitsizlikleri gidermek için Çek Cumhuriyeti ve Polonya özerk- demokratik yerel yönetimleri ortaya attılar ve geliştirmeye başladılar. Fransa’nın şimdilerde tartışmaya açtığı Attali planı da vilayet sisteminden demokratik yerel yönetim sistemine geçişi on yıllık bir süreçte öneriyor.
Hem AB’de hem de dünyanın geri kalan ülkeleri ve bölgelerinde sermaye birikiminin ve zenginleşmenin artık ulus-devlet cenderesinde olmayacağını siyasetçiler, iktisatçılar söylüyorlar ve yeni modeller için kafa yoruyorlar. Ama Türkiye’nin böyle bir açılımı yapacak cesareti ve politik aklı henüz yok.
Geçen hafta K.Irak operasyonun Türkiye’nin bölgesel bir güç olma iddiasını, askerle kanıtlama çabası olduğunu yazmıştık. Türkiye’yi yönetenler, ellerindeki en esaslı kozun askeri güç olduğunu sanıyorlar. Hem ABD’ye hem de AB’ne “bizde pazarlık masasına oturalım bakın bizim karda kışta gece gündüz savaşacak bir ordumuz var” demeye getiriyorlar.
Bunun için onlara teslim edilen genç insanları ölüme gönderdiler. Yeni dönemde iyi orduları olanların değil, iyi bir eğitim sistemi ve teknoloji birikimi olanların pazarlık masasına oturabileceğini anlayamıyorlar. Yeni dönemde zenginliğin ulus-devletlerde değil, küresel entegrasyonlarda oluşacağını da görmüyorlar. Şimdi ABD dâhil dünya bu yeni dönemin siyasi ve ekonomik adımlarını atmaya hazırlanıyor.
Türkiye ise yine yanlış bir yerde duruyor. Savaş dönemleri ve onun hemen sonrası topluma ayna tutar. Türkiye’de bu “operasyon” sonrası kendisini gördü. Seksen yılda tek bacakla yürüyen monolotik bir ülke yaratmışız.
Aslında Türkiye’nin hikâyesi GAP fiyaskosuna çok benziyor: Milyarlarca dolar harcayıp yalnız tek bir ürün (pamuk) yetiştirmeye çalışmak ve gereksiz, bilinçsiz tek yönlü sulamayla toprağı tuza boğup çöl yapmak.
Tek bir ürünle zengin olacağını sanıp mono-kültür yaratmak ve tam aksine fakirleşmek. Binlerce yıl önce aynı topraklarda Hammurabi toprağın çölleşmemesi için çiftçilere nasıl bir teknoloji kullanacaklarını öğütlemiş. Binlerce yıl sonra aynı topraklarda bir çöl yaratmayı başardık. Niye böyle; çok açık:
Türkiye’de siyasetin cephelerini gerçek anlamda sağ ve sol belirlemedi. Sağ liberal olamadı, sol da enternasyonal. Siyasetin cephelerini, emeğin ve kadının olmadığı “modern” hareketler belirledi. Bunlar hem sağ hem de soldur. Ama anti-demokratik, işçisiz ve kadınsızdırlar.
Yarın 8 Mart kadınlara kutlu olsun!

