Bir Model Olarak İrlanda
ÖZET:
On beş yıl önce İrlanda, yüksek işsizlik, düşük büyüme oranları, yüksek enflasyon, yüksek kamu kesimi borçları ile ekonomik bir başarısızlık örneği iken çok kısa sürede bu imajını değiştirmeyi başardı. Birkaç yıl içinde düşük enflasyon ve işsizlik oranları, çok az miktardaki kamu borçları yanında gelişmiş ülkelerde pek rastlanmayan bir biçimde güney doğu Asya’nınkine benzer yüksek büyüme oranlarıyla ‘Kelt kaplanı’ haline geldi.
İrlanda’nın geçirdiği dönüşüm dikkat çekici oldu. Pek çok zengin ülke benzer bir imaj değişikliğini arzu ettiği gibi Avrupa Birliğine yeni katılan orta Avrupa ülkeleri de İrlanda’nın geçirdiği dönüşümden oldukça etkilenmiş görünüyorlar. (1980’lerde AB’nin en yoksul ülkelerinden biri iken en zenginlerinden birine dönüştü). Bu önemli ve çok hızlı değişimin bir model olabilir mi? Bu çalışma, bu değişiminin tarihsel nedenlerini ortaya koymaya çalışırken, bunun sürekliliğini sorguluyor. Ancak çalışma üç önemli noktaya dikkat çekerek Türkiye dâhil birçok azgelişmiş ülke için bu üç önemli noktanın bir dönüşüm ve sıçrama fırsatı olabileceğini vurguluyor.
Birincisi İrlanda AB üyeliğini çok iyi değerlendirmiştir. Bu değerlendirme yalnızca AB fonlarını etkin kullanma gibi kısa dönemli bir fırsat kazanımı ile sınırlı değildir. İrlanda AB üyeliğini küresel gelişim doğrultusunda değerlendirmiştir. Yani onun altında kalmamış üstüne çıkmıştır. Bu çerçevede bütün dünyada giderek kopan eğitim ile istihdam arasındaki ilişkiyi çok uzun dönemli-kapsamlı bir eğitim reformu yaparak sağlamıştır. Bunun için hem kendi kaynaklarını hem de yabancı kaynakları eğitime ayırmıştır.
İkincisi yeni sermaye biriminin öncü-taşıyıcı sektörlerini yakalamış ve bunları geliştirmiştir. Elindeki eğitim gücünü nitelikli istihdam gücüne dönüştürerek buralarda kullanmıştır. Doğrudan yabancı yatırımları bu yönde çekmiş ve büyümeyi beşeri sermayeye yatırım yaparak sağlamıştır. Yani İrlanda Malthus dengesinden kalkınma dengesine geçmiştir. Bunu da yatırımları teknolojiye –hem iç hem de dış- yönlendirerek ve eğitime çok büyük kaynak ayırarak sağlamıştır.
Üçüncüsü toplumsal uzlaşmayı ve demokrasiyi öne çıkarmıştır. Bu uzlaşma hem sınıfsal hem de ulusal çeperleri olan çok yönlü tarihsel bir mutabakattır. İrlanda bu üç önemli eşiği yakalamış ve uygulamıştır. İşte bu açılardan İrlanda bir modeldir.
Anahtar kelimeler ve kavramlar: Eğitim-istihdam, teknoloji, beşeri sermaye, toplumsal uzlaşı.
ABSTRACT
While Irland was considered as an economic failure with high unemployement, low growth rates, high inflation and high public debts in the late 1980s, it has managed to change this image in a very short period of time. Within a few years it became the ‘Celtic Tiger’, a rare example among the developed countries, which recorded high growth rates similar to the East Asia’s along with low inflation, low unemployment rates and very little public debt.
Ireland’s transformation has drawn attention of the central European countries that joined the European Union recently as well as many rich countries around the world. More particulary, those new members seem to be fascinated by the process. Is this major and fast transformation can be regarded as a model? This paper aims to deal with the historical foundations of this process whereas it also debates on the sustainability of it. The study points to three significant issues and argues that those issues can provide a great opportunity for a major transformation for many developing countries including Turkey.
First of all, Ireland benefited from the EU membership quite well. This is not only about a short-term prospect of the efficient use of the EU funds. Irland has also taken advantage of the EU membership for the purpose of global expansion. To this end, it has achieved to rebuild the relationship between education and employment, which has been neglected around the world, by utilising a long term and comprehensive education reform with the aid of external resources as well as domestic ones.
Secondly, it identified the leading sectors of the new capital accumulation process and developed those. Ireland has attracted foreign direct investments by using a skilled-educated labour force in those sectors. Basically, it has achieved growth by investing in human capital and technology. As a result, Ireland has moved from the Malthus equilibrium to the development equilibrium.
And thirdly, it has emphasised social dialogue and democracy. This is a multidimensional historical consensus which has class compromises as well as being national.
Ireland has managed to pass those three thresholds, and that’s why it is a model.
Keywords: Education-employment relationship, human capital, technology
GİRİŞ
İrlanda’nın gelişme hikâyesini iki dönemde ve iki başlıkta toplayabiliriz. Birinci dönem İrlanda’nın AB’ye üye olduğu 1973 yılından 1980’li yılların ortalarına kadar olan dönem. Bu dönemde İrlanda, İngiltere’nin azgelişmiş kırı ve sömürgesi olmaktan çıkmaya aday olduğunu, AB’nin siyasi olduğu kadar ekonomik olarak bağımsız bir üyesi olmak kararlılığını göstereceğini neredeyse ilan etmiştir. AB fonlarını kullanmak ve gelmeye başlayan Doğrudan Yabancı Yatırımları dengeli bir şekilde kullanmaya başlaması ve özgün bir eğitim teknoloji gelişme modeli oluşturulması ise 1990’lı yılların başına tekabül eder.
Bu ikinci gelişme dönemi bugün özgün bir kalkınma modeli olarak niteleniyor.
Hiç şüphesiz, bu modelde iki önemli unsurun çok önemli payı vardır. Bunlardan birincisi İrlanda’nın AB genişlemesinin ilk dalgasında İngiltere ile birlikte AB üyesi olması bu “ kır sömürgesinin” makûs talihinin hızla değişmesine neden olmuştur. İrlanda için ikinci fırsat ta 1990’lı yıllarda gelen ve daha çok ABD ekonomisinden kaynaklanan, dünya ekonomisini mali yönden büyüten finansal genişleme ve fon akım çevrimidir. Stiglitz’in deyişiyle 90’lı yıllar hızlı bir çıkışın ve çöküşün zamanlarıdır. “90’larda ortaya çıkan durum, Wall Street, Main Street ve işçi sınıfı arasında, eski endüstri ile yeni endüstri arasında uzun zamandır var olan kontrol mekanizmaları ve dengelerin Finans’ın yeni egemenliği ile köklü bir biçimde altüst olmasıydı.” [1] İşte bu alt-üst oluş, yeni bir büyüme modelini dünya ekonomisinin önüne koydu. Bu büyüme trendini aşağıdaki bölümde inceleyeceğiz. Bu büyüme dalgasından AB üyesi olması dolayısıyla en çok yararlananlar arasında İrlanda ekonomisi vardır.
İrlanda’yı bir model olarak ele alacaksak eğer, onu bu iki önemli gelişmeyi kendi lehine değerlendiren ve bunun sonucunda sıçrama yapan bir ülke olarak görmemiz gerekecek.
Bu değerlendirme, hiç şüphesiz, bugün İrlanda’yı tek başına özgün bir model yapmaktadır.
İrlanda modeli bu anlamda karşımıza iki önemli olgu çıkarıyor.
Birincisi kısa dönemde var olan konjonktürden yararlanarak teknoloji transferini en üst düzeyde yapmak ve bunu kullanmak için gerekli araçları oluşturmak, ikincisi ise uzun dönemde bu teknolojiyi sürdürecek ve yeniden üretecek eğitim sistemini kurmak.
Yani kısaca İrlanda şunu yapmıştır: 1990’lı yılların başında iyice belirginleşen ve “istihdamla-büyüme arasındaki ilişkiyi koparan büyüme trendini kendi içine çekmiştir. Ama bu büyüme trendini içsel büyüme dinamiklerini harekete geçirerek özgün ve reel bir büyüme modeline dönüştürmüştür.
Bu anlamda İrlanda sanayide ve Ar-Ge’de başlı başına bir kümelenme modelidir. Eğitim ve istihdamla eğitim arasındaki ilişkiyi sağlama konusunda da özgün bir modeldir.
1-İRLANDA KAPİTALİZMİN KIRI
“Eğer Hollandalılar İrlanda’da otursalardı İrlanda Avrupa’nın ekmek sepeti olurdu. Eğer İrlandalılar deniz seviyesinden aşağıda olan Hollanda’da otursalardı boğulurlardı.” 1815 – 1898 arasında yaşayan ünlü Alman devlet adamı Bismarck bu sözleri söylediğinde, Ricardo’nun karşılıklı üstünlükler teorisi geçerli idi. Ve teori gelişmiş-gelişmemiş ülke ayrımını veri alıyordu. Şüphesiz Bismarck’ın İrlanda ve İrlandalılar hakkında bir ön yargısı yoktu. Ama gelişmemiş ülkelerin “mukayeseli üstünlüklerini” öne çıkararak gelişmeleri ve gelişmiş ülkelere yetişmesi söz konusu değildi. Çünkü sanayi ve sanayi ürünleri bir “mukayeseli” üstünlük olurken, tarım ve tarım ürünleri öne çıkarılacak bir üstünlük değil, tam aksine karşılıklı ticarette bu ülkeleri daha da geri götürecek bir sömürü mekanizması idi. Bismarck, bunu biliyordu ve İrlanda’nın hiçbir zaman gelişemeyeceğini düşünüyordu. Alman şansölyesi o tarihsel dönem için haklıydı. Çünkü gelişmek için iki şey gerekiyordu: Birincisi birleşik bir ulus ve o ulusun pazarı; ikincisi sanayileşme. İrlanda bunların ikisine de sahip değildi. İrlanda bir ulus olarak gerçek anlamda örgütlenememişti ve bu anlamda ulus olamadığı içinde sanayileşmesi imkânsızdı. Bismarck bunu çok iyi bildiği için, Alman birliğini sağlamayı ve Alman ulusal birliğinde devlet eliyle sanayileşmeyi, Liszt gibi, savunmuş ve bunu uygulamıştır. Ancak İngiltere gibi bir imparatorluğun kırı olan bir ülkenin bu şansı yoktu. İrlanda çok değil 30 yıl öncesine kadar ürettiği patatesleri İngiltere’ye satarak ancak kişi başı 1500 dolarlık bir gelire sahip olan bir ülkeydi. İngiliz sömürüsü ve işgali, mezhep savaşları, yüksek dış borç ( milli gelirin yüzde 65’i civarında.) İrlanda’nın yoksulluk çemberinin katmerleriydi.
İrlanda 1950’lerde nüfusunun yarısı tarımda olan tipik ama aç bir tarım ülkesiydi. Ama bunda İrlanda’nın 1922’den beri uyguladığı ekonomi-politikasının da payı vardı. Bağımsız devlet statüsünün kazanıldığı 1922’den 1950’li yılların sonuna kadar ülkede içe dönük, gümrük duvarları ile korunan otarşik bir ekonomi-politikası uygulanmıştır. Sonuç: Dört tarafı denizlerle çevrili bir ülkede balıktan çok patatesle beslenen yoksul bir halk.
Çok ilginç bir tesadüf olarak, İrlanda yüzyıllar süren bağımsızlık mücadelesinin ardından İngiltere’yle 1921’de yapılan anlaşmayla bağımsızlığına 1922’de, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından tam bir yıl önce kavuştu. Bağımsızlıkla birlikte İrlanda Adası’ndaki 32 eyaletten 26’ı bağımsızlığına kavuşurken altı eyalet Kuzey İrlanda (Ulster) olarak Birleşik Krallık’ta kaldı. Bağımsızlık sonrası uzun yıllar hem ekonomik hem de siyasi olarak içe kapanan İrlanda, 1949’da İngiliz Uluslar Topluluğu, Commonwealth’dan da ayrıldı. İrlanda aynı Türkiye gibi 1950 yılına kadar içe kapalı bir rejim ve ekonomi ile ayakta kaldı. Yani siyasi bağımsızlığın, ekonomik ve sosyal olarak, çok önemli bir etkisi olmadı. Aslında İrlanda’nın yazgısı ikinci savaş sonrası bütün yeni sömürge ülkeler gibiydi. Örneğin 1950’li yıllarda dışı açılma gayretleri paradoksal olarak yalnızca iç dinamiklere bağlanan bir ekonomiye gelip tosluyordu. 1960’larda asıl olarak tarıma dayalı bir nitelik taşıyan İrlanda ekonomisi neredeyse tamamıyla Britanya’ya yönelik ihracatına bağımlı idi. İrlanda, savaş sonrası Avrupa’nın yaşadığı dinamik büyüme sürecini kaçırmıştı. Zamanında Avrupa’nın en yüksek nüfus yoğunluğuna sahip ülkelerinden biri iken 1960 yılında nüfusu iki yüzyılın en düşük seviyesinde, 2,8 milyon civarında idi. Böylesine olumsuz bir tablo karşısında herkes İrlanda için bir gelecek olup olmadığı endişesini taşımaktaydı.
1960’lar İrlanda için bir dönüm noktası oldu. 1957 yılında İrlanda’da yatırım yapan yabancı çokuluslu şirketler için vergi oranları sıfıra indirildi. Ülke, Britanya ile serbest ticaretini geliştirdiği gibi 1973 yılında AET’ye katılması sonucu diğer Avrupa ülkeleriyle de geliştirdi. Sıfır kurumlar vergisi, AET içinde düşük ücret düzeyine sahip olması ve ortak bir dilin konuşulması gibi etkenler Amerikan yatırımcıları için cezbedici oldu.
1973’te AB’ye katılacak İrlanda için bu serbest ticaret anlaşması âdete ülkeyi AB üyeliğine hazırlayan bir ara aşama oldu. İrlanda’nın doğrudan yabancı yatırımlar ile uzun süreli olacak birlikteliği 1960’larda başlamıştı. Bu durum bizce çok önemli bir olgudur. Çünkü birçok azgelişmiş ülke o yıllarda bırakın doğrudan yabancı yatırımları uluslar arası piyasalardan borç bile bulamıyordu. Yani şimdi olanları bir ekonomi ve gelişmişlik mucizesi sayacaksak, mucizenin ilk adımı o zaman atılmıştı. Bunu tamamlayan, yani bugün meyveleri toplanan ikinci adım, o yıllarda, eğitimde atıldı. Herkes için parasız ortaöğretim hakkı 1967’de yürürlüğe girdi. 1973’te İrlandalı çiftçiler Avrupa Topluluğunun teşviklerinden yararlanmaya başladılar.
2- AB ÜYESİ OLARAK İRLANDA BÜYÜMESİ
Bununla birlikte, çok da kotu olmayan bu başlangıç 1970’lerdeki petrol şoklarıyla sekteye uğradı. Ancak İrlanda’nın 1973’te İngiltere ile birlikte üyeliği çok stratejik bir adım oldu. İrlanda 1979’da bugünkü Avrupa Para Birliği’nin temellerinin atıldığı Avrupa Para Sistemi’ne girince İngiliz Sterlini’ne 150 yıllık bağımlılık dönemi de sona ermiş oldu. İrlanda artık AB pazarına girmek isteyen ABD sermayesi için bir sıçrama tahtasıydı. Bu dönemde endüstriyel gelişim alanında dört sektör öne çıkmaya başladı. Bu sektörler bilgi teknolojileri, ilaç endüstrisi, sağlık, mühendislik hizmetleri idi. Avrupa Birliği üyeliği ile birlikte ortaya çıkan bu sektörler, aslında bugüne varacak geometrik hızla olan gelişimin habercisi idi. Ama 1980’lerin ortalarına gelindiğinde İrlandalılar için bu dışa açılma ve ekonomik entegrasyon dönemi hiç de olumlu bir tablo ortaya çıkarmadı. AB ( o zamanki AET) üyeliğinin ilk yıllarına denk gelen 1970’ler ve 1980’ler boyunca İrlanda’nın ekonomik performansı çok parlak olmadı. Pek çok İrlandalı firma, Avrupa ülkelerinde ve küresel piyasalarda rekabet edemediğinden, buna ek olarak yaşanan iki petrol krizi gibi dış etkenlerle iflas etti. 1980’lerin ortalarına kadar olan sürede, İrlanda’daki işsizlik oranı % 17, enflasyon % 11 ve borcun GSYİH’ya oranı % 130 düzeyinde seyretti.[2] 1980’lerin ortalarında girilen ekonomik durgunluk döneminde kamu sektörü borçlanma ihtiyacı GSMH’nin yüzde 13’üne, kamu borç stokunun da yüzde 130’una çıktı. Ekonomi, yüzde 20’lere varan enflasyon ve hızla düşen istihdam düzeyiyle dibe vurdu. IMF’nin İrlanda ekonomisine acı bir reçeteyle müdahale etmesi gündeme geldi. İşte İrlanda’nın bugün tüm gelişmekte olan ülkelere, belki bir ölçüde örnek sayılabilecek, dönüşümü o yıllarda atılan önemli bir adımla başladı. 1987’de siyasal partiler, işçi ve işveren kuruluşları ve ülkenin toplumsal yaşamında ciddi ağırlığı olan Kilise bir araya gelerek “Ulusal İyileşme İçin Program Anlaşması”nı imzaladılar. Bu anlaşmanın temelinde iki önemli madde vardı: Devlet bundan böyle şirketler için azami yüzde 10 olan düşük vergi politikası uygulayacak, buna karşı işçiler için ılımlı ve kabul edilebilir bir ücret politikası izlenecekti. Bu toplumsal uzlaşı çok açık olarak bir “ Sosyal Ortaklık” anlaşması idi.
“Sosyal Ortaklık” prensibi 1987 yılında uygulanmaya başladı ve İrlanda’nın ekonomisindeki gelişmenin başlıca unsurlarından birini oluşturdu. Anılan tarihten bu yana işbaşına gelen her Hükümet tarafından uygulanan bu prensip, Hükümet, işverenler, sendikalar, çiftçiler, sivil toplum kuruluşları temsilcileri ile gönüllü örgütlerini kapsayarak, toplumun tüm kilit unsurlarını bir araya getirmektedir. İstihdam, büyüme ve sosyal uyum konularında yapılan Anlaşmalar sonucunda, ekonomik ve sosyal politikalar bakımından bir uzlaşmaya varılması sağlandı.
Yıllar boyunca uygulanan, iş çevrelerine uyumlu ve tutarlı Hükümet politikaları, başta ilaç, biyo-ilaç ile bilişim ve iletişim teknolojileri sektörlerinde olmak üzere, pek çok sektördeki yabancı yatırımcının İrlanda’ya yönelmesini sağladı.
İrlanda, ticari nitelikli tüm şirket gelirlerine % 12,5 düzeyinde kurumlar vergisi uygulamaktadır. Bu oran dünyadaki en düşük kurumlar vergisi oranlarından birisidir. İrlanda, ABD firmalarının yatırımlarının dönüşümü bakımından dünyanın diğer ülkelerine kıyasla sürekli olarak daha iyi performans göstermektedir.
İrlanda, 1990’ların başına kadar süren bu programın ardından 90’lı yıllarda yine aynı kesimlerin taraf olduğu dört programı daha uygulamayı başardı. Bunlar; 1991 – 93 ekonomik ve sosyal kalkınma programı; 1994 – 96 rekabet ve çalışma programı; 1997 – 99 katılım, istihdam ve rekabet gücü için işbirliği programı; 2000 – 2002 refah ve gelişme programı. Ancak bu programlar AB üyeliğinin getirdiği avantajla uygulanmıştır. Çünkü İrlanda bütün bu süreçte AB fonlarını almış ama onları çok efektif kullanmıştır. 1973 yılında AB’ne tam üye olduğundan bu yana, İrlanda, bölgesel fonların temel kullanıcılarından biri olmuştur. Tam üye olduğu tarihte İrlanda’nın GSYİH’sı, o zamanki diğer 12 AB üyesi ülkenin ortalama yüzde 64’üne tekabül ederken, 2004 yılında bu oran, 15 üyeli AB bakımından yüzde 130’a yükselmiştir. Yapısal Fonlar ile Uyum Fonları, İrlanda’nın fiziksel ve beşeri sermayesinin gelişmesini ve böylelikle İrlanda’nın ekonomik gelişmesi için uygun koşulların oluşmasını sağlamıştır. 2004 yılına kadar, AB fonlarından toplam 55 milyar Euro kullanılmış olup, bunun 17 milyar Euro’su yapısal unsurlar, 35 milyar Euro’su Ortak Tarım Politikası kapsamında transfer edilmiştir.
1973 – 2004 döneminde, Yapısal Fonlar ile Uyum Fonlarından yapılan transferler, ortalama GSYİH’nın yüzde 1.3’üne karşılık gelmekte olup, 1987–1992 döneminde bu oran yüzde 1.9’a yükselmektedir.
Ekonomik gelişmenin temel taşlarından birini, çok uluslu firmalar tarafından yapılan yabancı yatırımlar ve yeniden yatırımlar teşkil etmektedir. Çok geniş bir yelpazede faaliyet gösteren 1,050’den fazla denizaşırı firma, Avrupa faaliyetleri bakımından üs olarak İrlanda’yı tercih etmiştir. Bu firmalardan yaklaşık 600’ü ABD firması olup, 90,000 kişilik istihdam imkânı sağlayarak, İrlanda’daki işgücünün yaklaşık yüzde 5’ini bünyelerinde çalıştırmaktadırlar.
Bu İrlanda’nın hızlı gelişmesini açıklayan çok önemli bir unsurdur. Çünkü AB üyeliği ile birlikte ABD sermayesinin hem de yüksek katma değer üreten bilgi teknolojileri, ilaç, yazılım gibi sektörleri İrlanda’yı seçmişlerdir. Böylece İrlanda bu süreçte, yani AB üyeliği sürecinde, hem AB fonlarını etkin kullanmış hem de yüksek katma değer üretecek ABD sermayesini doğrudan yabancı yatırım olarak çekmiştir. Bunda 60’lı yıllarda temeli atılan eğitim dönüşümü ve kalifiye elaman yetiştirme potansiyeli önemli bir rol oynamıştır. İlaç sektörü gibi nitelikli istihdam isteyen ama yüksek katma değer üreten ve Ar-Ge’ye dayanan bir sektör bütün bu dönemde hem AB kökenli firmaların hem de ABD kökenlilerin adeta üssü olmuştur.
Hâlihazırda, dünyanın en büyük 15 ilaç firmasından 13’ü İrlanda’da faaliyet göstermektedir. İlaç sektörünün ihracatı, İrlanda’nın toplam imalat sanayi ihracatının % 40’ına karşılık gelmektedir. İrlanda’da faaliyette bulunan firmaların temel özelliği, mevcut yatırıma düzenli olarak yeniden yatırım yapmalarıdır. Bu firmalar, İrlanda’da başarılı iş performansları göstermekte ve başta Ar-Ge çalışmaları olmak üzere, gerek ölçek, gerekse çeşitlilik anlamında daha fazla iş yapmaktadırlar. İrlanda’nın çekmekte olduğu yatırım türü, giderek, stratejik küresel arz üretimi şekline dönüşmektedir. Öte yandan yine küreselleşmenin yeni sermaye birikim döneminde sürükleyici sektörlerden biri olan Bilgi İletişimin Teknolojileri için İrlanda cazip bir üs olmuştur.
Şunu söyleyebiliriz: İrlanda kapitalizmin bu dönemdeki gelişme ve kendini yenileme (sermaye birikim evresine) uygun bir ülke olmuş ve buna yönelik hareket etmiştir. Aslında bu dalga küreselleşmenin dalgasıdır. Freeman’a göre içinde bulunduğumuz beşinci büyük sermaye birikimi oluşumunu anlatır.
Freeman beşinci dalgayı 1980’lerden başlatıyor ve günümüze getiriyor. Bu dönemi tanımlayan temel niteleme enformasyon ve iletişim. Temel taşıyıcı büyüme sektörleri ise yazılım, esnek üretim sistemleri, sayısal haberleşme ağları, uydu teknolojisi, biyoteknoloji. Castells, Freeman’ın bu çerçevesini enformasyon teknolojisi paradigması ile tamamlar.[3] Yeni teknolojilerin hızlı yayılımı, bu teknolojilerin ağ kurma iradesi ve etkileşimi, esnekliğin temel olduğu ve yatırım üretim planlamasını bilgisayar ağlarına bağlı yapan oluşumların ortaya çıkması ve üretim zincirini oluşturması paradigmanın başlıca ayaklarıdır. Castells şöyle devam eder:…”Böylece mikro elektronik, telekomünikasyon, opto-elektronik, ve bilgisayarlar artık enformasyon sistemleri ile bütünleşmiştir. Bu noktada örneğin çip üreticileri ile yazılımcılar arasında hala işletme düzeyinde bir farklılık mevcut olacaktır. Ancak bu tür bir farklılaşma, çip donanımlarına yazılımların yerleştirilmesi kadar, şirketlerin stratejik ortaklıklar, işbirliğine dayalı projeler çerçevesinde giderek daha fazla bütünleşmesiyle bulanıklaşmıştır.” [4] İşte bu gelişme ve kendini yenileme dalgası dünyanın bir önceki dönemde “azgelişmiş” olan iki kesimdeki ülkelerini dalganın üzerine taşımıştır. Birincisi batıda düşen kar oranlarına bağılı olarak batının üretimini üslenen ve düşük ücretle dünyanın üretim üssü olan ülkeleri. Bu ülkeler doğrudan yabancı yatırımları alarak, gelişmiş dünyanın üretimini üstlenmişlerdir. Bu eksen kaymasının ikili bir amacı vardı: Birincisi yükselen ücretler ve hızla yenilenen teknoloji sayesinde düşen kar oranlarını, ücretlerin düşük, emek verimliliğinin yüksek olduğu Asya’ya kaydırarak dünyada ortalama olarak artırmak; ikincisi ise ABD’nin ve ve AB’ye yeni üye olan ülkelerin cari açıklarını telafi edecek dünya ekonomisi dengesini ihracat fazlası vererek sağlamak. Çin ve diğer gelişen asyanın fazlaları ABD dolarına dönerek sonunda ABD’yi finanse etmiştir.
Bu gelişmenin taşıyıcı ülkeleri daha doğrusu bölgeleri Freeman’a göre, ABD, Asya, AB, Rusya ve diğer gelişmekte olan ülkelerdir.
Bu stratejik gelişmelere uluslar arası finans piyasalarının serbestleşmesi ve düzenlenmesi eklenince karşımıza tek bir pazara doğru giden bir kapitalizm çıkıyor. İşte tek pazara giden yolun İrlanda gibi ülkeler önemli üssü olmayı başarmışlardır.
Bu süreçte, İrlanda, özellikle Bilişim ve İletişim Teknolojileri (BİT) konusunda çekici bir yatırım merkezi olduğunu kanıtlamıştır. Dünyanın önde gelen 10 BİT firmasından 7’sinin İrlanda’da büyük ölçekli yatırımları bulunmaktadır. Bu sektörde faaliyet gösteren 300’den fazla denizaşırı firma, alanlarında öncü ürünleri İrlanda’da geliştirmekte, imal etmekte ve pazarlamaktadır.
Reel alandaki bu stratejik yapılanmayı 1980’lerin sonuna doğru finans alanındaki yapılanma izledi. Buna bağlı olarak 1990’larda İrlanda’nın yabancı sermayeye bağımlılığı artarak hızlandı. Sanayideki yabancı payı 1988’de yüzde 60 iken, bu oran 1990’ların sonunda yüzde 85’lere kadar çıktı. Bu sıçramada ABD’li bilgisayar şirketlerinin önemli bir payı vardı. Üretimlerinin neredeyse tamamını Kıta Avrupası, İngiltere ve Kuzey Amerika’ya yapan ABD’li firmalar için bu son derece anlaşılabilir bir tercihti. Atlantik Okyanusu kıyısında ve Avrupa’nın kuzeybatısındaki bu ülke stratejik açıdan ABD’li firmalar için büyük önem taşıyordu.
3- İRLANDA BÜYÜMESİ
İktisat literatüründe İrlanda büyümesini tanımlamak için Solow’un ilk çalışmalarına kadar gitmemiz gerekse de daha sonra geliştirilen “içsel büyüme teorileri” Romer (1986) ve Lucas’ın çalışmaları bir modelleme açısından İrlanda’ya en çok yaklaşanlardır. Bu çalışmalar İrlanda büyümesini daha yakından açıklayabilirler. Bu yaklaşım özetle; ekonomik sistemlerin kendi iç dinamikleri dış faktörlerin etkileşimiyle harekete geçeceğini savunur. Böylece bu yaklaşım neo-klasik büyüme yaklaşımından içsel faktörlerin dinamiğini esas aldığı için, bir ölçüde ayrılır. Nüfus artışını ve buna bağlı beşeri sermaye birikimini karar değişkeni olarak kabul eden Becker, Murphy ve Tamura’nın 1990 yılındaki çalışması [5] bu konuda önemli bir modelleme sayılabilir. Modele göre ülkeler yeterince şansları varsa ve beşeri sermayeye yatırım yaparlarsa, Malthus dengesi’nden kalkınma dengesine geçebilirler. [6] Burada biz şansı İrlanda için erken gelen AB üyeliği olarak kabul edelim. Ancak İrlanda büyümesi tek başına beşeri sermayenin sürece katılımı ile de olmamıştır. “İçirilmemiş teknolojik değişmeyi” büyümeye bir değişken olarak katan Romer’in çalışması İrlanda modelini tam anlamıyla tamamlar. [7] Burada Romer, Ar-Ge’deki nitelikli emeğin teknolojiye katkısının ve yeni teknoloji yaratmasının büyümenin başlıca itici gücü olduğunu savunur. Romer, üç sektörlü bir modelde üretim süreci girdilerini tasarım ve buluşların maddi hali olarak tasarlar. Böylece beşeri sermayenin doğrudan ama teknolojiyi de içererek ve yaratarak üretime katılması anlatılır. Burada önemli olan bir önceki üretim sürecinde [8] olduğu gibi teknolojinin insansız bir olgu olarak değil tam aksine insanın –beşeri sermayenin- yarattığı bir olgu olarak ele alınmasıdır. Bu ayrım İrlanda büyüme modelini neoklasik büyüme modelinden ayıran en önemli noktadır. Bu nokta bir yerde kendisini risk sermayesinin doğuşunda ve işlevinde de gösterir.
Risk sermayesi yatırım ortaklıkları, teknolojik gelişmenin finansmanında en büyük paya sahiptir. Teknolojik gelişme de, ekonomik büyüme üzerinde önemli etkiye sahiptir. Buna göre büyüme, uzun dönemde daha fazla sermayenin, emeğin ve teknolojik gelişimin sağlanmasıyla mümkündür. Bu ilişki Solow denklemiyle ifade edilebilir:[9]
Bu formülde;
= çıktı miktarındaki değişim oranını,
= teknolojideki değişim oranını,![]()
= sermaye girdisinin toplam girdiye oranını,
=emek girdisinin toplam girdiye oranını,
= emek girdisindeki değişim oranını göstermektedir.
Solow denkleminde, teknolojideki değişim oranı
gibi bir orana bağlı kalmaksızın hareket ettiğinden, ekonomik büyüme üzerinde önemli etkiye sahiptir. İrlanda’yla birlikte İsrail, Finlandiya, Hindistan ve Güney Kore bu konudaki en önemli örnekler arasında sayılabilir. Bu ülkeler, yüksek katma değer yaratan yatırımlardan dolayı büyümelerini hızla gerçekleştirebilmişlerdir. Ancak bu yatırımlar ve teknoloji nitelikli emeği içermektedir. Ar-Ge sektöründeki beşeri sermayenin verimi yeni fikirler ve bunların üretime katılımı ile artar. Bu makinelerin üretim fonksiyonunda ölçeğe göre getiriyi artırır. [10]
SONUÇ
1- İRLANDA NİÇİN BİR MODEL OLARAK ELE ALINMALI
İrlanda’nın Avrupa’nın en kötü ekonomilerinden biri iken en iyilerinden birine dönüşümüne gösteren veriler oldukça dikkat çekicidir. 1987 yılında kişi başına GSYİH Avrupa Birliği ortalamasının %69’u iken 2003’te %136 ulaştı. İşsizlik %17’den 2003’te %4’ler seviyesine indi. Kamu borçları ise GSYİH’nın %112 düzeyinde iken %33’üne düştü. 1990’larda ortalama GSYİH büyüme yıllık %6.9 iken GSMH için bu oran biraz daha azdı.
Beklenebileceği gibi, söz konusu ‘Kelt mucizesi’ dikkatli bir biçimde incelendi ve çok farklı, hatta zaman zaman birbiriyle çelişen açıklamalar öne sürüldü. Ama genellikle olduğu gibi burada da tek bir nedenden ziyade farklı zamanlarda öne çıkan farklı etkenlerin bir bileşimi söz konusudur.
Tarihsel bir bakış açısıyla düşünüldüğünde İrlanda ile ilgili olarak çarpıcı olan şey 1990’larda nasıl böyle büyüdüğü değil, 1980’lerde ve daha öncesinde de çok kötü bir performans göstermiş olmasıdır. 1922’de bağımsızlığını kazandığında İrlanda Britanya’dan biraz daha yoksulken en az diğer Avrupa ülkeleri kadar zengindi. 1960’lara gelindiğinde ise geride kalmıştı, ve 1980’lere kadar da bu durum devam etti.
Bununla birlikte 1987 sonrası İrlanda’nın kaderini değiştiren bazı özel koşullar vardı. Artan önem dereceleriyle bunlar şöyle sıralanabilirler:
- Parasal ve mali alanlarda düzenlemeler. Muhalefetin de desteğiyle hükümet harcamalar, vergiler ve borçlanmada indirimlere gitti. Düşen faiz oranları ve 1993’teki devalüasyon ekonomiyi canlandırmaya yardım etti. Euro’nun 1999’da yürürlüğe girmesi kurucu üyelerden biri olan İrlanda’ya düşük faiz oranlarından yararlanma imkânını verdi.
- Vergi indirimleri toplumsal işbirliğinin önemli bir bileşeni oldu. Sendikalar vergi indirimleri ve diğer ekonomik politika etkileri karşılığında ücret sınırlamalarını kabul ettiler.
- Avrupa Birliği sübvansiyonları. Almanya gibi ülkeler İrlanda mucizesinin ardında Brüksel’den yapılan transferlere dayandığını iddia etmektedirler. Ama Avrupa parası 1973’ten beri İrlanda’ya akıyor olsa da başlangıçta çok az bir görünür etki söz konusu idi. 1992’deki Maastricht Anlaşmasından sonra AB’nin yapısal fonlarınının genişlemesi oldukça faydalı oldu, ama o zaman bile transferlerin İrlanda GSYİH oranı %5’i geçmedi, ki bu oran Batı Almanya’nın Doğuya yaptığının çok altında olan bir büyüklüktür. En yetkin çalışmalar bile AB sübvansiyonlarının 1990’lardaki büyüme sürecine yılda %0.5’lik bir katkı yaptığını öne sürmektedir –yararlı olsa da %6.9 ortalama düşünüldüğünde nispeten önemsiz sayılabilecek bir büyüklük.
- Avrupa parasından daha yararlı olmuş olabilecek şey ise tek bir Avrupa pazarı yaratmaya yönelik 1992 programıdır. Hem Britanya hem de Avrupa’nın geri kalanı için düşük maliyetli bir ihracatçı olarak İrlanda açıklıktan oldukça yararlandı. Sübvansiyonlar dolaylı bir başka rol daha oynadılar: Birkaç yıllık bir dönemi içeren bir sermaye planlaması gerektirdiklerinden acilen ihtiyaç duyulan altyapı projelerinin mali kesintilere kurban olmasını önlediler.
- Doğrudan yabancı yatırım patlaması. 1960’larda bazı yabancı yatırımcılar ülkenin düşük maliyetleri ve sıfır kurumlar vergisi oranlarının etkisiyle yatırım yapmışlardı. Bunların arasında Polaroid ve Digital Equipment gibi yüksek teknoloji firmaları da vardı. 1990’lara kadar firmalar geri çekildi. O arada AB’den gelen şikayetlerle kurumlar vergisi daha az cömert hale gelmişti. Ama İrlanda Sanayi Kalkınma Otoritesi cazip firmaları çekmede oldukça başarılı bir hale gelmişti ve yazılım, yarı iletkenler, kişisel bilgisayarlar, ilaç ve tıbbi malzemeler alanında büyük doğrudan yatırım projelerini kazanmayı sürdürdü.
- Eğitim. İrlanda’nın en cazip yönlerinden biri de bilim insanları, mühendisler ve işletme mezunlarını de içeren nitelikli işgücü idi. 1960’lardan başlayarak ülke orta ve yüksek öğrenim alanlarında ciddi bir biçimde yatırım yapıyordu. Ülkenin önde gelen üniversiteleri bilişim, ilaç ve sağlık alanlarında bölgelerine yatırım yapan firmalar için çok kritik önemde oldular.
- Düşük kişisel vergiler. 1960’lar ve 1970’lerde yüksek gelir vergisi oranları ve genel olarak yüksek bir vergi yükü, ekonomik büyümeyi sınırlandırdı. Ancak 1990’ların başlarından itibaren vergilerin düşmeye başlaması yerel girişimciliğe büyük bir ivme kazandırdı.
- Nüfus. İrlanda’da yüksek oranda bebek doğumları süreci Avrupa’nın geri kalanından daha uzun sürdü, ve 1950’ler ve 1960’lardaki göçler nedeniyle de çok daha az sayıda yaşlı emekli vardı. Diğer Avrupa ülkeleri hızla yaşlanmakta olan bir nüfus ile karşı karşıya iken İrlanda genç nüfusa sahipti. İrlanda nüfusu bir süredir artmaya devam ediyor ve dışarı insan akımın durması buna yardım ettiği gibi ters yönde bir akımın olması da yardımcı oldu.
- Ancak bütün bunlar bir yana İrlanda mucizesine en büyük katkıyı yapan daha fazla insanın çalışması ve teknoloji verimliliğinin emek verimliliğiyle iç içe geçmesi oldu. 1980’lere dek uluslararası ölçekte kıyaslandığında kadınların çalışma yaşamına katılımı oldukça düşüktü; bugün ise ortalamanın üzerindedir. Tersine, işsizlik yüksekti, 1987’de %17 civarında iken bugün %4’tür. Bir bütün olarak ele alındığında İrlanda’da işgücüne katılım oranı 1980’lerdeki %60 seviyesinden yaklaşık %70’lere çıktı. Mutlak değerlerle ise çalışan sayısı 1993’te 1.2 milyon iken on yıl içince 1.8 milyona çıktı. Bazı görüşlere göre bu, 1990’lardakı büyümenin yarısına kaynaklık etmektedir.
Tekrar edilebilir mi?
Yukarıda sayılan gerekçelerden hangisinin İrlanda’nın kaydettiği başarı için daha etkili olduğu iki nedenle önemlidir. Birincisi, bunların çoğu bir defalıktı. Avrupa sübvansiyonları örneğin artık geride kaldı, İrlanda AB’nin en zengin ülkelerinden biri haline geldi. Benzer biçimde, ortak para birimine geçilmesiyle gündeme gelen düşük faiz oranlarının büyümeyi yeniden desteklemesine benzer bir süreç de yeniden yaşanmayacaktır. İşgücündeki keskin yükseliş de sona erdi artık. İrlanda nüfusu halen genç olmakla birlikte düşen doğum oranları ve yaşlı insanların artan oranlarıyla birlikte giderek Avrupa’nın geri kalanına daha fazla benzemektedir.
Ancak İrlanda’yı benzersiz yapan bir başka özellik ise, yukarıda anlattığımız nedenlere bağlı olarak, dünya son on yılda görünenin aksine büyüme ile istihdam arasında sıkı bir korelasyon kurmuş olmasıdır.
Küresel düzeyde 1995–2002 arası sanayi istihdamında 22 milyon iş kaybına karşın
verimlilik sayesinde sanayi üretimi %30 artmıştır. Kısaca, başta ABD olmak üzere tüm
ülkelerde özellikle 2000’li yıllarda üretim artışının çoğu verimlilikten gelmiş, “istihdamsız
büyüme” dünya genelinde şikâyet edilen bir konu olmuştur. Örneğin İsveç, son 10 yılda
ortalama yıllık %2,9 büyüme oranı ile ekonomik büyüme açısından başarılı bir ülkedir.
Ancak büyümenin kaynağı verimliliktir. Söz konusu dönemde istihdam yüzde 0,5 artarken verimlilik yüzde 2,4 artmıştır. [11]
İrlanda son on yıldır ortalama %7,8 büyüme performansı ile Avrupa’dan bir mucize örneğidir. Son on yılda İrlanda’nın yıllık ortalama istihdam artışı %4,2; verimlilik artışı %3,5’dir. [12]
DPT İşgücü Piyasaları Özel İhtisas Raporu’na göre
İrlanda mucizesini yaratan faktörler şunlar olmuştur:
- Ulusal rekabet gücü politikası uygulaması,
- Ülkenin yatırımlar için çekim alanına dönüştürülmesi,
- İşverenin vergi yükünün azaltılması,
- Eğitime yoğun yatırım yapılması,
- Verimliliğin artırılması,
- Çalışma mevzuatının esnekleştirilmesi,
- Bürokratik engellerin kaldırılması,
- İleri teknolojilerin desteklenmesi ve bunlara öncelik verilmesi,
- İşgücüne katılım oranının yükseltilmesi,
- Piyasa ekonomisinin geliştirilmesi,
- … ve tüm bu politikalarla araçların hükümet, işçi ve işveren kesimlerince toplumsal işbirliği modeli içinde ortaklaşa benimsenerek uygulanmasıdır.[13]
Eğitimin Rekabet Gücü Yüksek Ekonominin İhtiyaçlarını Karşılama Oranı (2005) (10 üzerinden)
|
Ülke |
Oran (%) |
|
İrlanda |
7.40 |
|
Hollanda |
6.56 |
|
Belçika |
6.30 |
|
Fransa |
5.75 |
|
İngiltere |
4.59 |
|
Almanya |
4.21 |
|
İspanya |
3.80 |
Kaynak: IMD World Competitiveness Yearbook
Verimlilik Oranı (2004)
|
Ülke |
Oran |
|
İrlanda |
48.73 |
|
Fransa |
44.53 |
|
ABD |
43.22 |
|
Danimarka |
38.45 |
|
Almanya |
36.17 |
|
İngiltere |
33.23 |
|
İsviçre |
29.02 |
|
Macaristan |
19.58 |
|
Çek Cumhuriyeti |
18.95 |
Kaynak: IMD World Competitiveness Yearbook
2-TÜRKİYE NEDEN İRLANDA’YA DİKKAT ETMELİDİR
Türkiye sanıldığının aksine işgücü bol bir ülke değil artık. Çünkü geleneksel karşılaştırmalı üstünlükler kuramı artık geçerli değil. Dış ticaretin özü olan bu kuram gelişmiş ve gelişmemiş ülke ayrımına ve karşılaştırmasına dayanırdı. Ancak Çin başta olmak üzere Asya’nın son otuz yıldaki gelişimi gelişmekte olan ülkelerinde birbiriyle olan ticaretini ve faktör donanımlarını sürece dâhil etmiştir. Buna göre Türkiye Avrupa ölçeğinde değerlendirildiğinde işgücü bol bir ekonomi sayılabilir. Ama dünya ölçeğinde örneğin Çin’le karşılaştırıldığında işgücü kıt bir ülkeyiz. Bunun etkisi dış ticaretin serbestleştiği ortamda işgücü bol ve ucuz ülkeden az ve pahalı olan ülkelere ucuz mal akımı şeklinde oluyor ve bunun sonucu da ucuz mal akımına maruz kalan ülkelerde niteliksiz emeğin işsiz kalmasıdır.
Neoklasik iktisat kuramı, ticaretin serbestleşmesin gelişmekte olan ülkelerde becerisiz işgücünün getirişini artırarak ücret dağılımında eşitlik yönünde bir etki yapacağını savunur. Bu olgu bu ülkelere yabancı sermayenin girmeye başladığı ve yeniden yapılandığı ilk yıllarda geçerli olabilir. Nitekim verilerde bunu doğrulamaktadır. Ancak orta ve uzun vadede bu ülkelerin eğitim sistemleri nitelikli emek üretmediği için işsizlik artacak ve artan yedek işçi ordusu ücretleri aşağıya çekecektir.
Bu ülkelerde ücretler hem verimlilik artışlarıyla hem de enflasyona bağlı olarak erimektedir. Bunun en büyük nedeni de Türkiye’nin nitelikli ve küresel emek piyasalarının talebi olan emeği üretememesidir. Şimdi Türkiye’de olan aynen budur.
Kamuda ve başta tekstil olmak üzere birçok işkolunda çalışanlar haklı bir hak arama mücadelesine girmiştir. Örneğin tekstilde olan ücret erimesi ve işsizlik Türkiye’de, Çin gibi ülkelere göre işgücünün kıt olmasına bağlıdır. Çin işgücü daha bol olduğu için ucuz ürettiği mallar ile önemli bir rekabet üstünlüğü yakalamıştır.
Öte yandan uygulanan neoliberal politikalar sonucu ücret erimesi bir hükümet tercihi olarak ortaya çıkmaktadır. Kamu çalışanların da durumu budur. Devletin uyguladığı yalnız ücret erimesi politikası değildir. Devlet eğitimden de çekilerek (kalitesiz ve çağdışı bir sistemi yürüterek) işsizliğin de orta ve uzun vadede nedeni olmaktadır.
Bu bilinçli bir tercihtir. Çünkü eğitim sisteminin niteliksiz emek üretmesi işsizliği artırarak ücretleri aşağıya çekecektir. Tabii bu politikanın bir diğer yanı da hacmi milyarlarca dolar olan eğitim sektörünün, üniversiteler dâhil, küresel hizmet piyasalarına açılmasıdır.
Düz devlet liselerinin durumu ortada. Meslek liseleri de giderek kuruluş amaçlarından uzaklaşmakta ve sistemin ihtiyacı olan ara eleman yetiştirmesinde yetersiz kalmaktadır. Üniversiteler zaten YÖK’ten beri hem doğru dürüst akademisyen hem de nitelikli meslek elemanı üretememektedir.
Türkiye’nin eğitim sorununa köklü bir çözüm bulabilmesinin yolu, her şeyden önce, var olan yoksullaştırıcı ve akıl dışı ekonomi politikalarından vazgeçmesinde yatıyor. Çözümün ikinci adımı da eğitim için bir model geliştirmek ve onda ısrar etmek. Bugün Türkiye’ de devlet eski ve çürümüş bir eğitim sisteminde ısrar ederken, eğitime yatırım yapan özel sektör de onu taklit ediyor. Böylece Türkiye’de devlet eğitimin kalitesini yükselten bir yönlendirme yerine onun kalitesini düşüren ve eski ezberci eğitimi yaygınlaştıran bir işlev üstlenmiş oluyor.
Tabi burada okullaşma oranı, bütçeden eğitime ayrılan pay, bölgesel eşitsizlikler gibi devasa ve bu köşenin çapını aşan sorunlara değinemiyoruz. Burada üzerinde durduğumuz ve anlatmak istediğimiz Türkiye’nin bu eğitim modeliyle eğitime bütçeden yüzde 3-4 değil, yüzde 10-15 gibi oranlar ayırsa bile eğitim sorununu çözemeyeceği. Dolayısıyla işsizliği de çözemeyeceğini söyleyebiliriz.
Dünyada kurumsal Ar-Ge yapılarına sahip olan ülkelerdeki eğitim sistemi, ezbere dayanmayan, yaratıcı özellikler taşır. Bilişim toplumunun gerekleri ile donanmış ve yaratıcı bir eğitim ilköğretimden başlamadıkça üniversitelerinde düzelmesi ve nitelikli mezun vermesi mümkün değil.Bunun için atılacak ilk adım bir model çerçevesinde gelir adaletsizliğine bağlı eğitim sorunlarını devletin gidermesidir. Bütçeden eğitime ayrılacak paylar bölgesel eşitsizliği ortadan kaldıracak doğrultuda olmalıdır.
İrlanda 1987′den sonra geliştirdiği modelle hem milli gelirini artırmış hem de eğitim sorununu çözmüştür. Ama İrlanda’nın milli geliri artarken gelir dağılımı da düzelmiştir. Bu eğitim sorununun çözülmesi için ilk adımdır. Siz gelir dağılımı çözmeden örneğin yarın vakıf üniversitelerini devleştirirseniz yoksullara zengin çocuklarını okutturursunuz. Yine İrlanda’ya dönecek olursak bugün İrlanda eğitimde sağladığı başarıyla Doğrudan Yatırımları kendisine çekerek tam istihdama yaklaşmıştır. Merkezi Lozan’da bulunan Yönetim Geliştirme Enstitüsü’nce (IMD) yayınlanan 2007 Dünya Rekabet Raporu’na göre İrlanda, 14′ün-cü sırada bulunuyor. Türkiye ise 48′inci. Bunun anlamı İrlanda Ar-Ge’yi yapıyor, kaliteli ve markalı, teknoloji yoğun mal üretiyor demek. Bu katma değeri yüksek maldır; bunu dünyaya sattığınız zaman yalnız milli geliriniz yükselmez, gelir dağılımınız da düzelir. Çünkü bu malı ancak bunu üretecek eğitimi almış insanlar üretir. Bunlara da üreticiler dünya standartlarında ücret ödemek zorundadır. Yoksa bu işgücü başka yere gider. Örneğin Avrupa’nın başka bir yerinde rahatça iş bulur. Dolayısıyla bir ülkenin eğitime yatırım yapması, ezberci ve boş bir eğitim sistemi yerine yaratıcı ve bilişim dünyasına ayak uyduracak bir eğitimi öne çıkarması geleceğini de kurtarması demektir. Kimse demesin, İrlanda’nın nüfusu 4 milyon bizimle karşılaştırılmaz; karşılaştırılır önemli olan nüfus değil model ve anlayıştır.
Kaynakça:
1) Stiglitliz, Joseph, E. (2003) The Roaring Nineties, Norton Company, 5-New-York
2) T.C. Dublin Büyükelçiliği, İrlanda’nın Genel Ekonomik Durumu ve Türkiye ile Ekonomik ilişkileri
3) Manuel Castells, (1995) Ağ Toplumunun Yükselişi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayını
4) Becker, Murphy,Tamura, 1990 Human Capital, Fertility and Economic Growth, Journal of Political Economy.
5) Romer,P.M. 1990, Endogenous Technolocial Change, Jounnal of Political Economy
6) Nihal Yener Ercan, 2000, İçsel Büyüme Teorisi; Genel bir bakış, DPT; Ankara
7) Dokuzuncu Plan, 2006 İşgücü piyasaları Özel İhtisas Raporu, Ankara
Akyüz Yılmaz 1980, Sermaye, Bölüşüm, Büyüme, Ankara Üniversitesi Siyasal bilgilar Fakültesi
9) Freeman, C. Soete, L. 1997, Yenilik İktisadı, TÜBİTAK; İstanbul,
10) Slow, R.M. Growth Theory; An Exposition, New-York, Oxford University Preess.

“Bir Model Olarak İrlanda” için 3 Yorum Var
Ağustos 6th, 2009 saat: 05:16
Okuduğum en uzun yazılardan bir tanesiydi. Korkunç gerçeklerden bahsetmişsiniz. Sizin de söylediğiniz gibi bazı dengelerin istediği oluyor her zaman.
Ağustos 6th, 2009 saat: 11:29
Can merhaba yazıya gösterdeğin ilgiye çok teşekkürler. Daha fazla haberleşelim sevgiler..
Eylül 25th, 2009 saat: 18:58
hocam bence türkiye ye en uygun model tasarısı,çünkü hem ekonomik hem politik bakımdan türkiye şuan bir demokratik açılımdan geçiyor.sendikasıyla öğrencisiyle kürdüyle alevsiyle barışabilmek için çok ama çok büyük şans..kendimi irlandada hissettim makalenizi okurken artık bu ülke salt tutucu 1900 irlandasını kırıp tüm kesimiyle mutabakata varmalıç..ayrıca ellerinize sağlık mükemmel bir yazı..
Yorum Yaz