ALTERNATİF İKTİSAT NOTLARI 2

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat, İstanbul Üni. Verilen Dersler | Posted on 17-06-2008

0

PLANLAMA, DEMOKRASİ VE PİYASA: METALARIN DİKTATÖRLÜĞÜ…

 

 

Alternatif İktisat yazılarına devam ediyoruz. 

 

Meta üretiminin olduğu her yerde fiyat vardır. Fiyatların egemenliği ve istikrarı bugün piyasanın istikrarı ve egemenliği demektir. Neo-liberal anlayışın bir ideoloji olarak egemenliğinin en önemli ayraçlarından birisi, bugün “fiyat istikrarı”dır. Merkez Bankalarının temel işlevi artık fiyat istikrarıdır. Merkez Bankası web sayfasının başında temel amacının fiyat istikrarını sağlamak olduğu yazılıdır. Bu mutlak bir piyasa egemenliğinin sloganıdır.  Küresel kapitalizm bugün iki önemli olguyu öne çıkarıyor ve ısrarla savunuyor:

 1) Meta üretiminin ve dolaşımının kesintisiz ve aynı şartlarda dünyanın her yerinde olması

 2) Bu metaların fiyatlarının ve bu fiyatlarının istikrarlı sürekliliğinin yine her yerde aynılaşması ve sürdürülmesi…

 Bugün dünya ekonomisinin ortalama büyüme hızı %4,5 civarındadır. Bu büyüme gelişmiş ülkelerde 3–4 civarındayken, azgelişmiş ülkelerde %5–6 oranlarındadır. Yani azgelişmişler gelişmişlere oranla daha hızlı büyümektedirler.

 Bu yeni durum küreselleşmenin şu anki konjonktüründen kaynaklandığı gibi kapitalizmin doğasından da (Bkz. Yukarıda 1. madde) kaynaklanır.

 Yani meta üretiminin ve dolaşımının dünyanın her yerine hızla dağılması kaçınılmaz bir olgudur.

 Fiyat istikrarını tamamlayan diğer önemli unsur finansal istikrardır. Küreselleşme sürecinde hızla büyüyen finans piyasaları fiyat istikrarının tüm dünyadaki sigortalarıdır. Uluslar arası dev fonlar gelişmiş ülkelerden faizlerin görece yüksek olduğu azgelişmiş ülkelere akarken ikili bir işlev üstlenmiş olurlar bunlardan birincisi küresel kapitalizmin genel karlılığını azamide tutmak, ikincisi ise nispeten istikrarsız azgelişmiş ülkelerde fiyat istikrarını oluşturmak.[1] Buralarda fiyat istikrarı, bu ülkelerin açıkları, kısa vadede, finanse edilerek oluşturulur. Böylece azgelişmişlerin kronik sorunu, fiyatların sürekli yükselmesi, (enflasyon) bu ülkelere pompalanan sıcak para ile önlenmiş olur. Kur istikrarı ile fiyat istikrarı arasında son yirmi yılda kurulan doğrusal bağlantı bunun kanıtıdır.  İç fiyatlarla dış fiyatların denkliği üretimden ve teknolojiden gelen artı değerle değil de dışarıdan gelen suni büyümeyle sağlanır. Yerli merkez bankaları da, fiyat istikrarını sağlama adı altında, faizleri yüksek tutarak bu fasit daireyi tamamlar.  

 Dolayısıyla fiyat istikrarı bir saadet zinciridir. İstikrarın kırıldığı an (zincirin en zayıf halkası) krizin başladığı andır. Burada siyasi iktidar sallanır hatta değişir. Çünkü orta sınıfların gelirlerinde olumsuz bir değişme olmuştur.

Marx’ın sanayi kapitalizmini anlatırken kullandığı Ekonomi-Politik bu süreçte kendisini tamamlayan yeni bir disiplin bulmuştur: Finans-Politik.

Yani Meta Diktatörlüğünü idare eden, yönlendirenlerin arenası.

 Bu arenanın oyuncuları, uluslarüstü banka sistemi, milyarlarca dolarlık özelleştirme fonları, trilyon dolarlık sigorta sistemi fonları, petro-dolar havuzları ve onların yönlendirdiği siyasi yapılardır.

 Küreselleşmenin bu dünyası, kesinlikle Adam Smith’in görünmez elinin idare ettiği piyasadan ve onun dünyasından ayrıdır; ama kesinlikle ondan doğmuştur. Birincisinde burjuva demokrasisinin tüm kuralları geçerliyken ikincisinde yalnızca metaların piyasası ve onun diktatörlüğünün kuralları geçerlidir. Öyle ki bu global finans diktatörlüğü suni krizler yaratmaya o krizlerde de kendi karanlık yolunu çizmeye muktedirdir.[2]

 Metaların fiyat istikrarını bozan her adım finans ahtapotunun kolları arasında boğulabilir. Halkın son bin umutla işbaşına getirdiği “sol” iktidarlar bile ya neo-liberal “fiyat istikrarı” politikalarını yürütürler ya da bir finansal krizle uzaklaştırırlar.[3]

 Neo-Liberalizmin bu dünyası düzenlenemez ve planlanamaz. Sermayenin ulusal pazarlar da değil, tüm yerküre de biriktiği bu yeni dönem emperyal uluslardan kıtasal imparatorluklara geçisin de ebesidir.[4]

 

PLANIN ÇERESİZLİĞİ…

 

Son Sovyet iktisatçılarından Kagarlitskiy (1990) kapitalizmin bu yeni yönelimini sezen vurgular yapmıştır. Kagarlitskiy, kriz esnasında piyasa çözümlerinin kriz eğilimlerini derinleştirip geliştireceğini vurgularken, teknokratik merkezi planlamanın da hatta bunun reforme edilmiş demokratik uygulamasının da bir işe yaramayacağını vurgulamıştır.

Kagarlitskiy’in bu konudaki gerekçesi son derece basittir: Her iki model de azınlığın hâkim olduğu ve olacağı bir sistemi veri almaktadır. Piyasa dağıtımının karşısına “plan dogma”sını çıkarırsınız bir şey yapmış sayılmazsınız. Gerçektende geleneksel sosyalist öğreti, piyasa dağıtımının karşısına şimdiye değin yalnızca planlamayı çıkarabildi. Planlama ise, ister geleneksel isterse özyönetim uygulamasının bir biçimi olarak “demokratik” olsun, meta üretimini veri alır ancak onun doğal bir sonucu olan fiyat olgusunu reddeder. Bunu böyle yapmak zorundadır çünkü yapmazsa zaten planlama olmaz. Bu bir, ikinci olan ve konjoktürel olarak daha önemli olan, planlamanın her biçiminin, ulusal ekonomiyi baz alarak oluşturulmasıdır. Yani planın gereklerine göre bazı sektörlerde korunan (kapalı) bazı sektörlerde açık bir ekonomi inşası ancak geçmişte, ulusal ekonomilerde, olabilirdi.

Bugün böyle bir şeyin mümkün olmayacağı çok açık.

 

 BUGÜNÜN REFERANSLARI…

 

Kapitalizmin iktisadi anlatısını geliştiren burjuva iktisatçıları onun bir kıtlık ekonomisini olduğunu söylerler ki bu doğrudur. Kapitalizm kıtlık yaratır. Bunun da tek nedeni meta üretimidir. Metaların kullanım değil ama değişim değerlerinin geçerli olması ve bunun üzerinden fiyatlandırılması bolluk değil kıtlık yaratır.

O halde ilk hareket noktamız en azından temel ihtiyaç mallarında bir bolluk ekonomisi oluşturmak olmalıdır. Yani yeme, içme, sağlık, eğitim, barınma, vb temel insani mal ve hizmetler meta değil, birer ihtiyaç maddesi olarak ekonomi de yerlerini almalıdırlar. Bunların fiyatları olmaz, çalışan çalışmayan herkes bunlara ulaşabilir. Bu temel mallardan hareket ederek giderek genişleyen (üretim araçlarının gelişmesine paralel olarak) bir meta üretimi tasfiyesi kamusal bir ekonomi için ön gerekliliktir. [5] 

Şimdi sol, kapitalizmle farkını bugün dümdüz bir piyasa reddiyesi üzerinden değil de, bu temel ayrımdan hareket ederek koyarsa, bence, içine girdiği bu çıkmaz dan daha kolay çıkacaktır. Kim ne derse desin hiçbir sosyalist hareket, bugün dünyanın hiçbir yerinde piyasa yerine plan anlayışını koyup iktidara gelemez. Zaten gelse de piyasadan vazgeçemez.

Temel Üretim Araçları üzerinde kamu mülkiyetinin kurulduğu bir toplumda ilk aşamada, zorunlu olarak, meta üretimi olacağından piyasa ve bölüşüm süreçleri arasındaki ilişkiler de üç ayrı model geliştirebiliriz. (Boratav, 1988) [6]

1)  Üretim araçları mülkiyeti hukuken topluma ait. İşletmeler işçiler tarafından yönetilir. Buralardaki emekçiler kolektifi, piyasa mekanizmasına göre ve kar için üretim yapar. Karların bir kısmı kamunun kullanımı için alınır, bir kısmı işletme tasarrufunda kalır. İşletme karı emekçiler kolektifi tasarrufundadır. Burada işletme zarar etse bile geçimlik ücret garanti edilmiştir.

 2)  Burada işletme yönetimleri merkezi idare tarafından belirlenir. Kar azamileştirmesi bir hedeftir. Ücret ve işletme politikası işçiler tarafından belirlenir. Yönetimde kafa ve kol emeği arasında ayrım yoktur.

3)   Bu modelde de kar için üretim yapılır ama işçiler kardan pay almaz. İşletme karları devlete intikal eder. Kar sadece bir başarı göstergesidir; bölüşüm değil. Piyasa sinyallerine göre değil, merkezi planın gereklerine göre işletmeler üretim yapar. Şimdi bu üç model de, birinci model de daha az ihtimalle, yeni imtiyazlı bir sınıf yaratabilir. Üçüncü model, piyasa anlayışını reddeder gözüküyor; ancak sonuç olarak bir “meta” üretimi ve yabancılaşması vardır ve hem gelir hem de yabancılaşma anlamında, emekçiler açısından, yukarıda piyasa verilerini temel alan modellerden daha çok yararlı değil hatta uzun vadeli sonuçları itibarıyla daha yoksullaştırıcı sürece tekabül eder.

 Burada hemen sorulacak soru,” üretim araçları üzerindeki mülkiyetin hukuken topluma ait olması bir topluma tek başına sosyalist karakterini kazandırır mı” olmalıdır.

Tarihsel deneyimler den de yola çıkarak vereceğimiz yanıt hayır olmalıdır. Burada önemli olan üretim ilişkilerinin değil ama bölüşüm ilişkilerinin piyasa mekanizmasından soyutlanmasıdır. Üretken birimlerin global ekonomideki piyasa oyuncularıyla paralel davranması, dünya teknolojisi ve verimliliği düzeyinde rekabet etmesi ancak buralardaki başarıların bireysel fiili gelir akımlarına, ayrı bir sınıfsal kategori yaratacak düzeyde, dönüşmemesi temel ilke olmalıdır.

Piyasanın (yani temel mallara dayanan meta ekonomisinin) yine piyasa tarafından, üretim araçlarının gelişmesine paralel olarak, tedrici tasfiyesi, siyasi yapıda da devletin sönümlenmesi sürecine paralel bir süreçtir. Toplumsal değerin yaratıcısı yaratıcı emek ve teknoloji olacaktır. Kafa ve kol emeği arasındaki ayrım ise çoktan tarihin çöp sepetindedir zaten.

 

 



[1] IMF’nin, ikinci savaştan sonra şekillenen tüm finansal uyum programlarında temel başlangıç noktası “ iç fiyatlarla dış fiyatların aynılaşmasıdır” bu konuda bakınız Ben Fine; 2003, S;69

[2] Bkz: Ernest Mandel; Geç Kapitalizm; şubat–2008 Versus; İstanbul. Mandel’in Geç Kapitalizmi bugünkü şartlarda tekrar okunmalıdır.

[3] Bkz: Cemil Ertem; Sonia Gandi’nin Seçimi; Finans Politik yazıları; 2006

[4] Tabii ki bkz: Negri ve Hard İmparatorluk; Ayrıntı Yayınları İstanbul 2006

[5] Bkz; Cemil Ertem; Alternatif İktisat Notları

[6] K. Borotav; Sosyalist Planlamada Gelişmeler; 1978, İstanbul

Write a comment