ALTERNATİF İKTİSAT NOTLARI

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat, İstanbul Üni. Verilen Dersler | Posted on 16-06-2008

0

YENİ BİR İKTİSADA BAŞLANGIÇ DERSLERİ

Bu notlar çeşitli tarihlerde yazdığım “alternatif iktisat” yazılarının bir derlemesi. Şimdi burada yayınlamamın nedeni ise bugünlerde Marksist iktisat referans verilerek küreselleşme sürecinin yeni akım sol bir iktisadı doğuracağı tartışmasının başlaması. Bu tartışmaya Referans Gazetesi’nde Güven Sak ve Nabi Yağcı katıldı. Bu ön notları derli toplu bir makaleye (referansları ile birlikte) dönüştürmek artık boynumun borcu. Belki bir kitap olur. Ama bundan önce burada yayınlıyorum ki eleştirileri, eksikleri saptayalım. Bu yazıların dipnotlarını da önümüzdeki günlerde yayınlayacağım. Okurken kopukluk ve tekrarlara rastlayacaksınız. Lütfen geçiniz. Bunları birlikte düzelteceğiz.

Sweezy, Baran ve Magdoff 1942’de “Eğer kapitalistler kendi başlarına sermaye biriktirir, böylece her birinin kontrolü altındaki sermaye artarsa, daha büyük miktarlarda üretim mümkün olur” der. Marx’da buna sermayenin yoğunlaşması der. Sermayenin kapitalizmin tünelindeki yolculuğunu üç istasyonla sınırlayabiliriz.

Birincisi sermayenin birikimi, ikincisi yoğunlaşması üçüncüsü merkezileşmesi ve ihracı. Yoğunlaşma rekabeti ortadan kaldıran merkezileşmenin öncüsüdür ama kendisi değildir. Bu bakımdan birikim ve yoğunlaşmadan daha farklı bir süreç olan merkezileşme toplumsal servetin tekellerde toplanmasıdır. Bu süreç sınırları belli olan bir ekonomide büyük çoğunluk aleyhine hızlı bir yoksullaşmayı ve mülksüzleşmeyi beraberinde getirir. Çünkü merkezileşmede, birçok kişinin kaybettiği bir yerde, bir kişinin elinde büyük miktarlarda sermaye toplanmış olur. Yani birikiminin ve yoğunlaşmanın aksine merkezileşmede toplum, kısmi de olsa, zenginleşmiş olmaz, tam aksine fakirleşir. Herhangi bir endüstri dalında merkezileşme bir tek şirket kalıncaya kadar sürebilir. Bu bir ekonomi için akıldışı bir süreçtir. Çünkü tekelleşen malların fiyatı artar, bir müddet sonra ortalama kâr oranları da düşmeye ekonomi tam istihdamdan uzaklaşmaya başlar. Burada tekellerden geçinen bir orta sınıf yaratılmış olur, ama büyük çoğunluğun yoksulluğu niceliksel ve niteliksel olarak artar.

Bu aynı anda kıtlıktır. Yani başta temel mallar olmak üzere insanın yaşaması için güncel mallar da “kıt” olur ve fiyatları artar. Çünkü kar oranlarının giderek düşme eğilimi tekelleri yüksek fiyat mekanizması ile ayakta kalmaya zorlar. Tekelci yapı bunun için şimdiye kadar bilgiyi ve teknolojiyi de denetleyerek bunu başarabildi. Ama bugün kapitalizm bunu yapmakta zorlanıyor.

Bu bir fırsat ve tekelci yapının tersine işleyecek bir ekonomik sürecin dünyada önünü açacak bir eğilim olabilir mi? Evet bence olabilir.

Ancak bu eğilimin ete kemiğe bürünmesi ve uygulanabilir olması için yine dünya çapında bir siyasi irade ve bu iradenin gerçekleştireceği kurumsal yapılar gereklidir.

Yani sermayenin birikimini ilk aşamada ileri teknoloji üreten çok geniş küçük işletmelere yayıp yoğunlaşmayı merkezileştirmeden yeni bir ekonomi yaratılabilinir mi? Burada yaratılan teknoloji rantıyla herkesin erişebileceği, fiyat mekanizmasının işlemediği bir Kamusal Temel Mallar Ekonomisi geliştirilebilir mi? Ben böyle bir olasılığı insanlığın, yeni bir siyasi açılımla, yakın gelecekte tartışacağını düşünüyorum. Bu konuda Avrupa ekonomileri çok önemli potansiyel taşıyorlar. Özellikle Kuzey Avrupa bu konuda önemli bir deneyim sunuyor bugün bize. Örneğin Fin Enformasyon Modeli istihdam, büyüme ve teknolojik atılım konusunda önemli bir örnek. (Castells;1994) Keza İrlanda’da kapitalizm sonrası toplumun işaretleri sayılacak atılımları yaptı. Bu ülkeler Keynesci refah devleti sıkışıklığını aşan toplumlardır. Sermaye birikiminin sonuçlarını yakalayan bu toplumlar tekelleşme sürecinin olumsuzluklarından kendilerini sakınmışlardır.

Rekabetçi kapitalizm, kapitalizmin doğası gereği kapitalist toplumsal formasyonun yapıcısı oldu ama sürdürücüsü olamadı. İşte bu durum kapitalizminin en önemli sorunu ve çelişkisi olarak var oldu.

Polanyi kapitalizmin yarattığı liberalizmle müdahaleciliğin aslında kardeş olduğunun altını çizer. Hatta daha da ileri giderek Avrupa faşizmini anlamamız için 19. yüzyılın “liberal” ekonomisine bakmamız gerektiğini söyler. Yani 19. yüzyılın ilk yarısında İngiltere’de boy gösteren rekabetçi kapitalizm Ricordo’ya kusursuz bir piyasa için ilham kaynağı olurken Marx’a sadece kuramı için model olmuştur. Bu 50–60 yıllık kısa dönem sonunda kapitalist birikim, doğası gereği ilk önce sermayenin yoğunlaşmasını sonra da merkezileşmesini ve devletin ekonominin bir parçası olmasını gerektirmiştir.

Emek, toprak ve paranın meta işlevi görmeye başlaması piyasanın doğal işleyişinin bozulmasının ilk adımıdır, Polanyi’ye göre. Bu, Ricardo’nun serbest piyasasından giderek uzaklaşmak anlamına gelir. Büyük Dönüşüm’ün Türkçe baskısına Ayşe Buğra’nın yazdığı nefis önsöz Polanyi’yi çok özlü olarak anlatır: “Piyasa ekonomisi, Polanyi’ye göre, bir “meta efsanesi” üzerine kuruluyor. Yani, emek, toprak ve para için, sanki bunlar satılmak üzere üretilmiş mallarmış gibi, serbest piyasalar kurulmasını gerektirir. Oysa emek, toprak ve para meta değillerdir. Emek insan faaliyetlerine verilen addır, toprak insanın içinde yaşadığı doğa, paraysa merkezi güçlerin üretim ve değişime sosyal amaçlar doğrultusunda işlerlik kazandırmak için yarattıkları satın alma gücü. Bunları bir meta gibi örgütlemeye kalkmak insana, insanın içindeki doğaya ve insanın üretim düzenine hiç de doğal olmayan bir saldırı oluşturur.”[1] İşte Polanyi’ye göre bu saldırının biçimleri faşizme kadar uzanır. Polanyi ekonomik buhran sırasında işsizlikten kırılan bir ülkeyi örnek verir. Burada bankaların istihdam yaratmak için uygulayabilecekleri bütün iktisat politikası önlemleri kur dengesinin gerekleri ile sınırlı olduğunu söyler. Burada yönetici merkez bankasıdır. Banka sistemi, merkez bankasının kısıtları çerçevesinde hareket eder. Merkez Bankası fiyat istikrarını ve para değerinin korunmasını esas aldığı için bankaların kredi genişletmesi taleplerini geri çevirebilir. Öte yandan denk bütçe de bu politikanın tamamlayıcısı olduğu için hükümet sendikaların taleplerine kulaklarını tıkayacak, yasama ve yürütme uluslar arası tekellerin daha fazla ayakta kalması için ulusal kontrol mekanizmasına dâhil olacaktır.

KAPİTALİST DEVLET

Polanyi tam burada “sosyal” içerikte de olsa müdahaleci ve diğer paternalist devlet biçimlerine de karşıdır. Her iki müdahale de var olan sorunları orta ve uzun vadede büyük bir kesim aleyhine derinleştirmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü bu tür müdahaleler “piyasa” dengesinden ayrı zorlama ve yapay bir denge sağlamak için yapılır. Bu dengede geçici ve sonuçları itibarıyla sistemi otarşiye götüren ve nihai dengeyi orada kuran bir müdahaleyi içerir. Polanyi, emeğin piyasa dışına alınması rekabetçi emek piyasalarının kuruluşu kadar kökten bir dönüşüm oluşturuyor der. İşte paternalist devlet emeği savunurmuş görünür ama uzun vadede yaptığı, onu kendi olmaktan çıkararak, örgütsüz ve savunusuz bırakmaktır.

“Bilindiği gibi Türkiye tipik ‘paternalist devlet’ görünümü sunar. Tarihsel süreç içerisinde yönetim erkini ellerinde tutan kadrolar bir yandan halkın yüceliği hakkında nutuklar atarken, diğer yandan halkı yeterli bilinç düzeyine ulaşamayan bir topluluk olarak görmüşlerdir. Bu nedenle, ‘adam olmayan, bilinçsiz halkımız’ elden geldiğince devlet yönetiminden uzak tutulmuş, aklının ermediği işlere karışmaması sağlanmıştır. Devlet, giyimden spora, düşünceden eğlenceye, yaşama dair her noktada bizim adımıza en doğru (!) kararı vermiş, bizden yaptıklarının sorgusuz sualsiz kabulünü beklemiştir. Bu süreçte hukuk da, bilinçsiz vatandaşların bilmesi gerekmeyen sebeplerle, çeşitli zamanlarda parantez içine alınmış, hatta çoğu kez sosyal çatışmaların ve terörizmin nedeni olarak gösterilmiştir.” İşte piyasalaştırılan emeğin “hakkını” devletin almaya soyunması Türkiye örneğinde olduğu gibi baskıcı bir devlet geleneği doğurmuştur. Öte yandan piyasanın giderek genişlemesi de insanı piyasanın bir aksesuarı yapar ki, Polanyi’ye göre bu da doğal değildir. Zaten piyasanın alıp başını gittiği bu gibi “doğal” olmayan tarihsel dönemlerin arkasından insanlık hep faşizm ve baskıcı yönetimlerle tanışmıştır.

KRİZİN KÖKLERİ

Şimdi de öyle oluyor. Yetmişli yılların ortalarından beri yürütülmeye çalışılan “piyasacı” neoliberal yaklaşım şimdilerde tam tersi sonuçlara yol açıyor. Merkez Bankalarının geçen günkü küresel müdahalesi çok önemlidir. Ve bu müdahaleyi mutlaka siyasi küresel müdahaleler takip edecektir. Çünkü sermaye yaklaşık 30 yıldır emek ve para piyasalarına piyasa adına müdahale ediyor. Son krizde FED başta olmak üzere piyasa oyuncusu merkez bankaları piyasa işleyişine had safhada müdahale yaparak yeni bir düzenleme örneği vermişlerdir.

Bu paradoksal durumun sonuçları hiç de iç açıcı olmadı. Çünkü müdahaleci ve askeri Keynesçilik kendi benzeri olan, ama karşıtı gibi görünen, küresel neoliberal militarizme dönüştü. Askeri Keynesçiliğin bahanesi Sovyet tehdidi idi. Ama Sovyetlerin bizzat kendisi kapitalizmin bir başka yüzü olarak vardı. Ve Polanyi’nin tam da dediği gibi emeğe, toprağa ve paraya sonsuz bir müdahaleydi Sovyetler.

Neoliberal militarizmin şimdiki bahanesi ise “terör.” Bugün 1999–2006 ABD askeri harcamaları, Vietnam döneminde (1963–68) yapılan askeri harcamalardan yüzde 20,3 daha fazladır. ABD siyasal bağımsızlından bu yana sürekli militarist müdahalelerle ayakta kalmış ve kapitalizmi bu şekilde ayakta tutmuş bir devlet. Bugün Bush yönetiminin askeri bütçe ödeneği yarım trilyon doları aştı. Bu çok korkunç bir müdahaledir ve Ricardo’nun piyasası ile alakası yoktur.

İşte bugünkü kriz belirtilerinin arkasında bu akıldışılık yatmaktadır. ABD’nin kamu açıkları 1974’ten beri artmaktadır. Bu artış, piyasaya ve insanlığa yine piyasa ve insanlık adına akıldışı bir müdahalenin sonucudur. ABD Clinton dönemi dışında hep kamu açığı vermiştir. Bu durum, çok açık olarak, geçmişin militarist Keynesçiliğinden farklı bir durum değildir. Bugün dünya ABD’nin faiz ve para arzı üzerindeki olası müdahalelerine hapsolmuş durumdadır.

ABD’nin 1950’lerden bu yana uluslar arası güçlü paralar ve altın cinsinden tuttuğu rezervleri sürekli düşmüştür. 1950’lerde dünya rezervlerinin yaklaşık yüzde 60’ına sahip olan ABD rezervleri şimdilerde dünya rezervlerinin yüzde 3 ila 4’üne ancak sahiptir. Yani Amerikan müdahaleciliği kendi ekonomisini bitirdiği gibi bugün dünya kapitalizmi için de en büyük tehlikedir. Bugün ABD orta sınıfını başta Çin olmak üzere Asya ve gelişmekte olan ülkeler finanse etmektedir. Ancak Çin’in ucuz emekten vazgeçip, aynı anda, parasını devalüe etmesi şiddetli bir krizin başlangıcı demektir. Şimdilerde olan gel-git ler tabiî ki kriz değil; ancak piyasanın, “artık bu böyle gitmeyecek” işaretleridir. Bugün yaşadığımız aslında bir noktada bir para krizidir de. (dolar)

Polanyi’nin dediği gibi ABD’nin para sistemine müdahalesi ve yüksek faize dayanarak kendini finanse etmesi akıl ve “piyasa” dışı bir durum ve bunun sonuçları, ne yazık ki, hiç de iyi olmayacak.

Düşük yerel para ve bastırılmış ücretlerle ABD’yi şimdiye kadar finanse eden Çin, Polanyi için çok iyi bir örnektir. 1965–1973 arasındaki ABD saldırganlığının ve işgallerinin bir sorumlusu nasıl Sovyetlerse bugün de Çin, küresel dengeyi düşük ücret ve düşük yerel para ile sağlıyor ve tabi ki şimdiki ABD işgallerinin de baş sorumlularından birisi olarak boy gösteriyor.

TEKELCİ (DEVLET) KAPİTALİZMİ VEYA KUMUSAL YENİ BİR EKONOMİ

Bugün Rekabetçi kapitalizm ancak 19. yüzyılın ilk 70–80 yılı gerçek anlamıyla var olabildi. Marx rekabetçi kapitalizmin 20. yüzyıla erişemeyeceğini düşünmüştü, öyle de oldu. Ancak tekelci kapitalizme dönüşerek devam etti. Karşıtına dönüşmedi.

İşte Avrupa genişlemesi, ancak sol bir siyasi irade ile genişlemesi, tekelci kapitalizmin akıl dışılığına da bir meydan okuma olacaktır. Tekelci kapitalizm, bugün insanlığın ilkönce geriye itmesi sonrada kaldırması gereken ilk hedeftir. Bugün piyasa ekonomisini nasıl anlatırız.

Hiç şüphesiz “saf” piyasa bugünkü devlet kapitalizmine ve müdahaleci neoliberalizme alternatif olamaz. Ama piyasayı tanımlarken bazı ipuçlarını yakalayabiliyoruz:

NEDİR “PİYASA” ?

Piyasa ekonomisinin üç temel şartı vardır. Birincisi malların ve hizmetlerin yararları özeldir. İkincisi tüketicilerin satın aldıkları mal ve hizmetlerin tüm faydalarını kendileri içindir. Üçüncüsü ise firmalar yalnızca fiyatını ödeyene mal verirler. Yani parayı veren düdüğü çalar. Bu üç şarta tam rekabeti ve kapasite genişlemesine bağlı artan verimliliği de ekleyin; işte size mükemmel kapitalizm. Tabi böylesi hiç olmadı ve olmayacak ama bu mükemmel modeli biraz zorlarsak bir başka zaaf daha ortaya çıkar. Bu da, modelde kamusal mal ve hizmetlere hiçbir zaman yer olmayacağı için ya da bunlar “rasyonel” olmayacağı için moda deyimle sistemin sürdürülebilirliği riskinin giderek artmasıdır. İşte burada kapitalist devlet bir oyun bozucu ama sistemin kurtarıcısı olarak modele dâhil olur. Piyasa etkinliği aynı mal ve hizmetlerden sınırlı sayıda tüketicinin yararlanması ile sağlanabilir. Örneğin genel seyirlik oyunlar, sinemalar, eğlence merkezleri burada sınır piyasa mal ve hizmetleridir. Bu alan genişlediği zaman piyasa etkinliği kaybolur. Karayolları, kent altyapısından yararlanma gibi hizmetlerden vergi dışında para toplama olanağı olmadığı için buralar piyasa dışında bırakılmış ve kapitalist devletin işi olmuştur. İşte burada geleneksel iktisat “Kamu Ekonomisini” icat etmiştir.

KAMU MU DEVLET Mİ?

Amerikalı iktisatçı Bowen (1943) Kamu Ekonomisinin dengesini genel oy hakkını da bir değişken alarak kurdu. Bowen’e göre rasyonel bireyler kamu hizmeti alırlar ama karşılığında hükümetlere oy ve vergi öderler. Hükümetlerde aldıkları oy ve vergi oranında kamu hizmeti verirler ki burada Kamu Ekonomisi dengesi kurulur. Daha sonra bunu genel denge modeli haline Samuelson(1954) dönüştürdü.

Kapitalizm bu genel denge modelini neredeyse seksenli yılların ortalarına kadar kullandı. Keynes dengesi de devleti ekonominin merkezi yapınca kapitalist devletin ve kamu ekonomisinin önemi arttı. Ancak şimdi bu denge geçerli değil. Özelleştirme çok kapsamlı bir piyasa genişlemesi olarak uzunca bir süredir gündemde. Bu değişim piyasa mal ve hizmetlerinin sunum alanını genişleten bir durum. Örneğin eğitimin, genel güvenliğin, hapishanelerin, ulusal ve kıtalar arası yol ağının özelleştirilmesi bir devrim.

Artık giderek büyüyen ve devletlerden zengin olan şirketler ve fonlar bu geniş kamusal alanları satın alıp işletebiliyorlar. Yani sunum alanının genişlemesi malların parasal karşılığı alamamak anlamına gelmiyor. İki karayolu var artık; biri bakımlı ve paralı diğeri canı çıkmış ve parasız istediğinizi tercih edin.

Geleneksel kapitalist kamu ekonomisi artık yok. İşte tam burada yeni bir Kamusal Ekonomi gerekliliği ortaya çıkıyor.

Yani kamusal ve devletle alakası olmayan kendi piyasası ve alanı olan yeni bir ekonomi.

İnsanlık, Kamusal Temel Mal ve hizmetleri dünyanın her üyesine (eğitim, sağlık, barınma, günlük temel ihtiyaçlar) sınırsız süre bedava verecek kadar değeri bugün biriktirmiş ve bunu ne yapacağını bilemez durumdadır. Bu kapitalizm akıl dışılığının sonucudur da.

İşte burada bu sonsuz kaynağı insanlık adına kullanacak, önce Afrikalı açlardan başlayarak, Temel Kamusal Mallar Ekonomisi yaratacak yeni sivil-evrensel kurumlara ihtiyaç var.

Bu evrensel kurumlar yeni bir siyasi ve ekonomik yapılanmanın başlangıcı olacaktır.

Peki devletin ihsanı ve tekelci çarpıtılmış piyasa dışında kamusal yeni bir ekonomi ve giderek toplumun başlangıcı için çok basit bir başlangıç yapabilirmiyiz. Mesela sardalyadan başlamaya ne dersiniz:

BAŞLANGIÇ İÇİN: SARDALYA GÜNLERİ

Sardalya bir Akdeniz balığıdır. Bereketlidir. Bizde, biliyorsunuz, Kuzey Ege’de bolca yakalanır. Temmuz- Ekim en lezzetli aylarıdır. Fakir-fukara balığıdır, sardalya. Bol çıkar, hamsiden sonra en çok sardalya çıkar bu denizlerde. Hem de diğer tüm balıklar tezgahlardan elini eteğini çektikten sonra çıkar. Bu yüzden yoksulun sofrasına yazın hızır gibi yetişir. Birde sardalyanın her şeyini yaparsınız. Yani mutfağı zengindir. Kağıt kebabı, buğulaması, pilakisi güzel olur. Ama en iyi, en bereketli, en lezzetli ızgarası olur. Tel ızgarada, kömür ateşinde pişirip ayıklamadan olduğu gibi bir kerede yersiniz. Bu çeşit sardalya kebabının bildik bir adı vardır ki, bunu yerken tabak, sofra, çatal, bıçak gerekmez. Tel ızgaradan olduğu gibi kağıda boşaltılıp yenir. Soğan, sardalya çok lezzetli olduğu için, gerekmez ama olsa iyi olur. Sardalya yalnız sofra balığı değildir. Kurutularak, tuzlanarak saklanır, konservesi yapılır, balık unu olur. Steinbeck, Sardalya Sokağın’da konserve fabrikalarının olduğu bir sokağın insanlarını anlatır. Onlar sardalya günlerinin insanlarıdırlar. Temiz, çalışkan, mutlu, dostturlar. Arkadaşlık, dayanışma çok önemlidir bu sokakta. Bir doğum günü partisi bile yaşamın kendisidir, sardalya sokağında. Bir başka dünyadır orası. Kapitalizm ve onun krizi canlarını çok yakar, ama dostluklarla örülü o dünyaya krizin acımasız bencilliğini sokmazlar. Onlar sardalya insanlarıdır. Gönülleri denizlerdeki sardalyalar kadar zengindir.

SARDALYA TEORİSİ

Evet, sardalya günleri kriz ve savaşla başladı. ABD’nin Ortadoğu’da ki savaş makinesi İsrail patrondan aldığı, üstü örtülü, izinle ABD’nin ikinci cephesini Filistin ve Lübnan’da açtı. Kriz ise durmadı, aşağıda okuyacağınız senaryoda krizin giderek derinleşmesi büyük olasılık. Artık savaş ve kriz yaşadığımız günlerin iki yüzü. Geçen hafta krizin para yönünü ele almış, bundan çıkışın temel seçeneklerini vurgulamıştık. Şimdi oradan devam edeceğiz ama ayrıntılara girmeden önce, Sardalya Teorisinin temel hipotezini söyleyeyim; Sardalya Teorisi Özgürlükçü Sosyalizmin ekonomisinin temelidir. Öyle teori falan dedik diye karmaşık bir şey akla gelmesin. Kısaca: Bir mal ne kadar bol, yararlı olursa, insanlık için, meta olma özelliğini o kadar yitirir. Yani kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki açık o kadar kapanır. Tıpkı sardalya gibi. Ucuz olur, herkes ulaşır, herkes yararlanır. Yoksulluğun düşmanı olur, çünkü yararlıdır aynı zamanda. Bir metanın kullanım değerinin öne çıkması, yararlı ve ulaşılır olması, onun üretiminin bir engel olmaksızın, verili teknolojinin o günkü olanakları kullanılarak, yapılmasını ön gerektirir. Yani sardalya gibi. Bugün sardalya niye ucuz; çünkü sardalya gıda tekellerinin ilgi alanında değil. Kolay avlanıyor, bu yapılırken teknoloji kullanılıyor ve Akdeniz de üremesi çok yoğun. Ama kapitalizm Akdeniz’i böyle kirletirse sardalya havyar muamelesi görebilir, yakın gelecekte. Peki insanlık için bugün sardalyadan daha gerekli bir sürü maddenin üretimini aynı mantıkla ele alabilirmiyiz, alabiliriz ama o zaman tabi ki kapitalizm de olmaz. Zaten amacımız bu.

Kapitalizmin iktisadi anlatısını geliştiren burjuva iktisatçıları onun bir kıtlık ekonomisini olduğunu söylerler ki bu doğrudur. Kapitalizm kıtlık yaratır. Bunun da tek nedeni meta üretimidir. Metaların kullanım değil ama değişim değerlerinin geçerli olması ve bunun üzerinden fiyatlandırılması bolluk değil kıtlık yaratır. O halde ilk hareket noktamız en azından temel ihtiyaç mallarında bir bolluk ekonomisi oluşturmak olmalıdır. Yani yeme, içme, sağlık, eğitim, barınma, vb temel insani mal ve hizmetler meta değil, birer ihtiyaç maddesi olarak ekonomi de yerlerini almalıdırlar. Bunların fiyatları olmaz, çalışan çalışmayan herkes bunlara ulaşabilir. Bu temel mallardan hareket ederek giderek genişleyen (üretim araçlarının gelişmesine paralel olarak) bir meta üretimi tasfiyesi hedef olmalıdır.

Burada önemli olan bölüşüm ilişkilerinin piyasa mekanizmasından soyutlanmasıdır. Üretken birimlerin global ekonomideki piyasa oyuncularıyla paralel davranması, dünya teknolojisi ve verimliliği düzeyinde rekabet etmesi ancak buralardaki başarıların bireysel fiili gelir akımlarına, ayrı bir sınıfsal kategori yaratacak düzeyde, dönüşmemesi temel ilke olmalıdır. Her şeyi piyasaya bırakan anlayışın ve bu yapının üretim araçlarının gelişmesine paralel olarak, tedrici tasfiyesi, siyasi yapıda da devletin sönümlenmesi sürecine paralel bir süreçtir.

Böyle bir hedef yukarıda belirttiğimiz bolluk ekonomisi anlayışıyla birleştiği zaman piyasa aleyhine giderek genişleyen bir kamusal alanı da yaratacaktır. İşte Sardalya Teorisi budur. Bu anlayış geleneksel öğretiler gibi devleti ve planlamayı merkeze oturtmadığı için, özgürlükçü yeni bir anlayışı temsil eder. Ulusal, yerel değil, enternasyonal iştir.

PEKİ, NEREDEN BAŞLAMALI

Marx, sorunun kaynağının kapitalist üretim sisteminin kendisi olduğunu söylemiş, kriz başladıktan sonra yapılacak hiçbir müdahalenin yeterli olmayacağını vurgulamıştı. Haklı çıktı. Ama eleştirel olarak haklı olmak, bir noktaya kadar, insanlık için bir anlam ifade ediyor. Bugün insanlık o noktayı geçti. Artık, bu olan biten madem sistem krizi o zaman sizin sisteminiz nedir sorusu önemli.

Şimdi kapitalizmin çok farklı bir evresinde, mini kriz dalgalarının içinde seyahat ediyoruz. Her dalgalanma aslında kapitalist ekonomi için bir yenilenme ve yeniden yapılanma fırsatı da oluyor. Günün koşullarına ve sermaye birikim biçimine göre devreye giren yeni araçlar ve düzenleme enstrümanları hâkim iktisat teorisinin yıldızları olarak boy gösteriyorlar.

Klasik iktisat, Keynes iktisadı, Neo-klasik iktisat bu yenilenmenin, öz olarak aynı, ama farklı veçheleri olarak “resmi iktisadı” oluşturdular. Marksist iktisatçılar, Marks’la başlayan gelenekte hem klasik iktisadı hem de neo-klasik iktisadı eleştirel anlamda altüst ettiler ama devletçi düzenlemeyi merkeze oturtan Keynes-iktisadına aynı kökten eleştiriyi getiremediler. Hatta sol geleneğin alternatif olarak kavruk kalmasında Keynes İktisadının payı büyüktür. Arif Dirlik, Marksizm’in politik olarak geride kalmasını, kapitalizmin dinamiği olan kalkınma fikrini sorgulayacağına, eşitlikçi ve verimli bir kalkınma önenerek ona eklemlenmesine bağlar. Gerçekten de kalkınma iktisadı, bir yeni kolonyalizm olarak moderniteyi ve kalkınmacılığı tek evrensel gerçekmiş gibi Marksist iktisatçılara da yutturmuştur. Mesela şimdilerde Türkiye de nükleer santralın yapılmasını savunan solcular bu anlayışının son kalıntılarıdır. Yine bugün, 1855 Fransa’sında ki Proudhoncu iktisatçılar gibi Merkez Bankasının daha ulusal bir program dâhilinde hareket etmesini, çare olarak anlatan solcularda “kalkınma iktisadının” son çaresiz temsilcileridir?

Polanyi hariç sol taraftaki iktisatçılar bütünsel bir piyasa analizi yapamamışlardır. Bunun nedeni de yine kapitalizmin yerine “kapitalist olmayan yolun” bir başka anlatımla da piyasa yerine merkezi planlama ve devlet kapitalizminin ikame edilmesidir. Bugün emperyalizme (kapitalizme değil) karşı mücadeleyi öneren tüm sol iddiasındaki devletçi yaklaşımların alternatif için çıkış noktası merkezi bir otoriteyi öne çıkaran planlamacı – kalkınmacı “eski” anlayışa dayanır. Bu anlayış “tek ülkede çıkışı” önüne koyar.

“Tek ülke” teorileri (hem sosyalist hem de kalkınmacı) aynı anda savaş teorileridir. Bu yaklaşımlar ilk önce kendileri dışındaki her şeyi düşman ilan ederek işe başlarlar. Dolayısıyla ikinci savaş öncesi ve sonrasında meşruiyeti ve geçerliliği olan bu teoriler günümüzde faşist bir devlet geleneğinin meşruiyetini sağlamaktan başka bir işe yaramıyorlar. O halde sol bir alternatif için temel öncüllerimiz ne olmalıdır. Ben aşağıdaki çıkarımlardan başlanılmasını öneriyorum:

1) Piyasanın bugün artık alternatifi merkezi planlama değildir. Planlama, zaten konjoktürel bir durumdur. Yani “tek ülkede sosyalizm” gibi ulusal ama boş bir çabanın konjonktüründen türetilmiştir. Planlamayı üreten konjonktür aynı zamanda Keynes’i, Kalkınma İktisadını da üretmiştir. Planlama, özü itibariyle ve nihai olarak, çoğunluğa rağmen ve onun çıkarlarına aykırı bir piyasa biçimidir.

2) Piyasa öyle kaldırıyorum deyince kaldırılmaz. İktidarı ele geçirirsiniz ama piyasayı ele geçiremezsiniz. Eğer bunu yapmaya çalışırsanız, bir müddet sonra, o sizin iktidarınızı ele geçirir. Ama mesela onu kuşatabilirsiniz, denetleyebilirsiniz, tedrici olarak aşağıya çekip etkin olma halini sıfırlayabilirsiniz. Sovyetlerde bir müddet sonra piyasa iktidarı ele geçirmiştir. Nasıl her demokrasi özünde bir diktatörlükse, her merkezi müdahale de özünde o müdahaleyi yapanların piyasasını oluşturmuştur. Örneğin parti bürokrasisi diktatörlüğü-bürokrasinin demokrasisi ve piyasası, Kemalist seçkinlerin diktatörlüğü, tek parti demokrasisi ve devlet burjuvazisi piyasası falan. Yani kaynaklar erki elinde bulunduranların istediği şekilde dağıtılmıştır. Bu da bir piyasa biçimidir ve hayli çarpık bir piyasa biçimidir.

3) Bugün piyasanın alternatifi kamusal ekonominin piyasa karşında genişlemesidir. İlk aşamada, iki önemli alanda mülkiyet kamusal olmalıdır, a) Temel ihtiyaç malları üretimi ve dağıtımı, b) Çağdaş ve gelişen teknolojiyi barındıran üretim güçleri.

4) Bunlar artık ulusal zeminlere ve coğrafyalara sıkışacak sorunlar ve çözümler değildir. Kıtasal, giderek küresel çözümlerdir. Ve yeni bir enternasyonalini gerektirir.

TEMEL YAKLAŞIMLAR

Metaların kullanım değil ama değişim değerlerinin geçerli olması ve bunun üzerinden fiyatlandırılması bolluk değil kıtlık yaratır. O halde ilk hareket noktamız en azından temel ihtiyaç mallarında bir bolluk ekonomisi oluşturmak olmalıdır. Yani yeme, içme, sağlık, eğitim, barınma, vb temel insani mal ve hizmetler meta değil, birer ihtiyaç maddesi olarak ekonomi de yerlerini almalıdırlar. Bunların fiyatları olmaz, çalışan çalışmayan herkes bunlara ulaşabilir. Bu temel mallardan hareket ederek giderek genişleyen (üretim araçlarının gelişmesine paralel olarak) bir meta üretimi tasfiyesi hedef olmalıdır.

Burada önemli olan bölüşüm ilişkilerinin piyasa mekanizmasından, tedrici olarak, soyutlanmasıdır. Üretken birimlerin global ekonomideki piyasa oyuncularıyla paralel davranması, dünya teknolojisi ve verimliliği düzeyinde rekabet etmesi, ancak buralardaki sermaye birikiminin tekelci bir yapıya dönüşmemesi gerekir. Bunun da ilk adımı ölçek ekonomilerini ve kümelenmeyi çağdaş kooperatifler aracılığıyla geliştirmektir.

Her şeyi piyasaya bırakan anlayışın ve bu yapının üretim araçlarının gelişmesine paralel olarak, tedrici tasfiyesi, siyasi yapıda da devletin sönümlemesi sürecine paralel bir süreçtir. Böyle bir hedef yukarıda belirttiğimiz bolluk ekonomisi anlayışıyla birleştiği zaman piyasa aleyhine giderek genişleyen bir kamusal alanı da yaratacaktır.

İLK ADIMLAR

Şimdi bu çıkarımlardan hareket edersek halen uygulanmakta olan ekonomi politikasına karşı şu itirazları- alternatifleri geliştirebiliriz:

Önümüzdeki en önemli sorunlardan birisi hedge fonlarda toplanan sermayenin spekülatif hareketleridir. Bunlar ulusal para sistemlerinin zaaflarını kullanarak mali sermayenin birikimini yeniden sağlıyorlar.

Bazı Vurgular:

a) Türkiye gibi ülkelerin ulusal para biriminden kıtasal para birimine geçmeyi çabuklaştırması gerekir. Bu sanıldığı gibi neo-liberal değil, sol bir yaklaşımdır. Bu bağlamda ekonominin düzenlenmesi ulusal Pazar çapında değil, kıtasal Pazar hedefinde yapılmalıdır. Ölçek ve kümelenme yapılanmaları ve kamusal bir ekonomi genişlemesi sınırları aşan bir yaklaşımla ele alınmalıdır.

b) Şili, Malezya gibi ülkeler hedge fon hareketlerini denetleyen mekanizmalar geliştirmişlerdir. Bu deneyimlerin yaygınlaşması, geliştirilmesi ve uygulanması sol iktidarların ve hareketlerin hedefi olmalıdır.

c) Sermaye kıtasal hareket ediyor, o halde, emeğin örgütlenmesini, daha adil bir vergi sistemini, daha hakça bir ücret ve sosyal güvenlik sistemini kıtasal olarak ele almak ve Türkiye’nin bu alanlarda hamle yapmasını sağlamak, zorlamak gerekmektedir.

d) Teknolojiyi ve eğitimi dünya ile eşitlemek. Bu aynı zamanda kafa ve kol emeği arasındaki uçurumu giderecek, cinsler arasında, bölgeler arasında eşitsizliği geriletecek önemli bir adımdır.

Bu adımların atılması ya da toplumsal bir hareketle atılmaya zorlanması çözümün ilk adımıdır.

Tüm sorunun mülkiyet sorunu olduğunu zannedip, dağı, taşı, kuşu, kurdu devletin malı yaptın mı sen sağ ben selamet stratejisi artık, ne yazık ki, geçerli değil. Ama biz nasıl olsa iktidar olamayız; onun için uygulanabilir bir ekonomi-politikası için hiç karizmayı çizdirmeyelim anlayışı ise hiç geçerli değil. Yukarıdaki temel hipotezlerden hareket eden:

Çok kapsamlı, küresel bir ekonomide yaşamak zorunda olduğunu kabul ederek; atölyesini kapatmak zorunda kalan tekstil işverenini de, tütün ekemeyen az topraklı köylüyü de düşünen ayrıntılı ve sosyal bir iktisat programı acil gerekli ve solun önünü açacak yegâne adım. Özelleştirme, Bütçe, Teknoloji ve Marka, Ar-Ge ,KOBİ iyileştirme stratejileri, Üretim ve İstihdama Dayanan Sürdürülebilir Büyüme, Tarım Reformu, Eğitim, Sağlık Reformu, Vergi Reformu – bölüşümü düzeltecek- Para ve Maliye Politikaları, Üretimi, Teknolojiyi( ve ekonominin stratejik sektörlerini) geliştirecek ve destekleyecek bir Banka ve Finans Sistemi. İktisadın tüm bu stratejik başlıklarında ayrıntılı alternatif açılımlar getirecek sol bir iktisat, artık, yegâne çıkış.

(Devam edeceğiz; referans ve diğer başlıklar bir sonraki okumada…)


[1] Polanyi K. Büyük Dönüşüm; Alan Yayınları, 1994, İstanbul

Write a comment