Artan Kamu Yatırımları Her Zaman Kamu Yararına Olur mu?

Dört Yılda 45 Milyar YTL; peki niye?

 

Geçen hafta Güven Sak’ın yazdığı yazıya verdiğim yanıta Nabi Yağcı’da başka bir noktadan katıldı. Yağcı’nın tespitleri ve tarihsel perspektifi de çok önemli. Buraya geleceğim; ancak ondan önce bu hayli teorik sayılabilecek konuyu güncelle ilişkilendirmek için TEPAV’ın çok önemli bir araştırmasından bahsedeceğim.

TEPAV, Hükümet’in Orta Vadeli Mali Çerçeve kapsamında açıkladığı maliye politikası program değişikliğinin 2012’ye kadar olan süreçte tahmini maliyetini 40–45 milyar YTL olacağını açıkladı. Böylece, “OVMÇ bir program sapması değildir; mali disiplin aynen devam ediyor” diyenlere yanıt verilmiş oldu. TEPAV’ın araştırmasına göre,  GAP ve yerel yönetimlere merkezi yönetim vergi gelirlerinden aktarılacak kaynaklar bu maliyeti oluşturuyor. 2012’ye kadar GAP’a 16,5 milyar YTL, yerel yönetimlere de 20 milyar YTL aktarılacak. Böylece TEPAV, OVMÇ belgesinin hükümetin kamu maliyesinde ciddi bir politika değişikliği yaptığının göstergesi olduğunu vurguluyor. TEPAV’ın bu tespiti bizim Türkiye bir “ara döneme” girdi saptamasını güçlendiriyor. Çünkü Hükümet bu yönelimle IMF ve AB çıpalarını boşaltmış oluyor.

Aslında bu yönelimin yalnızca Hükümetin kararı olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü GAP olgusu Türkiye’nin en çok tartıştığı, uzunca bir süre daha tartışacağı önemli bir proje. AKP iktidarının da en iddialı çıkışı GAP’ta oldu. Ancak burada sorulması gereken soru AKP’nin can derdindeyken bu kadar kapsamlı bir adımı hangi saikle attığı? Bugün Hükümetin bu adımını Genelkurmay’ın Kürt sorununu halletme (!) kararlılığından ayrı değerlendiremeyiz.  Böyle olunca Demirel’in “GAP’ı gaptırmam” deyişini Baykal teslim aldı. Şimdi Yağcı’nın dediği gibi meleklerin cinsiyetini tartışır hale gelmememiz için şu soruyu sormak gerekir: Peki, Hükümetin yerel yönetimlere ve GAP’a kaynak aktarması kötü bir şey mi; özellikle meselelere soldan bakanlar böyle bir adımı eleştirebilir mi? Evet. Bu adıma şüpheyle bakmak ve bizim cebimizden çıkacak 45 milyar YTL’nin hesabını sormak gerekiyor.

 Negri’nin dediği gibi: “ Kapitalist sistemin ve özel birikimin yeniden üretime izin veren bir bakış açısıyla, devletin vasiliği altındaki etkinliklerin bir toplamı olarak kamusal alanın sonuna gelinmiştir.” Yeni bir kamu kavramıyla bugün karşı karşıyayız. Burada geleneksel iktisadın kıt kaynaklar-sonsuz ihtiyaçlar efsanesi de dağılıyor. “Temel Kamusal Mallar Ekonomisi” ni tartışmaya başlamalıyız.[1]  

 Tam burada Keynesci refah devletinin yeniden bir umut olarak “soldan” ısıtılmasına şiddetli itirazım var. Bu çerçevede Yağcı’nın tespitine katılıyorum: “ Smith mi Marx mı sorusu yanlış sorulmuş bir soru” Sermaye birikiminin konjoktürel gerekleri Smith’in karşısına Keynes’i çıkarmıştır ama soldan yeni iktisadi sistemin kurulması Keynes –refah devleti- ikamesi ile hiç olmadı hele şimdi, bunu düşünmenin bile korkutucu sonuçları var.  

Sak’ın sözünü ettiği Büyüme ve Kalkınma Komisyonu’nun örnek 13 ülkesine gelince, bunun tesadüfî değil ama konjoktürel olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla burada büyüme ve gelir artışı tamam ama sonuçta iki şey eksik; sürekli refah ve adil gelir bölüşümü. Hiç şüphesiz etkin bir kamu bu ülkelerin hızlı kalkınmasında önemli rol oynamıştır. Ama bu, doksanlı yılları da kapsayan dünya üretimindeki eksen kaymasına bağlı bir yönelimdir.

 Habermas, “refah toplumlarının ekonomik sorunları, küreselleşme dediğimiz, dünya ekonomik sistemindeki yapısal değişim temelinde açıklanabilir. Bu değişim ulus-devletlerin etkinlik alanlarını o kadar daraltmıştır ki, ellerindeki araçlar, küresel piyasaların şoklarına karşı çıkamaz” der. Bu tespite artık ABD’de dâhildir. Yaşadığımız kriz, bir yanıyla da hegemonya krizidir. Bu kriz sonrası dünyada dengeler önemli ölçüde değişecektir. Obahama aslında 1963’te öldürülen J.F. Kennedy’nin devamı olarak iktidara gelecektir. ABD’deki bu değişimi önümüzdeki yazılarımızda irdeleyeceğiz.  

Burada iki ülke örneği vereceğim ve bunlara bağlı bir tespit yapacağım. Birinci ülke Finlandiya. Artık Fin Enformasyon Toplum Modeli diye bir olgu var. Finlandiya, rekabet gücü en yüksek ülkelerden biri olmayı ve refah devleti modelini değiştirerek korumayı eğitim, sağlık, teknoloji yatırımlarıyla sağlamıştır. Yani beşeri sermayeye yatırım yapmıştır. Ve kamuyu yeniden tanımlayarak, bürokrasiyi ve geleneksel devleti geriye atarken, sivil alanı genişletmiştir. Bunun dışında toplumsal mutabakatı ve demokrasiyi günün şartlarına göre derinleştirmiştir.

İkinci ülke de İrlanda. İrlanda ‘da AB üyeliği süreciyle birlikte benzer bir şeyi yapmıştır. [2]

Her ikisi de hem devletçi hem de neoklasik büyüme modeli dışına çıkan deneyimlerdir. Burada Solow tipi neoklasik büyüme modeli çatlamıştır.

Şimdi Türkiye gibi ülkeler için yeni bir kalkınma modeli artık ulusal değil, kıtasal düzlemdedir. Bunun dışında atılacak her adım yeni bir yoksulluk ve baskı sarmalı yaratacaktır. GAP yatırımlarını borçlanarak yapacağımızı unutmayalım.  

  



[1] Bkz. Cemil Ertem “Kamusal Temel Mallar Ekonomisi, Finans Politik Yazıları, 2005,

[2] Bkz. Cemil Ertem, Bir Model Olarak İrlanda; TMMOB Sanayi Kongresi sunumu. 2007, Aralık.  ( İlgili Makaleyi bu sitede bulabilirsiniz)


Yorum Yaz