AVİGNONLU GÜZELLER 101 YILDIR FAŞİZMİN KARŞISINDA!

Posted by ertemcemil132 | Posted in Finans Politik | Posted on 20-06-2008

0

 

Bırakın her şeyi, Avignon genelevindeki kızlar kadar cesur olabilirmisiniz? Onlar cellatlarının gözlerinin içine meydan okurcasına baktılar, siz savaş çığlıkları atan celladınızın gözlerine Picasso’nun fahişeleri kadar cesur bakabilirmisiniz?

 

Picasso’nun hikâyesi 20. yüzyılın hikâyesidir. Yirminci yüzyılı bir tabloyla anlatabilmek ancak Picasso’nun işi olabilirdi. Guernica, geçtiğimiz yüzyılın en önemli tablosudur. Picasso,  Guernica’ da İspanyol askeri yönetimine duyduğum korkuyu göstermeye çalıştım” der. Korku ve o korkuyu yaratan zalimi aynı anda gösterebilmek Picasso’nun sırrıydı. Guernica yapılalı tam seksenbir yıl oluyor. Ama Picasso’nun görünmeyeni gösterme becerisinin ve sırrının en önemli örneği ve başlangıcı olan “Avignonlu Kızlar” tablosu ise 2007’de, tam 100. yaşını doldurdu. Yani hiç yaşlanmayan bu güzeller şimdi 101. yaş gününü kutluyor. Onlar tam 101 yıldır Franko faşizmine karşı direnişin simgesi olarak, bütün güzellikleriyle, ayakta. Gözlerinizin içine bakıyorlar. 

 

Picasso’nun Kübizmi modern sanatın doğuşunu simgeler. Geleneksel batı resminin ana prensiplerine (perspektifsel yanılsama, uyum ve simetri) karşı bir devrimdir, kübizm.

 Picasso, Avignon’lu kızlar için yaklaşık 809 tane taslak çizmiştir. Önceleri “Felsefi Genelev” adını verdiği resmin ilk taslaklarında bir öğrenci ve bir denizci olmak üzere iki erkek figürünü de koymuştu. Ama Picasso’nun esas anlatmak istediği kadınlara erkeklerin bakması değildi, kadınların “egemen” erkeklere bakmasıydı, bunun için sonradan iki erkek figürünü tablodan çıkardı. Tabloda iki ayrı kadın tipi ayırt edilmektedir: Resmin merkezindekiler büyük gözlere, 8 şeklinde kulaklara, cepheden görülen bir yüze çizilmiş yandan görünen burunlara sahiptir. Sağdaki iki kadın ise Afrika maskelerini hatırlatan renk taramaları ile daha köşeli çizgilere sahiptir. Yüzleri simetri kurallarını reddetmektedir. Birinin büyük siyah bir gözü ve onun üçte biri büyüklükte diğer bir gözü var. Diğeri ise izleyene arkasını dönmüş olmasına rağmen cepheden görünen yüze sahiptir.

 Avignon Barselona ‘da meydan; genelevin olduğu bir meydan. Avignonlu kızlar da Avignon Genelev’inin kızları. Çıplaklar ama çıplaklıkları çok şeyi anlatır. Kızların  -çıplaklıkları ve bakışları kadının katmerli sömürüsünü sizin gözünün içine sokar. Siz onların çıplaklığına bakamazsınız, onlar sizin çıplaklığınızla alay eder sanki. Erkek egemen bir toplumda kadın sömürüsünün çıplaklığı karşınızdadır.  Picasso bunu kübizm ile başarmıştır.

 Einstein’in gözle görünmeyen atomları, Freud’un, yine elle dokunulmayan bilinçaltı serüveni, görelilik kuramı ve psikanaliz yeni bir düşünsel ve bilimsel devrimin kapılarını açarken,  Rönesans düşüncesi ve perspektifinin bir aldatmaca olduğunu, gerçek olanı göstermediği de Picasso ile birlikte ortaya çıkıyordu.  Rönesans bize gerçeği gösteriyordu ama yalnızca bir açıdan.

 Rönesans için Avignon kızları yalnızca fahişedir, o kadar. Düşünsel devrim görsel ustasını Avignon’lu kızlarla ortaya çıkardı. Picasso düşünsel devrimin görsel dilini geliştirdi. O, resmin gerçeğe ne kadar yakın olursa o kadar gerçekten uzaklaşacağını düşünüyordu. Böylece anlaşılabilenin ötesine geçti. Picasso devrimi karmaşık ve zorlu bir sürecin sonucuydu.

 Neydi bu devrimin sahiciliği?  Picasso’dan önceki ressamlar yanılsamalı gerçekçi sanatı, geliştirdikleri akımlarla yıkmışlardı. Van Gogh, Monet gibi empresyonistler (izlenimciler), tabiatın olduğu gibi değil sanatçının gözünden anlatılmasını denemişlerdir. Cezanne tabiatı geometrik düzenlerde algılamayı ve nesnelere vuran ışığı teorileştirmiştir. Picasso ve Braque’ın kökleri buralardadır. Ve aldığı bayrağı hiç yere bırakmayarak geleneksel resimden asıl kopuşu gerçekleştiren Picasso “Kübizm” akımını başlatarak ardından gelen yenilik ve devrimlere öncü olmuştur. Bu değişimlerde kendisini ve insanlığı, doğanın sürekli değişmekte olan bir parçası ve tarihsel koşullarıyla bir bütün olarak değerlendirmiştir.

Picasso’nun 1911-1914 yılları arasında geliştirdiği, kübizmin yeni gerçekçi anlayışı, tam da madde ve gerçekliğin yorumlanmasında yeni bir eşiğe gelindiği döneme rastlar. Bu dönem aynı zamanda emperyalizmin yeni bir birikim rejimi olarak ortaya çıktığı dönemdi. Bu dönemi de Picasso hiç kimsenin anlatamadığı kadar yalın ve çarpıcı olarak anlatacaktı. Aynı yıllarda kapitalizm bu yeni aşamasını Buharın, Hilferding, Lenin ve Luxemburg  ele alacaklar ve teorileştireceklerdi. Böylece 20. yüzyılın iktisadi ve politik açılımı daha yüzyılın başında Marksist politikacılar, iktisatçılar, filozoflar ve sanatçılar sayesinde yapılmış olacaktı. Bu açılımlar yeni bir dünyanın kapılarını insanlığa açacaktı. 

 

FRANCO FAŞİZMİ: ULUSALCI VE MİLİTARİST

 

İspanya ve Picasso emperyalizmin çemberinde yaklaşan iç savaşın ve faşizmin tanıkları olacaklardı sonraki yıllarda. 1937’de Franko faşizmi Picasso’ya Guernica’yı yaptırtacaktı.  Guernica, gece bombardımanı ile bir kent halkının katledilmesini anlatır. Konuya anlam kazandırmak için figürler sembolleştirilmiştir.  Örneğin yerde bitkin yatan ve kırık kılıcını hala elinden bırakmayan asker figürü umutsuzluğun ve yenilginin sembolüdür.  Boğa zulüm ve vahşeti, at ise korku içerisindeki İspanyol halkını sembolize eder. 

İspanya halkı bütün bir iç savaş boyunca ve sonrasında çok acı çekti. Ama bütün bu acıları sonraki kuşaklara ve insanlığa anlatacakları sanatçıları ve faşizme karşı direnen enternasyonal sol örgütleri vardı. İspanya ile Türkiye’nin o yıllarda benzerliği şimdikinden şüphesiz daha çoktu. Türkiye’de tek parti diktatörlüğü akıl almaz baskılarla emperyalizme bağımlı bir ulus devlet kurmaya çalışırken, İspanya’da gecikmiş ulus devlet olmasının bedelini askeri faşist bir diktatörlükle ödüyordu.

 1923 yılında İspanya’da General Primo de Rivera’nın askeri diktatörlüğü kurulmuştu. Askeri diktatörlük 1930 yılında düştü, 1931’de yapılan seçimlerde kral yanlısı ve monarşist kesimler büyük yenilgiye uğradılar. Böylece 1931’de İspanya ilk burjuva cumhuriyeti denemesini başlattı. Sosyalistlerin ve Liberallerin koalisyonu 1936’da ki Halk Cephesi’nin öncüsüydü. Bu koalisyon iki öncü sınıfın gericiliğe (Kralcılar) ve militarizme (ordu) karşı birlikteliğiydi. Ama bu birlikteliği burjuvazi bozdu. Daha fazla iktidar için harekete geçen burjuvazinin saldırıları koalisyondaki çatlakla birlikte faşistlere ve kralcılara da yol açıyordu. 1936 daki seçimlerden sonra Sosyalist ve Komünist koalisyonun zaferini, burjuvazi de tehlikeli bulmuştu. Burjuvazinin gecikmişliği onu zayıf kıldığı için orduyu bu dönemde hep yanında yedeklemiştir.

 Bu nedenle aslında Halk Cephesi tipindeki hükümetler, gerçek bir iktidar olamazlar. Nitekim İspanya’daki Halk Cephesi de aslında gerçek bir hükümet bile olamamıştır. Gerçek hükümet yetkisi, Genelkurmay’da, bankalarda, burjuva düzen güçlerindeydi. İşte İspanya’da iç savaşın başlangıcı budur. İç savaşın görümümü burjuva demokrasisi ile faşizm arasındadır. Ancak enternasyonal işçi hareketi ve komünistler bu savaşta faşizmin karşısında olmuşlardır. İç savaş üç yıl sürmüş ve 350.000 kişinin ölümüne yol açmıştır.

Sonuçta savaşı faşizm kazandı. İspanya’nın burjuva demokrasi ile yeniden tanışması için 1970’lerin sonunu beklemesi gerekecekti. Kral Carlos dönemi AB üyeliği için de hazırlık oldu. Bu arada 1960’lı yılların başında başlayan ayrılıkçı hareketler ve ETA’nın eylemleri İspanya’da anti-demokratik uygulamaları ve baskıyı besleyen dinamiklerdi.

Nihayet 1986’da gelen AB üyeliği İspanya’da burjuva demokrasinin kesin ilanı oldu. Ayrılıkçı eylemler demokrasi ile birlikte azaldı ve yok oldu. ETA siyasallaşma yolunu seçti. ETA, Sosyalist Başbakan Zapatero’nun çağrısına uyarak 2006 Mart’ında sürekli ateşkes ilan etti. Şimdiki başbakan Zapatero’nun büyükbabası cumhuriyetçi bir subaydı ve iç savaşta öldürülmüştü.

AVİGNON’LU KIZLAR KADAR CESUR OLUN!

İspanya’nın faşizmin batağından çıkışının tarihinde tanıdıklarınızı buldunuz değil mi? 1923’te kurulan diktatörlükle başlayan militarizm destekli cılız burjuva iktidarı süreci ve sonra Faşizm ile örülü tarihte acı ve yoksulluk içinde kıvranan bir halk. Ve o halkın canına okuyan faşist militarist güçler, sivil faşistler, şaşkın “solcular”, faşistlerin kuyruğundaki ulusalcılar ve ayrılıkçı, teröre varan hareketler. Bunlar benzerliklerimiz. Ama ayrıldığımız yerler daha fazla. İspanya’nın şansları bizde yok. Avignon’lu kızların yaratıcı Picasso bizde yok. Biz Nazım’ı yetiştirdik ama Nazım hala vatan haini. Picasso ise dünyanın ayakta alkışladığı bir sanatçı. Çünkü arkasında İspanya demokrasisi ve dünya halkları oldu. İspanya iç savaşta enternasyonal solla tanıştı. Faşizme karşı tüm dünya solu direndi. Türkiye’de ise sol enternasyonalizmi daha öğrenemedi bile. İspanya’nın burjuva demokrasisini özümsemiş bir sosyal-demokrat hareketi oldu. Türkiye’de “sosyal-demokrasi” hiç olmadı. Devletin partileri “sol” ve “sağ” oldular. Yoksa bugün, Türkiye’deki aklınıza gelen her türlü musibetin sorumlusu, yağmacı Demirel’i ve CHP’yi nasıl açıklarsınız.

 İspanya solu ve sosyal-demokratları AB üyeliğini kendileri için bir burjuva demokrasisi fırsatı olarak ele aldılar. Türkiye’de ise hala soğuk savaşın ve sonrasındaki yenilginin teorileri ve kompleksleriyle yaşayan çaresiz bir “sol” var.

Türkiye bir karanlığa doğru sürüklenirken solun büyük çoğunluğu karanlığa ve darbeye çıkma cesareti gösteremiyor. Devletin kendisi oldular.   

 

Write a comment