İSLAM, RADİKAL OLMAK VE MUHAFAZAKARLIK ÜZERİNE…
“Barbar yalan söylemez” Hikmet Kıvılcımlı der bu sözü. Yani açlıktan ayağa kalkan, artık gemi azıya alan yalan söyleyemez. Çünkü kaybedecek bir şeyi yoktur. Olsa olsa onun söylediklerini sen yalan anlarsın. Kıvılcımlı, insanlığın binlerce yıl önce oluşturduğu söylenceleri, efsaneleri, destanları, masalları, mitolojik metinleri, kutsal kitapları bu gözle okur. Büyüsel düşünüş biçiminin etkisiyle yazılmış bu sözlü ve yazılı söylencelerin, mistik örtüsü atındaki “yalan bilmez gerçeğe” ulaşmaya çalışır. Örneğin ona göre, tufanlar en eski tarihsel devrimlerdir; peygamberler ise, yukarı barbar halkların medeniyete geçiş devrimlerinin önderleri. Hepsi gerçeği yansıtır, der Kıvılcımlı; “yeter ki okumayı bilelim.”
Bugün de okumayı bilmemiz gerekiyor. Bunu bilemezsek siyaset yapamayız; ancak “yönlendiriliriz.”
“HAKİKAT” VE YOKSULLARIN DİNİ
Ekonominin verimli, hayatın düzenli ve idame ettirilir olması “hakikidir.” Herkes bu hakikata göre karnını doyurur, geleceğini kurar. Buna göre muhalefet, buna göre muhafazakâr olur.” Hakikata” göre yaşayan tokların, ideolojileri, inançları, inançsızlıkları, muhalefetleri hep aynı kapıya çıkar.
Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm’de (1983) kültürel ideal olarak “hakikat,” afyon işlevini, belki de modern dünyanın tek ciddi afyon işlevini görmüştür der. “Hakikat” öyle bir dayatmadır ki, verili kültürel normları geçerli, diğerlerini geçersiz kılar. Kalıplar yaratır, o kalıplar içlerinden ideolojileri çıkartırlar.
Ama o “hakikat” artık büyük çoğunluğu tok tutamıyorsa orada açların dini, açların isyanı, açların ideolojileri başlar. Açların, yoksulların dini hiçbir zaman yalnız din değildir. Çoğu zaman bir sığınma ama bir yerden sonra başkaldırıdır.
Türkiye’de sol da, sağ da Irak’ta, Filistin’de, Lübnan ‘da yıllardır ölenlerin İslam, öldürenlerin de onların ‘hakikati’ reddetmiş dünyalarına saldıranlar olduğu gerçeğini kabul etmedi.
Sol, feodal-gerici bir ideoloji olarak gördüğü İslam’ın hedef alınmayacağını düşündü hep. “Zaten Ortadoğu’da Radikal İslam’ı soğuk savaş döneminde, silahlandıran Amerika değil miydi?”
Sağ da muhafazakârlığının alâmetifarikası olarak gördüğü dinin, dünya egemenlerine kafa tutmasını, ona yapılan zulmün gelip geçici tepkisi olduğuna inandı durdu.
Yani her iki taraf için de afyon, “hakikat.” Ama bu Türkiye’de böyle. Ortadoğu’da değil. Çünkü onlar uzunca bir süredir ‘hakikatsiz’ yaşıyorlar. Açlar yani. Orada ‘hakikat’ o kahrolası zarflarını sağa sola atamıyor. Orada mazruf geçerli artık.
O zaman Ortadoğulu yoksulların dini de “hakikat”in rayından çıkıyor.
KÜRESEL DİRENİŞ AĞLARI
Castells,[1] Ortadoğu’da Radikal İslam’ın toplumsal kökenlerini anlatırken, iki temel olguya vurgu yapar; birincisi, küreselleşmenin bu ülkelerdeki- zaten yarım yamalak olan- kalkınmacı ekonomileri dağıtarak yoksullaştırıcı bir dalgayı öne çıkarması, ikincisi ise ulus-devletlerin meşruiyet krizi. Bu coğrafyada ulus-devlet gerçeği, hep yolsuzluk, verimsizlik ve yabancı güçlere bağımlılıkla var olmuştur. (Türkiye dâhil) İşte bu ‘hakikatin’ parçalanmasıdır.
İslam, özü gereği ulusal değil, ümmetçidir. Yani ona saldıran güç kadar küresel tahayyülleri vardır.
“ Küreselleşme karşıtı hareketin çoğul kimliği, örtülü olarak dünya halklarına, onların insan haklarına, toplumsal haklarına, ama aynı zamanda doğanın korunmasına ve özgül kültürel kimliklerin savunulmasana atıfta bulunur; öyle ki küreselleşme karşıtı harekette asıl önemli olan, hareketin bir kimlikler ve çıkarlar ağı olmasıdır.”[2] Burada 11 Eylülün vurucusu El-Kaidedir ama onun arkasında Castells’in anlattığı bu ağ vardır. İşte bu mazlumların siyasetidir ve küreseldir. Tüm doksanlı ve iki binli yıllar boyunca, yani son yirmi yıldır, siyaset yapan ve bir şeyler söyleyebilen tüm karşıt hareketler, şöyle ya da böyle ilk önce kendi ulusal devletlerine sonra da küreselleşmenin yoksullaştırıcı mekanizmalarına karşı ayaklanan hareketlerdir. Başarılı olup olmamaları ayrı konudur; kimlikleri ve talepleri de ayrıdır bu söylediğimizden ama Hizbullah’tan, El-Kaide’ye; FARC’ dan, Zapatistlere kadar tüm bu, küreselleşme ve paradoksal olarak ulus devlet karşıtı ağ, ulus devlet sınırlarına sıkışmamış kıtasal ve enternasyonal olmayı seçmiştir.
Böyle olunca El-Kaide gibi hareketler 11 Eylülü yaratmıştır.[3] Ama onları yaratıp raydan çıkartanda küreselleşmenin yoksullaştırıcı tarafıdır. Radikal İslam, dini kimlik temeline dayalı kültürel bir kurgudur. Siyasal İslam ise, dünya çapında “müminlerin ümmetini” kurmak üzere yola çıkan ve ulus-devlet iktidarlarını ele geçirmeye çalışan politik bir duruştur. [4]
Bunları niye mi anlattım; bu kadar yoğun ekonomi gündemi varken, şundan:
Ekonomi sonuçta “hakikattir” yani afyondur. Biraz “hakikatsiz” kalalım.
Belki o zaman neyin “muhafazakâr” neyin “ilerici” neyin “afyon” olduğuna daha sağlıklı karar veririz.
Böyle olunca da; birisi size “muhafazakârlara” bakın belki orada kaybettiğiniz bir şeyi bulursunuz dediğinde cuntacıların ağzından ona saldırmazsınız!
Sen çok yaşa Kıvılcımlı; barbarlar yalan söylemez! Yenidünyayı yalanlar değil; barbarların (açların) gerçeği kuracak.
[1] Castells; küreselleşme karşıtı hareketler içinde İslam’ı da görür. Ama ona göre burada Zapatistalar da vardır.
[2] Castells; The Power of Identity; 2004, Oxford
[3]“ O kadar ki; Müslümanların kanı, dünyanın gözlerinde ucuz kan haline gelmiştir; zenginlikleri düşmanların elinde yağmalanmıştır. Kanları Filistin’de ve Irak’ta dökülmüştür.” Bin Ladin (1996)
[4] Castells, M. Enformasyon Çağı; Ekonomi, Toplum ve Kültür. İkinci Cilt: kimliğin Gücü, Bilgi Üniversitesi Yayınları; İstanbul, 2006.


Yorum Yaz