TED HOFF, KENNEDY VE ESKİ DENGELERE DAİR..
Posted by ertemcemil132 | Posted in Finans Politik, Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 26-06-2008
0
Müptezel Kurumlar ve Geleceğin İşaretleri
Kapitalizm üretim araçlarını eskisi gibi denetleyemiyor ama siyasi kurumları eskiden daha fazla denetleyerek bunları daha fazla gericileştiriyor. İşte bu neoliberalizmin dengesidir.
Dünya Amerika seçimlerini bekliyor. Amerika’nın artık yola neoconlarla devam etmeyeceği söylenebilir. Obahama’nın iktidarı önemli değişimlere gebe. Aslında yeni demokrat iktidar, J.F. Kennedy’nin öldürülmesiyle kesintiye uğrayan küresel devlet tezinin yeniden hayata geçmeye başlaması anlamına da gelecek.
1963’de J.F. Kennedy’nin ABD derin devletince öldürülmesi çok yönlü bir adımdır. Bu soğuk savaşın derinleştirilmesi iradesi olduğu kadar, silikon vadisinde ikinci savaş sonrası ortaya çıkmaya başlayan bilişim teknolojilerine, kimya-petrol ve ağır silah-demir-çelik sanayilerinin bir darbesidir de. Bu adım hem soğuk savaşı derinleştirmiş hem de, buna bağlı olarak, bugüne sarkan 1970’li yıllardaki krizi hazırlamıştır. Şimdi ABD yeni bir küresel güç olmaya hazırlanıyor. Ama J.F. Kennedy’nin bıraktığı yerden. Obahama iktidarı bence yeni bir teknolojik çağ açacak ve bunun siyasete yansıması bizi kısa sürede çok önemli değişimlere götürecek.
İkinci savaş sırasındaki şifre çözme yarışı nümerikle ilgili uğraşlara tavan yaptırmıştı. Nitekim ilk bilgisayar ABD’de, ordunun sponsorluğunda, Pennsylvania Üniversitesi’nde gerçekleştirildi. ENIAC adı verilen alet tam 30 ton ağırlında ve bir spor salonu büyüklüğündeydi. Savaş sonrası geleceğin teknolojisi olan bilgisayar ABD’de ve ABD’li şirketler tarafından geliştirildi. Sonrası gerçekten baş döndürücüdür. Kapitalizm o ünlü “petrol krizi” olarak anılan düşüşe daha girmeden 1971’de Intel’in mühendislerinden Ted Hoff 30 tonluk aleti bir çipe yerleştirmeyi başardı. Yani mikroişlemciyi buldu. İşte bu inanılmaz buluş bilginin sınır tanımazlığının başlangıcıdır. Bilgi işleme ve iletme gücü her yere monte edilebilir ve taşınabilir olmuştu. Ama Ted Hoff’un nümerik dünyası ile 1970’lerin gerçek dünyası, biliyorsunuz ki, çok ayrıydı. Vietnam savaşı, kriz, altın para standardının çökmesi, azgelişmişlik, yeni sömürgecilik ve dünyanın birçok yerinde militarizme dayanan faşist rejimler Silikon Vadisi’nin dışındaki gerçek dünyada yer alıyorlardı. Bütün bunlar ABD’deki silikon vadisi mühendislerinden ayrı şeylerdi. Aslında Enigma şifresini yapmayı beceren Nazi subayları da savaşın ve ölümün değil de, başka bir dünyanın insanları olarak Ted Hoff’a bilmeden yardım etmişlerdi.
TED HOFF’UN İNANILMAZ DÜNYASI
Ted Hoff’un raptiye büyüklüğündeki çipinde 2 bin 300 transistör yer alıyordu. Bugün mikroişlemcilerin üzerindeki bilgi akışkanlığını sağlayan transistörlerın sayısı milyonlarla ifade ediliyor. Bu durum bilgiyi değil ama bilginin eskittiği teknolojiyi ve ona dayalı ürünlerin fiyatlarını düşürüyor. Aslında bu çok önemli ve yeni bir durum. Sanayi devrimi sırasında Britanya’da pamuk fiyatlarının yüzde 85 düşmesi ancak 70 yılda gerçekleşti. Şimdi bir teknolojinin eskimesi ve fiyatının sıfırlanması için bir yıldan daha az bir süre yeterli olabiliyor. Sanayi devriminin yavaş ama emin adımlarla, bir kriz anında da büyük çatırtılarla dönen ve savaşlarla değişen dünyası artık yok. Newton fiziği ve statiği artık çok gerilerde kaldı.
Sanayi devrimi ve o devrimin kurduğu kapitalizm sürekli bir denge yaratmak zorundaydı. Denge, ilerlemenin, sermaye biriktirmenin olmazsa olmaz ön koşuluydu. Fen bilimleri ve sosyal bilimler hep bu dengeyi öne çıkaran ve ispatlayan teoriler geliştirdiler. Örneğin iktisat bir denge oluşturma anlatısı olarak var oldu ve anlatıldı. Sosyoloji ve siyaset bilimi sınıfların dengesi üzerinden kurgularını yaptılar. Döner çıkrığın, buhar makinesinin sonra da içten yanmalı motorun, demir çeliğin devinimi ve üretimi hep sanayinin emin, ağır, kapalı ve kaba güce dayalı dünyasında gerçekleşti. Hukuk ve siyaset demir çeliğin araçlarını ve kurumlarını yarattılar. Burjuva demokrasisi ve kurumları hep sanayi devriminin temposu ve sınırları içinde var oldu. Buhar makinesinin yavaşlığını, mekaniğin temkinli ve sağlam dünyasını, demir-çeliğin güce dayalı baskısını hayatın her alanına bulaştırarak metal ve dayanılmaz bir dünya yarattılar insanlık için.
Sanayi devriminin yarattığı kapitalist işleyiş Ted Hoff’un bulduğu ve bir avuca sığdırdığı yenidünyaya çok yabancıydı. Demir-çeliğin dünyası her gün, her saat verimlilik yaratmak, daha çok biriktirmek, disiplin, acımasız bir sömürü ve bu sömürüyü yaymak üzerine kurulmuştu. Bu dünyada en önemli şey çıktıların girdilerden fazla olmasıydı. Yatırımlar verimli olmalıydı, (Tesis verimliliği), enerji verimli olmalıydı, hammadde verimli olmalıydı ama en önemlisi işgücü verimliliği idi. Bunun için her şey ama her şey mubahtı.
Ağaçlar ve insanlar demirin o siyah ve dayanılmaz ağır baskısıyla un ufak olup dağıldılar. Sonra insanların bir bölümü demire özenip kara gömlekler giyip, kara yürekler edindiler ve işgücü verimliliği için kendilerine benzemeyenleri toptan öldürdüler.
Sanayi devriminin başat kontrol sanayi demir-çelik, büyük krizden hemen sonra, savaştan hemen önce 1937 yılında dünyada 137.8 milyon ton üretiliyordu. Bu üretim yine bir krizin başlangıcında ve Ted Hoff’un bir raptiye kadar yere kilometrelerce uzunluğundaki fabrikaları sığdırdırdığı yıl olan 1974’te arsızca 708 milyon tona çıktı. Demir-çelik sanayinde toplam enerji tüketimi kalori olarak yüzde 55 kömür, yüzde 25 elektrik, yüzde 20 petrol ve doğal gazdan oluşur. Ama en çokta kan ve ter demir-çeliğin dünyasının harcında yer aldı. İki dünya savaşı, faşizmler: İspanya, Latin Amerika, Ortadoğu, Türkiye hep bu siyah dünyanın üretim ve verimlilik çemberinde yer aldılar. Demir-çelik kapitalizminin yayılması için insanlar insanları dünyanın her yerinde öldürürlerken, tıpkı ikinci savaş sırasında Alman, İngiliz, Amerikalı ve Sovyet mühendislerin yaptığı gibi, Silikon Vadisi’nde Amerikalı mühendisler daha öncede Einstein Newton fiziğini çöpe atacak her şeyi yapmışlardı.
Newton paradigması ve demir-çeliğin dünyası bütün ihtişamına, kararlığına ve sağlamlığına rağmen kendi içinde kapalı ve uyarlanabilir değildi. O kendi karşıtını ancak kendi dinamikleriyle yaratacak kadar büyük bir sistemdi.
Sovyetler böyle ortaya çıktı. Artık biliyoruz ki; Sovyetler sanayi kapitalizminin çıkışlarından biriydi. Ama kapitalizmin kendi karşıtı bile kendisine benzemek zorundaydı. Bunun içinde ayakta kalamadı. Sovyetler büyük bir gürültüyle tarihe karışırken kapitalizm çökenin kendi eseri olmadığını büyük bir yüzsüzlükle söylediği gibi demir çeliğin kurumlarını ve siyasi yapılarını bir egemenlik aracı olarak kurguladı ve kıskançlıkla devam ettirdi. Ama rakamlar her zaman yalan söylemez: 1960’da Sovyetlerde ham çelik üretimi 65 milyon 293 milyon tondu. Ama tüketimde ondan fazlaydı. Bu 1978’de 150 milyon tona çıkmıştı. İşte bu rakamlar bir toplumun nereye gittiğinin göstergesidir. Silaha yalnız silaha ve onun teknolojisine yatırım yapılıyordu. O yıllarda uzay harcamaları için basılan milyarlarca ruble dolaylı silah harcaması idi aslında.
MÜBTEZEL KURUMLAR
Demir-çelik kapitalizmi ulusal ekonomilere ve onun bekçisi ulusal devlete her zaman ihtiyaç duydu ve onu yüceltti. 1970’lerin başındaki kriz bir verimlilik, Marx’ın diliyle söylersek kar oranlarının düşüşü kriziydi. Çünkü insanların gelirleri ile edinecekleri demir-çelik ürünlerinin sınırına gelinmişti, çıkartılacak topyekûn savaş kalmamıştı ve daha önemlisi ABD-Sovyetler detantı bir türlü çözülemiyordu.
Silahlanma ve refah arasındaki kritik tercih insanlığın önündeydi. Aslında 1968 devrimi hem ABD’den hem de Sovyetler’den ayrı olarak bu tercihi insanlığın önüne koymuş ve bir başka dünyanın mümkün olduğunu söyleyerek her iki dünyanın da kurumlarını reddetmişti.
Sovyetler yıkılmıştı ama kapitalizmin durumu da pek farklı değildi. Ulusal ekonomiler verimlilik ve sektör kayıpları yaşıyor, zamanı geçmiş şirketler hızla kapanıyordu. GSMH’nın, istihdamın artık büyük bir bölümü ulusal ekonomide yaratılan değerlerle karşılanmıyordu. Bunda ısrar eden ekonomiler ve ülkeler hızla yoksullaşmaya başlamışlardı.
Kapitalizm, Ted Hoff’un çipinin içinde, küresel finansı, future piyasaları, girişim sermayesini, döviz abrıtajını telekomünikasyonu, eğlence sektörünü, opsiyon işlemlerini, gecelik faizleri bulmuştu.
Artık demir-çeliğin disiplini ve kahredici verimliliği kimsenin umurunda değildi.
Küresel piyasalara bu araçlarla girenler, rekabet edenler, Ar-Ge yapanlar başarılı oluyordu. Ekonomide başarının sırrı bulunmuştu. Şimdi artık yaşasın yeni kapitalizm demenin zamanı idi. Ama yeni kapitalizmin kuramcıları eskinin artıkları idi. Nixon’un danışmanı Friedman, Pinochet darbesinde akıl hocalığını yapıyordu.
Neoliberalizm, eskinin kurumsal yapısı ile yeninin kar için her şey mubah anlayışını birleştirip var oldu. Demokrasi ve devletin demokratikleşmesi ise yeni bir denge uydurmasından başka bir şey değildi.
Neoliberalizmin dengesi kesinlikle sanayi kapitalizmin statik dengesidir ve üretim araçlarının gelişip bu dengeyi bozması da onun en büyük kâbusudur. Bütün teori aslında Schumpeter’in 1941’deki “Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi” çalışmasına dayanır ki; bu Keynes dengesinden bile gerici seçkinci bir anlayışı ifade eder.
Sonuç olarak Ted Hoff’un çipi kapitalizmi 1970’li yıllardaki bataklığın içinden alıp bugünlere getirdi.
Yeni bir küresel ekonomi demir-çelik ekonomisi yerine gelişti. Ama kapitalizmin kurumları yerinde duruyor. Kitlesel üretimden esnek üretime geçilirken esnek üretiminin fiziki mekânları dünyanın en hücra köşelerine kadar yayıldı. Bu gelişme teknolojinin ve bilginin de kopyalanması ve alışverişini olanaklı kıldı.
İşte bu durum bugün yeni kapitalizmin en büyük zaafı.
Nasıl kitlesel üretim demir-çelik kapitalizminin olmazsa olmazı ama en büyük zaafıysa bugün de küresel kapitalizmin olmazsa olmazı esnek üretim ve yaygın bilgi; ama bu en büyük zaafı da.
Peki, üretim araçlarının bu denetlenemez durumu nereye kadar gidecek ve teorinin söylediği gibi bu durum kendi karşıtına ne zaman dönüşecek. Bence burada kapitalizmin bir sırrı var. O’da artık müptezel olmuş eski siyasi kurumlarını elinde tutması ve bunları denetleyerek egemenliğini sağlaması gerçeği.
Kapitalizm üretim araçlarını eskisi gibi denetleyemiyor ama siyasi kurumları eskiden daha fazla denetleyerek bunları daha fazla gericileştiriyor.
İşte bu neoliberalizmin dengesidir. Mesela bugün amacı ve niyeti ne olursa olsun siyasi partiler bu dengenin koruyucusu ve devam ettiricileridir. Tıpkı bir zamanlar Sovyetlerin yaptığını bugün yapmaktadırlar. O zaman yeni bir şey gerekmiyor mu artık!

