YENİ BİR DÖNEMİN EŞİĞİNDE…

Posted by ertemcemil132 | Posted in Finans Politik | Posted on 20-06-2008

0

 Geleceğin İşaretleri: Görünür ama Hassas…

Tarihçilerin belki de yüzyıllar sonra bile, anbean, tüm insanlığa hatırlatacağı günleri yaşıyoruz. Kapitalizm var olduğundan beri en önemli değişimlerinden birini yaşıyor. Kapitalizmin bu değişimi hiç şüphesiz topyekûn bir değişimi de beraberinde getirecek. Bu açıdan insanlığın değil ama kapitalizmin tarihinin sonuyla yüz yüzeyiz gibi.

Bu değişimi formüle etmek, en azından şimdilerde, çok zor. Ama özellikle solun bu cesareti göstermesi gerektiğine inanıyorum. Bugünlerde Ortadoğu’da yaşananlar, Amerikan yayılmacılığının hiç duraksamayan cüreti, bir önceki krizleri bile aratacak bir yoksullukla ve çaresizlikle gelen resesyon dalgası, bize aslında öfkenin yanında geleceğin bilgisini de getiriyor. Özellikle son bir yıldır yaşanılan ve neredeyse bir ekonomik teröre varan faiz-kur operasyonları ve likiditeyi kontrol etme müdahaleleri küresel kapitalizmin sermayenin bu birikim evresinde, her zamankinden daha fazla zorlanacağının işaretini veriyor. Ama bu eşik insanlık için yeni bir fırsatı doğuracak mı? Galiba bugünlerde en can alıcı soru bu olmalı. Bu sorunun cevabına biraz olsun yaklaşabilmek için biraz sıkıcı bir yerden başlamak gerekiyor.

İlk önce teorinin grisi…  

İki temel kavramdan ve bunlara bağlı bir hipotezden başlamak istiyorum. Önce kavramlar:

1) Hegemonik Devlet

Hegemonik devlet her şeyden önce bir sermaye birikim modelinin anahtar kavramıdır. Kapitalizmin şimdiye değin tüm birikim evrelerinde  ve modellerinde bir hegemonik devlet olmuştur. Örneğin 19. yüzyılda bu İngiltere idi. İngiltere, üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk olarak kapitalizmin sömürgeci birikiminin lokomotifiydi. Emperyalist rekabet ve iki büyük paylaşım savaşı sonucu ABD, 20. yüzyılın ikinci yarısında bu unvanı İngiltere’den kesin olarak aldı. ABD, ikinci paylaşım savaşının bitiminden seksenli yılların başına değin bu konumunu devam ettirdi. İki önemli güce dayanarak devam ettirdi. Birincisi dolardı. Dolar, bir genel değişim aracı olarak ABD’ye hegemonyasının ekonomik gücünü taşıdı. İkincisi ABD savaş makinesi idi. Bu savaş makinesi konvansiyonel ve nükleer olmak üzere hem SSCB’ne karşı detantı devam ettirdi, hem de hegemonyanın zor ve baskıcı (siyasi) ayağını oluşturdu. Hegemonik devlet ne yapar, nedir? Her şeyden önce hegemonik devlet ulusaldır. Kendi ulusal çıkarlarını öne alır ve bu çerçevede hareket eder. Ama onun ulusal çıkarları aynı anda kapitalizmin o andaki birikim sürecinin de sürdürücü dinamikleridir. Hegemonik devletin idare ettiği ve çıkarlarını koruduğu sermaye en ileri teknolojiyi üreten, en verimli olan sermayedir. O bulur, diğerleri uygular, tatbik eder. Dolayısıyla rantı da o toplar ve tespit ettiği hiyerarşiye göre de dağıtır. Hiyerarşik yapılanmada ona yakın olanlar en zenginden yoksula doğru sıralanırlar. En alttakilerin siyasal bağımsızlıkları vardır. Çünkü esas olan ulusal birlik ve bütünlüktür. Bundan dolayı sömürgecilik siyasi olmaktan çok ekonomik bir olgudur ve içseldir.  ABD’nin hegemonyasına dayanan ve yaklaşık 30 yıl süren bu birikim evresi seksenli yılların başında hem ekonomik hem de siyasi bir dizi gelişme sonucu yerini bir yenisine bıraktı. Yeni döneme çoktan beri küreselleşme diyorlar.

Küreselleşme sürecini diğer sermaye birikim dönemlerinden ayıran en önemli özellik, sermayenin artık ulusal devletler marifetiyle değil, uluslarüstü ticari kurumlar ve örgütler aracılığıyla dolaşımını ve birikimini sağlamasıdır. Ulus devletlerin ekonomik anlamda karar alıcı “egemen” organları çoktan “bağımsızlaştırıldılar.”Bu yeni durum kapitalizm için, bir noktadan sonra, hepimiz için çok önemli bir ayrım noktasıdır. Daha henüz tam anlamıyla oluşmadı ama dünya kapitalizmi, hegomonik devlet- gelişmiş ulus devletler- yeni sömürge ulus devletler örgütlenmesinden küresel devlet-kıtasal federatif devletler – yerel uygulamacı devletler örgütlenmesine evriliyor.

Şimdilerde yaşadığımız, yerleşik tüm ideojileri ve onların maddi oluşumlarını altüst eden kaos aslında bu geçiş sürecinin kaosudur. Bu kaos bugün kendisini hem siyasi hem de ekonomik olarak belli ediyor. Hatta bu geçisin tam ortasında olduğumuzu söyleyebiliriz. 

 2) Küresel Devlet

Burada hemen ikinci temel kavramımıza geçelim. Bu da küresel devlet kavramı.

Nedir küresel devlet; bir kere hegomonik devletten ayrı olarak küresel devlet artık ulusal olmak zorunda değildir. Tam tersine ulusal olursa küresel olamaz. Küresel devlet üç temel alanda kapitalizmin şu anki yeniden üretimini sağlar. Birincisi ekonomik;  bunu, sermaye birikim sürecinin kesintiye uğramaksızın devamı için gerekli altyapıyı hazırlamak olarak özetleyebiliriz. İkincisi, ideolojik-hukuki meşruiyet temel alanının inşası ve bekası. Üçüncüsü, politik-askeri zor alanının yaratılması ve sürdürülmesi. Şimdi bunlardan birincisini ABD kaynaklı ve merkezli kurumlar önemli bir zamandır yapmaya çalışıyorlar. IMF ve DTÖ’ nün kimi zaman becerdikleri kimi zaman ellerine yüzlerine bulaştırdıkları hem operasyonel  uygulamalar hem de uzun dönemli yapısal uyum politikaları tam da böyle bir şeydir. Üçüncü küresel devlet alıştırması da şu sıralar ABD tarafından Ortadoğu’da kotarılıyor. Yani ABD, IMF ve Dünya Ticaret Örgütü’nün kaynaklı yapısal dönüşüm politikalarını tam anlamıyla uygulamak için buradaki ulusal ve feodal bariyerleri temizliyor. Bu anlamda Ortadoğu’daki düzenleme küresel bir düzenlemedir ve kapitalizm için küresel bir mutabakatı vardır. Küresel devlet henüz şekillenmedi; niye? Çünkü ikinci alan eksik; yani ideolojik-hukuki meşruiyet alanı. Bunun yaratılması için küresel kapitalizmin önemli bir zamana ihtiyacı var. Örneğin AB’nin bu konudaki sancılarını biliyoruz. AB Anayasası’ndan sonra Lizbon Anlaşması da İrlanda vetosuyla tıkandı.

 İrlanda neoliberal Maastrich sıkışıklığını reddetti.  

Şimdi hipotez:  ABD şimdilik en büyük küresel oyuncu, henüz küresel devlet değil. Ancak küresel devlet olmaya çalışıyor ve küresel devlet olma azmini ve enerjisini iktidardaki neoconlardan alıyor. AB, diğer küresel oyuncu; ama AB şimdilik Türkiye üzerinden Avrasya üzerinde de etkili olacağı “kıtasal federatif devlet” olmaya aday. Diğer büyük küresel oyuncu ise hiç şüphesiz tek başına Çin. Çin bir diğer kıtasal devlet adayıdır. Ama Çin’in belirleyiciliğini ABD ve AB’nin yeni düzenlemeleri belirleyecek. Ama sonuçta, bugün kapitalizm ulusal pazarlar yerine kıtasal pazarlar üzerinden sermaye biriktiriyor.

Bu kıtasal pazarlar: Amerika kıtasal pazarı, Avrupa kıtasal pazarı ve Çin-Asya kıtasal pazarı.

Tek bir kapitalizmin nüveleri ortaya çıktı. Artık hiçbir şey ulusal sınırlar içersinde olmayacak. Bu sınırlara sıkışanlar hızla gericileşecek ve ulus devletlerin benzeri kendisi olacak. Bugün kendini sol sayanların durumu budur. Ulus-Devletin kendisi olmuşlardır.

Şimdi bu oyuncuların şu anki durumlarına bakalım: Dünya tam bir geçiş sürecinde Amerika seçimleri bekliyor. Artık yola neoconlarla devam etmeyeceği söylenebilir. Obahama’nın iktidarı önemli değişimlere gebe. Aslında bu demokrat iktidar ABD’nin J.F. Kennedy’nin öldürülmesi ile kesintiye uğrayan küresel devlet tezinin yeniden hayata geçmeye başlaması anlamına da gelecek. 1963’de J.F. Kennedy’nin ABD derin devletince öldürülmesi çok yönlü bir adımdır. Bu soğuk savaşın derinleştirilmesi iradesi olduğu kadar, silikon vadisinde ikinci savaş sonrası ortaya çıkmaya başlayan bilişim teknolojilerine kimya-petrol ve ağır silah-demir-çelik sanayilerinin bir darbesidir de.

Bu adım hem soğuk savaşı derinleştirmiş hem de, buna bağlı olarak, 1970’li yıllardaki krizi hazırlamıştır. 1970’li yıllardaki kriz bir kar oranları düşüşü krizidir. Ama bu en çok yukarıda saydığımız eski kontrol sanayilerinde gerçekleşmiştir. Şimdi ABD yeni bir küresel güç olmaya hazırlanıyor. Ama J.F. Kennedy’nin bıraktığı yerden.

AB genişlemesi çok önemli bir makas değişikliğine gebe. İrlanda gerçeği bize bunu öğretiyor.[1]

Türkiye gibi ülkeler ise ulusalcı gericikten kurtulma çabası veriyor. Tıpkı 1. savaş öncesi emperyalizmin peşinden “vatansavunması” kandırmacası ile giden Avrupa işçi sınıfı gibi bu ülkelerin yoksulları ve küreselleşme mağdurları da kör bir “ulusalcılık” cenderesi içinde. Türkiye’de sol bu durumda. Artık 12 Eylül Anayasası’nı savunacak duruma geldiler. Bunu aşmamız lazım. Nasıl olacak çimenlerin artık daha fazla ezilmemesi lazım.      

 Şimdi hayatın yeşili…

Filler tepişirken hep ezilecek miyiz; Küresel kapitalizmin yeni yapılanması bu perspektifteyse sol nasıl bir tez geliştirmelidir?

Niye bugün sol hâlâ her şeyin ulusal sınırlar içinde olup biteceğini düşünüyor? Bu böyle olmayacak artık. Kapitalizm bunu böyle yapmıyor ki.

Kapitalizmin her dehşetli krizi o krizle birlikte yeni bir dünyanın kapılarını da açmıştır. İki büyük kriz dalgası ve o krizlerden sonra gelen savaşlar insanlığın karşısına sosyalizmin fırsatını da koymuştur. Bu fırsatın nasıl değerlendirildiği ya da o dönemlerin sübjektif koşulları ayrı bir tartışma konusudur. Ama birinci ve üçüncü Enternasyonal bu fırsatların siyasi örgütlenmesidir. İşte şimdi, 1900’lerin başında gelen kriz dalgası ve  faşizmlerle birlikte gelen, ikinci savaşı yaratan kriz dalgası kadar şiddetli ve kronik yeni bir dalgayla karşı karşıyayız. Bu altüst oluşun yeni bir fırsat olacağı tartışma götürmez. Ama burada devrimin kıvılcımının  aslında enternasyonal bir kalkışma olduğunu söyleyen Marx’ı daha fazla hatırlamamız gerekecek.

Son on-on beş yıldır Latin Amerika’da olup bitenler, savaş karşıtı ve neoliberalizme karşı hareketlerin hızla yayılması, çevreci-yeşil siyasetin radikalleşerek muhalif hareketlere dönüşmesi, kadın hareketinin insanlığın tüm hücrelerine kadar yaygınlaşması ve tüm bunların yeni bir sosyalizmi seslendirmeye başlamaları…

İşte yeni enternasyonalin nüveleri. Bunları çoğaltmak bugünün siyaseti ve hayatın yeşili olmalı.

Son söz: Eskinin sözleri geride kaldı; yeni bir dünyanın kapılarını aralama zamanı geldi…

 


[1] Bu konuda bu web sitesindeki İrlanda yazılarına bakınız.

Write a comment