DİYALEKTİK BİR UMUT
Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 26-07-2008
0
Bu haftanın en önemli ekonomi haberi İstanbul Sanayi Odası’nın 500 büyük sanayi kuruluşu raporu idi. Bu raporun ayrıntıları bize şimdilerde yaşadığımız siyasi alt-üst oluşun da ipuçlarını veriyor aslında. Rapor, çok açık olarak, Türkiye’nin bir değişim geçirmesi gerektiğini, bunun geciktiğini ortaya koyuyor. Türkiye sanayiinin temelini oluşturan şirketlerin hâlâ ölçeğe dayalı büyüme tercihi içinde olduklarını ve büyüklük ölçümlerinin de buna göre yapıldığını gözlemliyoruz. Oysa 20. yüzyılın son çeyreğinde çözülmeye başlayan “ölçek ekonomileri” ve ölçeğe göre tasarruf ilkesi, ürün üretebilme hacmi, makine parkını anlatan kapasite değişkeni kavramları geride kaldı. Artık pazara uygun ve yeni ürünler üretebilme kapasitesi, esnekliğe küresel boyutta yanıt verebilme yeteneği, teknolojik verimliliği arttırabilme ve buna ayak uydurabilme boyutu öne çıktı. Yani ölçek iktisadının yerini esneklik temelli kapsam iktisadı aldı.
Artık yeniliğe ve kolektif kurumsallaşmaya açık olmayan, dünya ölçeğinde geliştirilen “mükemmellik modellerinde” ve kalite standartlarında kendisine yer bulamayan şirketler “sürdürülebilir büyüme” kavramından giderek uzaklaşacaklar ve piyasadan silinecekler. Verimlilikte ise teknolojik verimliliğe dayalı katma değer öne çıkıyor. Şu sıralar küresel krize rağmen bilişim ve teknoloji şirketlerinin kârlarının artması bize teknoloji katma değerinin önemini anlatıyor. Katma değer artık şirketler için satış gelirlerinden önce gelen bir kavram. Avrupa Kalite Yönetimi Federasyonu’nun (EFQM) “Mükemmellik Modeli”nde şirketlerin tüm sosyal ortakların çıkarlarını gözetmesi ilkesi öne çıkartılıyor. Bu sürdürülebilir bir büyüme ilkesi kadar, şirketlerin çevre duyarlılığından, temiz, etik üretim yöntemlerine kadar küresel ölçekte kabul edilen standartlara uyması gerektiğini içeriyor.
Uygun olmayan koşullarda işçi çalıştırmayı, kadın ve çocuk emeğini istismar etmeyi, kayıt dışı ve sosyal güvenliği olmayan üretim yöntemlerini tercih ederseniz dünya çapında rekabet edebilmeniz çok zor. Çünkü giderek artan tüketici bilinci ve tüketicilerin seçim alternatifleri sizi diskalifiye ediyor.
İstanbul Sanayi Odası’nın raporunda petrol, otomotiv, demir-çelik, metal sanayi şirketleri ön sıralarda. Biliniyor ki bu şirketlerin yapıları, örgütlenmeleri, ölçekleri artık eski. Bu şirketlerin çoğunun, bu halleriyle, dünya çapında bir “sürdürülebilir büyüme” yakalaması ve rekabet edebilmesi mümkün değil. Bu şirketlerin birçoğu konjonktürel satış kârlılığı ve mali kârlılıkla ayakta kalıp, geçmiş yıllara göre durumlarını korudu. İlk 500’deki birçok şirket düşük kura bağlı borçlanmaya dayanarak “durumu” idare etti. Ancak bu yapıları onlara uzun vadede aynı kârlılığı ve sürdürülebilirliği vaat etmiyor.
Bu durum aynı zamanda Türkiye’nin siyasi yapısında da hem kurumsal düzeyde hem de düşünsel ve ideolojik düzeyde gözlemleniyor.
Örneğin son gelişmeler gösterdi ki Türkiye solu, eskiyen, tel tel dökülen ancak petrol ve emtia fiyatları arttığı için “kârlı” gözüken petro-kimya, demir-çelik şirketleri gibi.
Bu konuda dün Taraf’ta Roni Margulies son noktayı koydu.
Yani şimdilerdeki siyasi pratik, Türk “Solu”nun önemli bir kısmının Roni’nin dediği gibi öyle komünist, solcu falan olmadığını sadece “basit anti-emperyalistler” olduğunu ortaya koyuyor.
Ancak tabii ki şu emperyalizm meselesine ve tartışmalarına girince bu kısım arkadaşların emperyalizm konusunda biraz “Japon Askeri” durumuna düştükleri gerçeğinin de altını çizmek gerek. Neyse Roni’nin bu yazısını kaçıranlar mutlaka Taraf’ın arşivinden bulup okusunlar; ben fazla uzatmayayım.
Türkiye ekonomisine, giderek siyasetine yön veren sermayenin hızla kendisini yenilemesi ve değiştirmesi gerekiyor. Bu haliyle durumları hiç de “sürdürülebilir” değil.
Ama ne kadar köfte o kadar ekmek gibi; bu burjuvaziye bu sol. Burjuvazi kendini değiştirirse belki sol da değişir; diyalektik işte. Bu da tersinden bir umut.

