ÖLÜ KUŞAKLARIN MİRASI

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 09-08-2008

0

Marx, Fransa’da 1855’te başlayıp 1870’e kadar sürecek olan krizi tüm yönleriyle okumuştu. Bu ayırt edici özellik onu çağdaşı diğer iktisatçı ve siyasetçilerden ayırıyordu.

 

III. Napoleon’un darbesinin ve buna bağlı sürecin nereye varacağını gören Marx, tarihi güncelle birleştirip okuma konusunda, belki de gelmiş geçmiş en yetkin filozoftu.

 

Marx, Proudhoncu iktisatçıların 1855 kriziyle ilgili tüm çözüm önerilerinin geçersiz olduğunu söylerken iktisat bilgisinden daha çok tarihsel materyalist bakış açısına dayanıyordu.

 

Örneğin o zaman da, şimdi olduğu gibi, Merkez Bankası’nın para politikaları üzerinde çok yoğun tartışmalar vardı. Ama yaşanmakta olan krizin, ne yapılırsa yapılsın, çözümünün iktisaden imkânsız olduğunu, çözüm için yeni bir politik dönemin başlaması gerektiğini Marx biliyordu. Şimdi insan bugün iktisattan siyasete uzanan tartışmalara ve bunlara bağlı üretilen politikalara bakınca ister istemez Marx’ın şu sözlerini hatırlıyor:

 “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan veri olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve onlar kendilerini ve şeyleri, bir başka biçime dönüştürmekle, tamamıyla yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründüklerinde bile, özellikle bu devrimci bunalım çağlarında, korku ile geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar.” Şimdi Marx’ın bu sözleri çok acımasız ama tarihsel olarak doğru betimlemeleri içeriyor. Özellikle “ölü kuşakların mirası”nı sorgulamanın hatta çoğu zaman reddetmenin karşı konulamaz bir manevi yükü vardır.

 

Belli ki bugün bunu yaşıyoruz. Türkiye’de hem sermayeyi bir güç olarak ellerinde bulunduran kesimler hem de bunun karşısında ekonomik ve politik olarak mevzilenen kesimler “ölü kuşakların” mirasından kendilerini kurtaramıyorlar. Ancak süreci, kısmen de olsa, okuyabilen bir adım öne geçiyor. Türkiye’nin geleneksel kurumları, partileri bütün olup biteni daha önceki kuşakların tespitleri ve çıkarımları üzerinden okuyor.

 

Örneğin şimdi kurdan şikâyet eden, değerlenen YTL yüzünden batacaklarını söyleyen tekstil gibi sektörlerin temsilcilerinin artık YTL üzerinden maliyet yapıp dolar ya da avro üzerinden satış yapma döngüsünü sorgulamaları gerekir. Sanayicinin, bir süre sonra ulusal-para sistemlerinin ortadan kalkacağını, dünyada maliyetlerin de satışların da kıtasal ya da küresel birkaç para birimiyle olacağını görmesi gerekir. Dolayısıyla YTL’nin değerinden şikâyet edenler boşu boşuna Merkez Bankası’nı suçluyor. Merkez Bankası’nın yapacağı hiçbir şey yok ki artık. Yapılması gereken iki şey var; birincisi Türkiye’nin YTL’den kurtulup avroya geçmesi ve yalnız emek verimliliğini değil, teknoloji verimliliğini de arttırması. Yani hâlâ 20. yüzyıldan kalma ölçek ekonomisinde ısrar eden, maliyet düşürme deyince ya işçi çıkaran ya da işçinin mesaisini kesen, kadın-çocuk sömüren, kaçak işçi çalıştıran işletmeler beklesinler de kur değerlensin onların malları dışarıda ucuzlasın; onlar da ihracat yapsın. Daha çok beklerler.

 

Tabii bu konuda siyaset alanında örnek bolluğu var. Örneğin şimdilerde çok gündemde olan TSK-CHP tartışması da bu “süreci” okuma konusunda güzel bir örnek. CHP, burada kaçak işçi çalıştırarak, işçi çıkartarak maliyet düşürmeye çalışan sonra da biz ihracat yapacağız hadi YTL’nin değerini düşürün diyen merdiven altı tekstilcilere benziyor. Ayrıca TSK da CHP’nin iddia ettiği gibi, tavrını değiştirmiş değil; TSK hep aynı TSK. Yalnız burada TSK’nın “süreci okuduğunu” söyleyebiliriz. TSK, Amerikan seçimleri sonrasını ve buna bağlı olası değişimleri, Türkiye’nin bu değişimlerdeki yeni konumunu okudu. Bu okumaya göre de stratejisini belirliyor. Silahlı güçler, doğaları gereği, her zaman pragmatisttir. Değişimi gördükleri zaman buna çok süratle ayak uydururlar. Zaten böyle de olması gerekir.

 

Yoksa başarılı olamazlar.

 

Sonuç olarak “ölü kuşakların mirası” bu toplumun üzerini kara bir şal gibi örtüyor. Bunu kaldırıp atanlar “süreci” okuyup politika yapabiliyorlar. Diğerleri silinmekte; ama silinirken de –doğal olarak- alçaklıkla, politika yapmayı birbirine karıştırmakta…

 

Write a comment