2008 KRİZİNİN DİNAMİKLERİ (Birikim Dergisi/Aralık-Ocak/2009

Posted by ertemcemil132 | Posted in ABD, Kriz, Küreselleşme, Finans Politik | Posted on 17-01-2009

1

2008 KRİZİNİN TARİHSEL-YAPISAL DİNAMİKLERİ ÜZERİNE

 

GİRİŞ YERİNE

 

2008 krizi halen devam eden ve gerçekten hepimizi çok şaşırtacak gelişmelere gebe bir dönüşüm. Dolayısıyla böyle bir ekonomik-toplumsal [1] dinamiğin tam başlangıcında onu irdeleyen bir yazı yazmanın zorluğu ortada. Örneğin Yunanistan olayları bu krizin ve küreselleşmenin şu anki aşamasının sonuçlarından biri olduğu gibi, küreselleşmenin yeni siyasi açılımlarının başlangıcı ve ipuçlarını da bize anlatıyor olabilir.

Bu kriz, kapitalizmin yetmişli yılların ilk yarısında girdiği krizin vardığı eşik olduğu kadar kriz sonrası karşımıza çıkacak toplumsal dönüşümün ve yeni siyasi oluşumlarını hazırlayıcısı (nedeni) olarak da ele alınabilir.

Bundan dolayı bu yazıda oldukça iç içe geçmiş bir neden-sonuç diyalektiğini izleyeceğiz.

Bitenler ve bitenlerin eteklerinden dökülen taşlar yeni dönemi belirlemeyecek ama “başlangıçların” politik hatta toplumsal köklerinin nereye dayandığını da bize anlatacak.

Bu anlamda “başlangıç” için işimiz hem kolay hem zor. Kolay; çünkü artık neyin-nelerin bittiğini kesin olarak biliyoruz. Bir çizgi çekebiliriz. Ama işte zor, tam da bu kolayın kıyısında başlıyor. Çünkü artık-dolayısıyla- yeni bir “şeyi” baştan anlatmak zorundayız.

 Anlatmak diyorum; çünkü şimdilik – o da belki-  bazı şeyleri anlatabiliriz. Daha ötesi, yani inşa etmek, oluşturmak ve elle tutulur bir hale, hayatın bir parçası haline getirmek, herkesin teslim edeceği gibi, biz anlatıcı ve aktarıcıları çok aşan bir durum. Yani siyasetin ama –hem de- yeni bir siyasetin, hayatın içinden, yeni dönemi anlayarak çıkan, siyasetin-tabii onun aktörlerinin, nesnelerinin- işi. Bundan dolayı bu yazı bu krizi ve sonrasını anlatmaya “bitenlerin” diyalektiğinden başlayacak. Bir tarihsel dönemde yolculuk yaparken 2008 krizini hem neden hem de sonuç olarak ele alacağız. Ama bunun sentezi “başlangıçlar” la başlayacak.

Atina sokaklarındaki “anarşist çocuklar” bir başlangıç mı? Obama ve kurtarılmayı bekleyen Amerikan otomotiv endüstrisi bugün bize neyi anlatmaktadır?

 John Calhoun’un dediği gibi: “ Eskinin çürümesi ile yeninin oluşumu ve yerleşmesi arasındaki zaman aralığı, bir geçiş dönemini oluşturur; bu dönem her zaman kaçınılmaz olarak belirsizliklerle, kafa karışıklıklarıyla, yanılgılarla, çılgın ve ateşli fanatizmlerle yüklü

olacaktır.” [2]

İşte bugünü anlatmanın -yani bir geçiş dönemini- Colhoun’un dediği gibi, her zaman önemli bir riski olacağından, ondan önce kapitalist işbölümünden başlayarak, üretiminin ve onun araçlarının-teknolojinin- değişiminin temel-iktisadi- yasalarını ele alalım.  

 

İŞBÖLÜMÜNDEN UZUN DALGALARA: KRİZLERİN VE YENİLENMENİN TEMEL DİNAMİKLERİ  

 

Sermaye birikimi zenginliğin ve kalkınmanın temelidir. Ama sermaye birikiminin en önemli taşıyıcıları işbölümü ve teknolojidir.[3]  İşbölümü ve teknolojinin sermaye birikiminin öncülü olması ve onu ex-ante karşılaması işbölümünün ve teknolojinin sermaye birikiminin o tarihsel dönemine uygun olarak oluşması gerekir. Smith için işbölümü, gelişmeyi sağlayan en önemli etkendir. Ancak Smith’den sonra Marx, sermaye birikimi için, işbölümüne teknolojik gelişmeyi ve üretim ölçeğini eklemiştir. Üretim ölçeğinin büyümesi Marx’a göre sermaye birikiminin sonuçlarından biridir. Ancak sermaye birikimi bir süreç olarak verili bir teknoloji ve o teknolojinin gerektirdiği üretim farklılaşmasını içerir.

Kapitalizmde üretim farklılaşmaları üç önemli olguyu belirler;

Birincisi devletin siyasi duruşu ve yapılanması, ikincisi üretim araçlarının mülkiyetinin şekilsel biçimlenişi ve üçüncüsü de sistemin kontrol sanayilerinin ya da kontrol gücünün şekli.

Örneğin fordizmin dönemi, bir üretim farklılaşması olarak, hegemonik-emperyal devletlere ve bu devletleri tamamlayan yeni sömürge baskıcı devletlere tekabül eder. Bu dönemde Fordist seri üretim, ABD’nin başını çektiği yapılanmada ölçek ekonomilerini yaratarak sermaye biriktirmiştir. Ölçek ekonomileri kendileri için içsel ve dışsal avantajlar yaratarak büyük çaplı seri üretimin merkezleri olmuşlardır. Ancak Fordist seri üretimin hemen yirminci yüzyılın başında başlayan serüveni 1970’lerin ilk yarısında, kendini gösteren, çok yönlü bir krizle son bulmuştur.

Bundan sonraki hikâye çok daha renkli ve bir o kadar da doğurgan. Bir önceki sermaye birikimi, emperyalist ulus-devleti, yeni sömürgeciliği, seri üretimi, ölçek ekonomilerini dayattı. Şimdi küreselleşme; tek pazarı, bölgesel eşitsizliği ve yoksulluğu, esnek üretimi aynı anda da kümelenme modellerini getiriyor. Ancak burada bir önceki sermaye birikim modelinden ayrı bir durum var. O da şimdinin fırsatlarının eskiye göre çok daha fazla olması. Merkezi planlamanın geçersizliğinin top yekûn ilan edildiği bu yeni süreçte, bölgesel gelişme yeni araçlarla sağlanabilir mi? Bu soruya ancak dünya ekonomisinin yeni düzenleme çerçevesine bakarak cevap verebiliriz. Ulusal ekonomilerin düzenlenmesinin ve planlanmasının olanaklarının giderek ortadan kalktığı tartışma götürmez; çünkü artık dünya kapitalizmi kendisini ulus devlet olarak düzenlemiyor. Sermaye birikimleri de ulus devletler üzerinden olmuyor. Şimdilik sermaye birikimlinin gerçekleştiği üç önemli kıtasal pazar var.

Birincisi Amerika kıtasal pazarı; ikincisi gelişmekte olan Asya ve üçüncüsü genişleyen Avrupa. Kriz sonrası bu üç temel pazarın ulus-devlet yapılanmasının ve kurumlarının yerine geçeceğini söyleyebiliriz. Avrupa ve Amerika pazarları benzer siyasi yapılanmalarla idare edilecekler. Asya bu iki dinamiği ekonomik olarak birleştiren ve sürdüren bir hinterland olarak var olacak. Türkiye bu pazarları ve yapıları birbirine bağlayan-ulusal özelliklerinden solunmuş- temel eksen devlet olarak yeniden yapılanacak.

 

YAPICI BİR DİNAMİK OLARAK TEKNOLOJİ  

 

Sermayenin bir zenginlik olarak statik olarak değil de bir değişim dinamiği olarak var olması kapitalizmle birlikte olmuştur. Kapitalist değişim süreci içinde sermaye birikimi, teknolojiyi ve işbölümünün karşılıklı etkileşimi içerir.  Bu etkileşimde teknoloji düzeyi dinamik bir faktör olarak değişimi belirler. Teknolojinin düzeyi üretim biçimini ve örgütlenmesini, üretimin hızını (verimliliğini) belirler. Marx, teknolojik gelişme ve rekabetle birlikte sermayenin organik bileşiminin ve buna bağlı ölçeğin artacağını belirtmiştir. Sermayenin yeniden üretiminde teknoloji ve üretim ölçeği birbirlerini karşılıklı olarak etkilerler. Teknolojik gelişme sonucunda firma içinde birim maliyeti azaltan içsel ekonomiler ortaya çıkar. Öte yandan bir sanayi kolunda gerçekleşen içsel ekonomilerin, bu sanayi kolunun ürettiği malı girdi olarak kullanan diğer sanayi kollarının da etkilenmesi ve böylece dışsal ekonomilere olanak sağlaması da gözlenen gelişmelerden olmuştur. Böylece sermaye birikiminin temel taşıyıcı ve kontrol sanayileri doğmuştur.

Kapitalist gelişmenin ilk evresinden şimdiye kadar temel kontrol sanayileri verili teknoloji ile ölçek yaratmışlar, ölçek ekonomileri ilk aşamada teknolojinin verimliliği ve içsel ekonomiler nedeniyle kar oranlarını yükseltmişler ancak daha sonraki aşamada sermayenin organik bileşiminin yükselmesi ve ölçeklerin büyümesi ile düşük fiyattan bol miktarda mal arz eden yapılara dönüşünce kar oranları da düşmüştür.

 Böylece düşen kar oranları ve giderek eskiyen teknoloji ile birlikte işletmeler teknoloji verimliliği yerine, ağırlıklı olarak, emek verimliliğine yönelmiş ve bu yönelim kar oranlarını, ancak geçici bir süre, yükseltirken iç pazarı daraltarak talep yetersizliğine yol açmıştır. Bu kriz çevrimi sanayileşme ile birlikte hemen hemen bütün sermaye birikim dönemlerinde kendisini göstermiştir. Ardışık uzun dalgalar birbirilerini krizle son bulan tıkanıkları sonucunda takip etmişlerdir.

Freeman [4] kapitalizm var olduğundan beri ardışık gelişme uzun dalgalarının temel özelliklerini beş dalgada toplamıştır. Birinci dalga 1770’lerde başlar. Freeman buna erken makileşmenin Kondratieff dalgası adını verir. Burada temel taşıyıcı sanayiler (ya da kontrol sanayileri) tekstil, tekstil kimyasalları, demir işleme, su gücü ve seramiktir. Bu birinci dalganın hemen arkasında buhar makineleri ve makineli üretime geçiş dönemi başlar.  Bu dönem el aletleri ve evlere götürü işin olduğu manifaktürün yerleştiği bir dönemdir. İşbölümü, ücretli emek dönemin devrimci dinamikleri olarak filiz verir. 1830 ‘da ikinci dalga başlar. Bu dalganın tanımına buhar gücü ve demiryolları damgasını vurur. Böylece ulusal pazarlar ve yapılar gelişmeye, olgunlaşmaya başlar. Bu dönemin başat kontrol sanayileri demir-çelik ve ona dayanan endüstri kollarıdır. Hızla büyüyen ve üçüncü dalgayı hazırlayan sanayiler ise elektrik, gaz, sentetik ve ağır sanayi mühendisliğidir. Thompson 1830 yılı başını şöyle özetler” 1830 yılında hala tipik endüstri işçisi fabrika ya da büyük imalathanelerde değil, ( zanaatkâr ya da usta olarak) küçük atölyelerde ya da kendi evinde, ya da ücretli olarak sokaklarda, inşaat alanlarında ve doklarda nispeten arızi işlerde çalışıyordu.” [5]

Görüldüğü gibi Freeman’ın tahlilleriyle Thompson’ın o tarihteki var olan durumu anlatan gözlemleri arasında önemli bir farklılık var. Ancak Thompson var olan durumun tahlilini yaparken, Freeman yaşanılanların evrimini ele almış ve krizlerle birlikte gelen teknolojik kopuşlara ve yeni sermaye birikiminin karakteristik yönlerine vurgu yapmıştır.  İkinci dalgada (1840’lardan 1890’lara)  üretim ölçeği sınırları yine teknoloji sınırları ile belirleniyor. Örneğin su gücünün getirdiği sınırlamalar üretim ölçeğini, giderek gelişme hızını, gelişme bölgelerini ve temposunu belirliyor. Bu sorun büyük ölçüde buhar makinelerinin devreye girmesi ile ve demiryolları gibi yeni ulaştırma sistemleri ile çözülüyor. Burada aynı anda küçük firmalar arasındaki rekabetin zirve noktasına ulaşılıyor. Bu noktadan sonra teknolojinin ve sermayenin birikiminin merkezileşmesi sonucu liberal iktisatçıların tam rekabet dedikleri şey gerilemeye başlıyor.[6] Bu arada ölçeklerde aynı hızla büyümeye devam ediyor. Ölçek büyümesi şirketlerin hukuki örgütlenmelerinde önemli değişikleri getiriyor. Mali piyasalar hızla gelişiyor ve anonim şirket örgütlenmeleri önem kazanıyor.

“ 1825’ten sonra yaklaşık on yıllık aralıklarla patlamalar ve krizler birbirini izliyor. Marx bütün bu süreci tüm ayrıntılarıyla çözmüş ve anlatmıştır. Küçük aralıklarla gelen krizler Marx’a göre “değişmeyen sermayenin yenilenmesinden” ibaret olan çevrimsel krizlerdir. Daha köklü ve sistemin birikim rejimini ve teknolojik alt yapısını tümüyle değiştiren krizler ise uzun aralıklarla meydana gelir ve bu krizlerin aşılması ancak “yeni” kontrol sanayilerine geçişle olur. Marx dışında dönemin iktisatçıları kapitalizmin bu çevrimsel dinamiğinin kökenlerini anlayıp çözememişlerdir. Mesela 19. yüzyılın sonuna doğru konuyu araştıran Fransız iktisatçı Clement Juglar on yıllık devrelere kendi adını verdi, “Juglar Döngüsü” ve on yılık döngüler, 19. yüzyıl iktisatçılarınca kredi genişlemesi ve daralması, imalatçı envanterlerinin artması ve azalması, hatta güneş lekelerinin dönemsel olarak görünmesi gibi çeşitli faktörlere bağlandı. John Stuart Mill’e göre, her patlamanın tohumları, kredi likiditasyonunun aktif fiyatlarının gerçekten kelepir denilebilecek kadar çok düşmesine neden olduğu bir önceki krizde atılıyordu. Bunun ardından hızla yeni bir canlanma ve spekülasyon dalgası geliyordu.” [7]

 Nihayet kapitalizmin tekelci evresi üçüncü dalgada iyice belirginleşti. ( 1890’lardan Birinci Dünya Savaşı’nı içine alarak 1929 Bunalımını ve faşizmleri kapsayarak İkinci Savaşa kadar olan dönem)  Bu dalga ve daha doğrusu genişleme evresi yirminci yüzyılı belirleyen çok önemli ekonomik örgütlenme ve yapılanmaları içerdi.

Fransa’da başlayan ve tüm Avrupa’ya Üçüncü Napolyon ile yayılan krizin bitimi ile 1890’larda ortaya çıkan bu tarihsel dönem, içine Birinci Dünya Savaşını alarak 1929 bunalımına kadar dayandı ve ikinci savaş önceline kadar insanlığı sürükledi.  Bu dönemin kontrol sanayileri elektrik, işlenmiş demir ve buna dayalı ağır sanayi oldu.

Ağır silah sanayi, seri üretim ve buna bağlı fordizm bu dönemde ortaya çıkan olgulardı. Ama bu dönemi karşılayan ve onun içinden çıkmakta olan teknoloji dalgası daha da ilginçti. Telekomünikasyon, radyo ve alüminyum, plastik bir sonraki dönemi belirledi. Bu dönem ve onu karşılayan dönemde ( 1940’lardan 1980’lerin ortalarına kadar)   monopol ve oligopol yapılar devletinde önemli bir ekonomik oyuncu olması ile birlikte ortaya çıktı ve gelişti. Kamusal yaygın alt yapı hizmetlerinin düzenlenmesi ya da kamu sahipliğine geçmesi, bankacılığın ve finans kapitalin büyük şirketlerde yoğunlaşması Fordist üretim ile birlikte bu tarihsel döneme damgasını vurdu. Esasında fordizm ve buna bağlı ölçek ekonomilerinin gerçek ağırlığı ikinci savaş sonrası dönemde artmıştır. Elektrik üretimi ve dağıtımı fordizmin kılcal damarları olarak dünyayı sarmış ve kapitalizmi her yere taşımıştır. Bu üretim hızla otomobil ve diğer demir-çeliğe dayalı sanayileri ve dayanıklı tüketimi geliştirmiştir. Yine bu dönemde hiyerarşik denetim ve büyük şirketlerde tekno-yapılaşma ortaya çıkmış ve uygulanmıştır. Perakende ve mağaza zincirleri, eğitim turizm ve eğlence sektörleri hızla gelişmiştir. Bu dönemin ana yürütücüsü ülkeler Almanya, ABD, İngiltere, Fransa, Belçika, İsviçre ve Hollanda’dır. Bu dönem AB genişlemesinin de ikinci dalgasına tekabül eder. Yani AB merkezi bir kontrol sanayileri ve gelişmiş ulus-devletler sıkışması olmaktan çıkarak bölgesel bir entegrasyon için ilk önemli adımlarını bu dönemde atmıştır.

Yine bugün yaşadığımız zamanlara damgasını vuran kamu düzenlenmesinde ulusçu ve emperyalist devlet en gelişmiş halini bu tarihsel dönemde almıştır. Bu olgu aynı anda yaşanılan dönemde sanayileşmeye ve sanayiinin alt yapı özelliklerini de damgasını vurmuştur.

Üçüncü dalga Pax-Britannica ve sömürgeciliğin devam ettiği ama aynı zamanda sonlandığı ve yerini Pax-Americana’ya bıraktığı dönemdir.[8]

Üçüncü büyük sermaye birikim dönemini takip eden dördüncü dönemde ABD’nin hegemonik devlet olarak iktisadi ve askeri hâkimiyetinden bahsedebiliriz. SSCB’nin bu dönemdeki ekonomik örgütlenmesi ve silahlanma yarışı, soğuk savaş olguları ABD’nin emperyalist-hegemonik devlet olarak yapılanmasını tamamlarken, SSCB’nin varlığı kapitalizmin o dönemdeki yapılanmasının ve sermaye birikiminin, çoğu kere söylendiği üzere, alternatifi olmamış onun tamamlayıcısı olmuştur. Wallarstein bu konuda oldukça iddialıdır.

Wallerstein ABD ve SSCB ilişkisinin yüzeydeki görüntüsü başka, altında yatan gerçek başka der. [9] Wallarstein’e göre 1917’den beri olan, kapitalizmin işleyişini güvenle sağlamak ve fordizm, merkezi planlama gibi örgütlenme biçimlerini ve araçları farklı veçheleriyle uygulamaktı. Bu anlamda ulusal merkezi planlama, Fordist üretim, devletçi ekonomi gibi uygulamalar ve araçlar sanıldığının aksine sol bir seçenek değil, tam aksine, dönem itibarıyla ABD egemenliğini pekiştiren ve onu dengeleyen-devam ettiren (sürekliğini sağlayan) oluşumlardı.

Bugün Freeman beşinci dalgayı 1980’lerden başlatıyor ve günümüze getiriyor. Bu dönemi tanımlayan temel niteleme enformasyon ve iletişim. Temel taşıyıcı büyüme sektörleri ise yazılım, esnek üretim sistemleri, sayısal haberleşme ağları, uydu teknolojisi, biyoteknoloji. Castells, Freeman’ın bu çerçevesini enformasyon teknolojisi paradigması ile tamamlar.[10] 

Yeni teknolojilerin hızlı yayılımı, bu teknolojilerin ağ kurma iradesi ve etkileşimi, esnekliğin temel olduğu ve yatırım üretim planlamasını bilgisayar ağlarına bağlı yapan oluşumların ortaya çıkması ve üretim zincirini oluşturması paradigmanın başlıca ayaklarıdır. Castells şöyle devam eder:”Böylece mikro elektronik, telekomünikasyon, opto-elektronik ve bilgisayarlar artık enformasyon sistemleri ile bütünleşmiştir. Bu noktada örneğin çip üreticileri ile yazılımcılar arasında hala işletme düzeyinde bir farklılık mevcut olacaktır. Ancak bu tür bir farklılaşma, çip donanımlarına yazılımların yerleştirilmesi kadar, şirketlerin stratejik ortaklıklar, işbirliğine dayalı projeler çerçevesinde giderek daha fazla bütünleşmesiyle bulanıklaşmıştır.” [11]

Bu gelişmenin taşıyıcı ülkeleri daha doğrusu bölgeleri Freeman’a göre, ABD, Asya, AB, Rusya ve diğer gelişmekte olan ülkelerdir.

Bu stratejik gelişmelere uluslar arası finans piyasalarının serbestleşmesi ve düzenlenmesi eklenince karşımıza tek bir pazara doğru giden bir kapitalizm çıkıyor. 

Öte yandan içinde bulunduğumuz sermaye birikim döneminde ölçek ekonomileri ve seri üretim yerine esnek üretimin ve kümelenme ağlarlının ve modellerinin öne çıktığını görüyoruz. Ancak bütün bu değişim ve “yenilenme” yeni ve kapsamlı bir kriz dönemini bize anlatıyor.

 

“ BİRİKİM REJİMİ” VE KRİZİN KÖKLERİ 

 

Bu tür şiddetli kriz dönemleri sermayenin birikim rejiminde temel bir değişikliğin habercisi olarak değerlendirilebilir. Daha çok düzenleme okulunun başvurduğu bu argüman ( Aglietta: 1979, Lipietz: 1986) sermaye olgusunu tarihsel bir toplumsal ilişki biçimi olarak görür ki; bu Marxist kriz teorilerinin kalkış noktasıdır. Burada birikim rejimi değişiyorsa birikim rejimi kavramından ne anlıyoruz ilk önce onu tanımlamamız gerekiyor. Harvey birikim rejimi kavramını şöyle tarif eder: “ Birikim rejimi, “net ürünün tüketim ve üretim arasındaki dağılımının uzun bir vade boyunca istikrar kazanmasını tanımlar; hem üretim koşullarında, hem de ücretlilerin yeniden üretim koşullarında meydana gelen dönüşümler arasında bir karşılıklılığı içerir.”[12] Bu tarif ilkönce Marx’ın yeniden üretim şemasının “piyasa” mekanizması çerçevesinde “muntazam” işleyişini varsayar. Ama daha sonra sistemin o anki- o tarihsel dönemdeki- tüm oyuncuları ve belirleyicileri bu matrisin içine girerler. Yani piyasa mekanizmasının tek başına “genişleyen yeniden üretimi” sağlayamadığı koşullarda sermayenin “bir toplumsal ilişki biçimi” olarak kendisini yeniden üretmesi için birikim rejiminin diğer ekonomi dışı unsurları devreye girer. Burada piyasanın, tek başına, ekonominin o anki sürdürücüsü olmayacağını hatta tam aksine piyasaya müdahalenin, piyasadan daha ziyade, sermayenin-o anki- birikim rejiminin başat belirleyicisi olduğunu söylemeliyiz.

 Tam burada Polanyi’ye ihtiyaç var: “ 1879’dan 1929’a kadar geçen yarım yüzyılda, Batı toplumları yıkıcı gerilimler içeren sıkı sıkıya kenetlenmiş birimler oluşturdular. Bu gelişmenin en önemli kaynağı, piyasa ekonomisinin kendi kurallarına göre işleyişinin yıpranmasıydı. Toplum piyasa mekanizmasının ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş olduğu için, bu mekanizmanın işleyişindeki aksaklıklar sosyal bünyede giderek artan gerilimlere yol açtı.” [13]  Polanyi, piyasa karşısında gelişen korumacılığı piyasanın yıkıcılığına karşı kaçınılmaz bir önlem olarak değerlendirir. Polanyi’ye göre, piyasaya devletlerin müdahalesi üç temel alanda olur. Toprak, emek ve para. Ancak para alanında olan müdahale en kapsayıcı ve piyasayı olağan seyrinden çıkartan müdahaledir. Bu vurgu krizlerin finans dinamiğini anlatır. Bugün yaşanılan krizin bir genel eşdeğer krizi olmasının kökeninde Polanyi’nin bu vurgusu vardır.

 “ Piyasa ekonomisinin çöküşü hiçbir alanda para alanında olduğu kadar ani değildi.

Yabancı ülkelerin ürünlerinin ithalata müdahale eden tarımsal tarifeler serbest ticareti bozdu, emek piyasasının kısıtlanması ve düzenlenmesi pazarlığı yasayla tarafların kararına bırakılmış bir alanla sınırladı. Ama ne emeğin ne de toprağın durumunda piyasa mekanizmasında para alanında olduğu kadar ani ve kapsayıcı bir çatlak oluşmamıştı.” [14] O halde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: 1971’de Nixon, doların altına olan bağımlığını kaldırarak Bretton-Woods sistemine son verdiğinde bugünkü kriz başlamış oldu. Yani biz 1971’den 2001’e kadar Pax-Amerikana’nın içinde olduk. Burada kritik tarih 2001’dir. 11 Eylül 2001 siyasi anlamda Pax-Amerikana’nın bitişidir. 2001-2008 arasındaki Amerikan saldırganlığı ve Bush iktidarı için Schumpeter’in “yıkıcı yaratıcılık” analojisini kullanabiliriz belki. 

 

KÖKLERDEN 1973’E VE ORADAN 11 EYLÜL 2001’E GİDEN YOL  

 

“Savaş sonrasında 1945’ten 1973’e kadar süren uzun canlılık döneminin temelinde, emek üzerinde belirli bir denetim pratiğinin, bir teknoloji bileşiminin, tüketim alışkanlıklarının, politik-ekonomik iktidarın belirli bir -biçimlenişinin yattığı ve bu biçimlenişe Fordist-Keynesçi[15] denmesinin makul olduğu görüşünü genel bir anlamda kabul ediyorum”

Sistemin 1973’ten itibaren çökmeye başlaması ve bugün yaşadığımız krizin aslında 1973’te başlayan ve Fordist-Keynesçi birikim rejiminin çöküş sürecinin sonu olduğunu da söyleyebiliriz. 1980’de tam anlamıyla devreye giren neo-liberal düzenleme kesinlikle sınai sonrası yeni birikim rejiminin yeni yüzü olamadı. Neo-liberal düzenleme yalnızca ulus-devlete dayanan emperyal tekelci kapitalizmin çöküşünü geciktiren bir ara dönemdi. Şimdi bu bitiyor.   

Bugünkü krizin kökleri, her ne kadar, 1973 krizine kadar gitse de, hem 1995-2000 arasındaki ABD ekonomisindeki gereksiz büyümeye hem de 2000-2004 arası büyüyen ekonomiyi soğutma ve durdurma adımlarına dayanır. 1995’te doların değerlenme sürecine girmesi gerekli miydi? Bu soru ve yanıtı bize bugünkü krizin nedenlerini verecektir. Evet, 1995’te doların değerlenmesi birçok açıdan gerekliydi.

ABD,1973’te düşen kâr oranları ve kendini yenileyemeyen imalat sanayinin yeniden ayağa kalkması için 1985’te doları, Japon Yeni’ne ve Alman Markı’na karşı devalüe etti. İktisat tarihinde birinci plaza anlaşması olarak geçen bu operasyon ABD’de imalat sanayi kârlılığını on yıl boyunca, yani 1995’e kadar, olağanüstü artırdı. Brenner, bu artışın yüzde yetmişleri bulduğunu yazar.[16] Bu süreç iki önemli sonuca yol açtı; birincisi: ABD’de, mali olmayan kurumsal kârları en az yüzde 20 civarında artırdı. Ancak ABD ekonomisindeki bu sanal düzelme küresel ekonomiyi kesmedi; sanayi verimliliği düşerken Japon ve Avrupa ekonomileri giderek daralıyordu. Dolayısıyla ABD 1973 krizine göre kendisini düzeltmişti ama küresel durumlar hem Japonya’dan hem de Avrupa’dan kaynaklı olarak iyi değildi.

 Burada Marx’ın 1855’te başlayıp 1870’e kadar sürecek olan krizde Proudhoncu iktisatçılarla yaptığı tartışma akla geliyor.
Örneğin o zaman da, şimdi olduğu gibi, Merkez Bankası’nın para politikaları üzerinde çok yoğun tartışmalar vardı. Ama yaşanmakta olan krizin, ne yapılırsa yapılsın, çözümünün iktisaden imkânsız olduğunu, çözüm için yeni bir politik dönemin başlaması gerektiğini Marx biliyordu.
Krizin o zamanda aslında bir para krizi olmadığını Marx, o zamanda anlatmaya çalışmıştı. Kapitalde aynen şöyle yazar: “  Yeniden-üretim sürecinin tüm sürekliliğinin krediye dayandığı bir üretim sisteminde, kredinin birdenbire kesildiği ve ancak nakit ödemelerin geçerli olduğu sıralarda –ödeme araçlarına olan büyük hücum karşısında– bir bunalımın mutlaka ortaya çıkacağı açıktır. Bu yüzden, ilk bakışta bütün bunalım sırf bir kredi ve para bunalımı gibi görünür. Ve aslında bu, yalnızca, poliçelerin paraya çevrilebilme sorunudur. Ne var ki bu poliçelerin çoğunluğu, fiili alım-satımları temsil eder ve bu alım-satımların genişliğinin toplumun gereksinmelerinin çok üzerinde olması, en sonunda, bütün bu bunalımın temelidir. Aynı zamanda, bu poliçelerin muazzam bir miktarı, şimdi günışığına çıkan ve sabun köpüğü gibi sönen düpedüz bir dolandırıcılığı; ayrıca, başkalarının sermayesi ile yapılan başarısız spekülasyonları ve nihayet, değer kaybeden ya da hiç satılmayan meta-sermayeyi, ya da hiç bir zaman tekrar gerçekleştirilemeyecek olan geriye dönüşleri temsil eder. Yeniden-üretim sürecindeki zoraki genişlemeye dayanan bu baştan sona yapay sisteme, hiç kuşkusuz, İngiltere Merkez Bankası gibi bir bankanın, bütün dolandırıcılara, senetleri yoluyla değersiz sermaye vermesi ve değer kaybetmiş bütün metaları eski nominal değerleri üzerinden satın almasıyla çare bulunamaz. Ayrıca burada her şey çarpıtılmış bir görünüştedir, çünkü bu senet dünyasında, gerçek fiyat ile bunun gerçek temeli hiç bir yerde görünmez, yalnız külçeler, madeni sikkeler, banknotlar, poliçeler, senetler vardır” Bu paragrafı bugün “mortgage krizi” diye anlatılan 2008 krizinin üzerine koyabilirsiniz. 

Aynı şekilde 1973’te başlayan kriz, Mendel’in uzun dalgalarından birinin sona ermesine işaret ediyordu.[17] Yani 1973’teki kriz yalnızca “toplumsal sabit sermayenin” yenilenmesiyle giderilecek bir kriz değildi. O tarihsel dönemdeki sermaye birikimini yürüten kontrol-taşıyıcı teknolojilerinin tümüyle yenilenmesini gerektiriyordu. Bu anlamda 1985’te yapılan “plaza anlaşması” geçici bir çözümdü. ABD’nin hegemonik gücünü kullanarak yaptığı operasyonlar, yalnızca 1973 kriziyle yenilenmesi gereken eski kontrol sanayilerini 2008 krizine kadar yaşattı. Bu anlamda 1973-2008 arası kapitalizmin rasyonalitesinin tarihi değil, Pax-amerikanın uzatılmış tarihidir. Ancak bu durumun çok geçmeden bir bumerang gibi dönüp tekrar hegemonyanın sahibi ABD’yi vuracağını-çok doğal olarak-  Greenspan gördü.

Zaten küreselleşmenin ne demek olduğunu, ulusal pazara dayalı ekonomilerin artık bittiğini, hepimizden önce, gören oydu. “Japonya ve Avrupa batarsa altında yalnız ABD kalmaz, kapitalizm kalır” diyen ABD, çok değil bir on yıl sonra, 1985’te yaptığının tam tersini yaptı. Tabii ters plaza anlaşması. Yani doların değerini yükseltti. 1995’te, yen kuru 79 dolara yükselmişti; ama bu Japonya’da yaşanılan felaketin en önemli nedenlerinden birisiydi. İşte tam burada ABD, Demokrat bir Başkanın ve Greenspan’ın yapmaması gereken her şeyi yapmaya başladı. Çünkü karşılıksız ama değerli dolar dönemi başlamıştı. İşte burada ikinci önemli sonuca geliyoruz: O da, ilkönce giderek şişen mali piyasalar sonra bütçe ve dış açıklarla örülü bir iktisadi-politik hattın ortaya çıkmasıdır. Bu, çok açık olarak neo-con iktidarı olacaktı.

Çünkü değerli dolar iki şekilde olur; birincisi ekonomik ve teknolojik üstünlük, ikincisi de siyasi üstünlük. 1995’ten sonra birincisi küresel kapitalizmin selameti için terk edildiğine göre, ikincisi devreye girecekti. Böylece Bush dönemi başladı. Bush döneminin asıl başlangıcı tabii ki, yukarıda anlattığımız, ters plaza durumudur. Yani doların revalüasyonunun olduğu 1995 yılı. Peki, Bush döneminin siyasi çıkışının başlangıcı olarak hangi tarihi seçersiniz; tabii ki 11 Eylül 2001. Bütün bu süreç Enronları, Freddie Macleri, Lehmanları yaratmıştır. Ama bu dönem aynı zamanda, Irak’ı, Afganistan’ı, yeni Ortadoğu’yu ve nihayet Kafkas savaşını yarattı. Şimdi yaşadığımız ekonomik alt-üst oluşun siyasi görünümü de karşımızda bugün.

1995’te başlayan ve Greenspan’ın da artık çaresizce desteklediği ve şimdi batan ve el konulan banka sistemini yaratan “Borsa Keynesçiliği” artık bitiyor. Bunu nasıl anlatırız; mesela bu dönemde, yani 1995-2005 arası, ekonominin temelini oluşturan şirketler, finansmanlarını, faiz ve kâr payı ödemelerinden sonraki kârlarla finanse etmediler. Kökleri Reagan-Thatcher döneminde açığa çıkan özelleştirme fonlarına dayanan, 1995’ten sonra da ABD’nin karşılıksız dolarla daha da şişirdiği ama aynı zamanda “zehirlediği” bir nevi borsa Keynesçiliği ile ayakta kaldılar. Bu süreç neoliberal paradigmanın çöküşü ile bugünlerde son buluyor. Yapılan çaresiz kurtarma operasyonları yalnızca var olan durumu biraz daha idare edip, günü kurtarma özelliğini taşıyor. Bu çerçevede bugünkü küresel krizin aşılması ancak yeni bir küresel düzenleme ve arkasından gelecek-inşa edilecek- yeni kurumsal yapılarla olacaktır.

OLAN-BİTENİN (ŞİMDİKİ) SONUÇLARI ÜZERİNE NOTLAR…

Artık 21. yüzyılı tartışmaya başlayabiliriz. Bütün bu yaşadıklarımız elimizdeki kavramları yeniden sorgulanmasını ve tanımlanmasını gerektiriyor. Bu tarihi süreç, küreselleşmenin neoliberal politik düzlemde olamayacağını ortaya çıkardı. Şimdi, en azından, elimizde bu var; ama bu da çok önemli bir olgu. Ulus-devletin şu an elimizin altındaki tüm yapıları ve uzlaşıları artık daha hızlı eriyecek. Yönetici devlet partileri, işveren sendikacılığı, kapitalist birliklere ve korporatist meslek örgütlerine dayalı siyasi temsil müessesi bu krizle birlikte bitiş sürecine girdi. Bu siyasi yapının tasfiye edilmesi, şüphesiz, ulusal ekonomilerin tam istihdam, istikrar, ekonomik büyüme ve sürdürülebilir ödemeler dengesi gibi resmi ulusal hedefleri artık yakalamalarının imkânsız hale gelmesiyle hızlanacak. Şimdi Amerikan ekonomisi nasıl varlıklarını naylon kâğıtlarla şişiren finans yapılarını tasfiye ediyorsa, çok yakın bir gelecekte, kapitalizmin başına bela olmaya başlayan ulusal ekonomiler de tasfiye edilecek. Bu gelişmenin siyasi sonuçları çok önemli.

Avrupa’daki geleneksel sağ ve sol partiler kendilerine, döneme uygun, bir politik hat oluşturamıyorlar. Ve bu anlamda geleneksel tabanlarını kaybediyorlar. Avusturya seçimlerinde ırkçı partinin Sosyal Demokratlardan sonra en yüksek oyu alması bu gelişmeyi anlatıyor. Geleneksel yapılar hızla toplumsal ilişkilerin dışına doğru savruluyor ve şeyleşiyor.

Bu durum Türkiye için de geçerli. Kitle desteği ne olursa olsun geleneksel sağ ya da sol anlatıları savunan, bu çıkışlarla politika yapmaya çalışan yapılar esaslı bir savrulma yaşıyor. Hiçbirinin elle tutulur yanı yok. Bu yapılar, geçmişte savundukları ideoloji ne olursa olsun, hızla çözülmekte olan ulus-devlete tutunma zorunluluğu hissediyorlar. Çünkü kaderleri aynı. Ancak Türkiye’deki “sol” partilerin şu sıralardaki devletçiliği, hem bu konjoktürel durumdan hem de tarihsel nedenlerden dolayı çok daha belirgin ve militanca. Bu militanlık devlet adına-gönüllü- istihbaratçılığa-darbeciliğe kadar vardı. Krizle birlikte hem ekonomik olarak hem de siyasi olarak kesif bir devletçilik savunusu-bir çaresizlik sonucu olarak-hızla yayılıyor.  

Neoliberal uygulamaların çökmesi ve kurtarma operasyonlarının “devletleştirme” olarak algılanması da kafaları hayli karıştırıyor. Ama kapitalist devletin ta başından beri en büyük “piyasa” oyuncusu olduğu unutuluyor. Devlet iktidarı aynı zamanda ekonomik hegemonyanın tesisi aşamasını da içerir. O halde devleti yalnızca “zor ile kuşanmış” bekçi olarak görüp, bundan sonra da-kapitalizm kaldıkça- öyle olacağını sananlara bu son kriz iyi bir ders oldu.

Özünde toplumsal bir ilişki olan para-sermayenin dağılımı ve yönetimi hem liberal dönemde hem de tekelci devlet kapitalizmi döneminde devletin ekonomik hegemonyasından hiçbir zaman ayrı olmamış hatta bizatihi onun tarafından yönlendirilmiş ve yönetilmiştir.

Buradan şu sonuca varıyoruz ki; kapitalizmin işleyişi ta başından beri zaten devleti öngörür ve onsuz olamaz. Örneğin kamu (burada devlet anlamında) sektörünün, artı-değerin yeniden dağıtımında ve sermayenin temerküzünde önemli rol oynaması, diğer taraftan vergi, kredi ve teşvik mekanizmalarıyla devletin, sermayenin yönetimindeki etkinliği, kapitalizmin tarihindeki küçük bir dönem dışında, kapitalizmi ayakta tutan en önemli unsur olarak var olmuştur.

Şimdi bu durumda, her kriz döneminde olduğu gibi, bir toplumsal ilişki biçimi olan sermayenin kendisi ve devlet dışında her şey hızla “şeyleşiyor” Yani hızla sahici bir toplumsal ilişki biçimi olmaktan çıkıp çürümeye başlıyor. Kapitalizm yeni döneme girerken bu döneme uygun kurumlarını ve yeni devlet yapılarını ortaya çıkaracak. Ulus-devlet biçimi ve onun siyasi-ekonomik kurumları ilkönce törpülenecek; sonra süreç içersinde yok olacak.

Şimdilerde en çok rastlanılan şaşkınlık durumlarından biri de “Keynes ölmedi” bakın her şey devletleştiriliyor diye konuşulması. Neoliberal uzlaşı, bu krizle birlikte, bittiğinde yeniden ulus-devlet yapılarını inşa etmeye çalışan ve ulusal-hegemonik devlet üzerinden düzenleme yapan yeni bir Keynesci döneme girmeyeceğiz. O halde bu kriz sonrası nasıl bir düzenleme ile karşı karşıya kalacağız. Bunun için çok temel bir veriye başvurmak istiyorum:

Bugün, elimizde yaşadığımız krize başka bir açıdan bakmamızı sağlayan çok önemli bir veri var: 1995-2005 yılları arasında üst teknoloji gurubu malların Avrupa ve Amerika ekonomilerindeki katma değer payları. Çok ilginç olarak üst teknoloji katma değer payı ABD ekonomisinde bu on yıl içinde geometrik olarak artıyor. 1995 yılında yüzde 13,3 iken, 2005 yılında yüzde 54’e çıkıyor. Ama bu oran Avrupa’da düşüyor. Asya’da ve gelişmekte olan ülkelerde ise yine göreli olarak artıyor. Cari fazla veren gelişmekte olan ülkeler, aynı zamanda, ileri teknoloji katma değerini göreli olarak artıran ülkelerdir. İşte bu durum, kriz sonrası, yeni dönemin işaretlerini bize veriyor. Avrupa ve Türkiye’nin sıkıntısı buradadır. Yukarıda, ayrıntısıyla anlattığımız gibi, Bush yönetimindeki ABD bu on yıl boyunca siyasi olarak teknolojiyi baskıladı onun yerine militarizmi, karşılıksız doları ve zehirli kâğıt ekonomisini ikame etti. İşte çöken budur. (Üzgünüm ama kapitalizm henüz çökmüyor) Avrupa’da ise çöken, Amerikan ekonomisinin zehirlediği finans sistemi olduğu kadar kabuğunu değiştiremeyen sermaye yapısıdır. Bu açıdan Avrupa’nın sorunu daha derindir.

Bir de Avrupa bu süreçte birlik olması gerektiğini iyice kavradı. Krize kıtasal giderek küresel müdahale gerekiyor. Ama Avrupa bunu yapamıyor. ABD’nin arkasında sürükleniyor. Bu krizden sonra birlik süreci hızlanacaktır. Ve Türkiye gibi ülkelerin “bozucu” bir unsur olarak bu sürecin dışında kalmasına küresel sermaye izin vermeyecektir. Bu süreçte Türkiye hem Kürt sorununu hem de bundan doğan “kapitalizm dışı” sorunlarını halledecektir. Şimdi Obama iktidarı ile baskılanmış “yeni teknoloji” ekonomisi, dünyada küresel sermaye birikiminin yürütücüsü olarak iktidara geliyor.  Kapitalizm batmıyor; ama bu yeni kapitalizm çok şeye de gebe.

KRİZ NASIL VE NE ZAMAN “FIRSAT” OLUR?

Bu bir fırsat ve tekelci yapının tersine işleyecek bir ekonomik sürecin dünyada önünü açacak bir eğilim olabilir mi? Evet bence olabilir. Ancak bu eğilimin ete kemiğe bürünmesi ve uygulanabilir olması için yine dünya çapında bir siyasi irade ve bu iradenin gerçekleştireceği kurumsal yapılar gereklidir.

Yani sermayenin birikimini ilk aşamada ileri teknoloji üreten çok geniş küçük işletmelere yayıp yoğunlaşmayı merkezileştirmeden sağlayan yeni bir ekonomi yaratabiliriz. Burada yaratılan teknoloji rantıyla herkesin erişebileceği, bir “Kamusal Temel Mallar Ekonomisi” geliştirmenin de olanakları var. Ben böyle bir olasılığı insanlığın, yeni bir siyasi açılımla, yakın gelecekte tartışacağını düşünüyorum. Ama bu yalnız ekonominin değil, daha çok siyasetin işidir. Bir dönemin bittiğini bize-sanki- gözümüze soka soka her şey anlatıyor. Mesela Bağdat’ta Bush’un başına atılan ayakkabı krizin üzerine tüy diken ve bir dönemin artık kesin olarak bittiğini gösteren-oldukça- simgesel bir olay. Ama şimdi yeni olanı, kapitalizm sonrasının anlatısını oluşturacağımız dönüm noktasına geldik. Hayat ve tarih bunu zorunlu kılıyor.     

“Şimdi argümanlarımızın bir dönüm noktasına geldik. Bu zamana kadar –modernliği bir kriz olarak kabul edişimizden yeni bir emperyal egemenlik biçiminin ilk oluşumlarına kadar- izlediğimiz hat, dünya düzeninin kuruluşundaki dönüşümleri anlamamızı sağladı. Ama eğer biz bir üretim rejimi tasarlamamışsak, o düzen içi boş bir kabuk olmanın ötesine geçemez.” [18]

 

 

 

 

 



[1] Bu krizi bu yazıda yalnız ekonomik-neden-sonuçlarıyla ele almayacağız. Bu krizin toplumsal bir dönüşümün başlangıcı olduğu tezi bu yazının temel çıkış noktasıdır.

[2] Aktaran Harvey: 146: 1997

[3]  Schumpeter, J.A. The Theory of Economic Development London, Oxford University Pres, 1961

[4] Chris Freeman ve Luc Soete, Yenilik İktisadi, TÜBİTAK, 2003

[5] E.P. Thompson; İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu, Birikim yayınları, İstanbul, 2004

[6] Sweezy ve Baran’ın dediği gibi rekabetçi kapitalizm dedikleri tarihsel dönem bir 40–50 yıllık süreyi kapsar.

[7] Edvard Chancellor, Finansal Spekülasyonlar Tarihi, Scala yayıncılık, İstanbul, 2007

[8] Küreselleşmenin bundan sonraki aşamasının pekala bir Pax-Romana olarak yeniden yapılanacağını söyleyebiliriz. Roma İmparatorluğu tam 700 yıl Pax-Romana ile ayakta kalmıştır. Yani ötekine söz vererek ve paylaşması gerekenleri paylaşarak. Roma köleler dışında “ötekine” kendi egemenliği sarsmayacak ölçüde “söz” vermiştir. Ancak ulus-devlete dayanan emperyal hegemonya bunu reddeder. Ulusal çıkarlar önderi. Küresel düzenin bekası sonra gelir. İşte şimdi bu bitiyor.

[9] Immanuel Wallerstein, Liberalizmden Sonra, 1998, Metis, İstanbul.

[10] Manuel Castells, Ağ Toplumunun Yükselişi, 2005, Bilgi Üniversitesi, İstanbul.

[11] Manuel Castells, age, s; 91.

[12] Harvey; D. Postmodernliğin Durumu, Metis-1997-147

[13] Polanyi, K. Büyük Dönüşüm, 1986, Alan Yayıncılık; İstanbul. S; 202

[14] Polanyi K. Age. S: 201

[15] Harvey, D. Age: 146.

[16] Brenner, R. Ekonomide Hızlı Büyüme ve Balon, 2007, İletişim Yayınları; S. 194

[17] Mandel, E. Geç Kapitalizm, Versus-2008

[18] M. Hard, A. Negri, İmparatorluk, 2001, Ayrıntı Yayınları; S: 220

Comments (1)

sayın hocam.aslında pek ekonomi okuyan biri değilim. felsefeyle ilişkilendiren yazılarınızdan ötürü sadece taraftaki yazılanızı okuyorum.
üstelik de kötü bir anlatımım var..yine de anarşist yunanlı gnçler okulları işgal ettiler de ne değişti eleştirisinden ve de yeni bir çözüm arayışı için kafa yormak gereğinden hareketle(bir anarşist olarak da) bazı şeyler söylemek istedim..
kısaca evet haklısınız ne devlet ne de kapitalizm sorunu çözemeyek bu belli…kafaları yeni arayışlar için zorlamalı..
marx kapitalizmin engeli biztihi şermayenin kendisi.. sermayenin önüne dikilen bariyerler krizin nedeni derken haklı olsa da eksik olan kelime bence mülkiyet.
‘eğitim’ ve okullar üzerinden ne yapmalıyı şöyle özetleyim
çocuklar okulları mülkiyetsiz bir anlayışla piyasaya adapte etmeliler.. devam zorunluluğu olmadan isteyenin gidip okuduğu..devlete ödediği vergiyi de katkı payı olarak okula verdiği… öğrenci veli ve öğretmenlerin komünal bir anlayışla yönettiği..ve en önemlisi eğitimin eski sınıf ve yaş kriteri üzerinden değil basamak diyeceğim bir sistem üzerinden yürüyen bir model..yani hangi yaşta olursa olsun her dersten kendinin devam isteğine parelel belirlediği..örneğin yunanca c basamağını artık aştığına kanaat getirince Ç basamağına kendi karar verdiği keza matematikten k basamağındayken müzikten z ye devam ettiği bir işleyiş..düşünülemez mi?
hasılı sorunun sermaye ve piyasa karşıtlığıyla değil
devletin kamusal ya da özel her tür mülkiyet biçiminden ya da a kısaca miras hukukundan azade… kullananın kullandığı sürece kararlarına katıldığı bir çözüm..
sermaye eğer mülkiyete dönüşmesi engellenirse kullanım değişim değer farkının eşitlenecektir diye düşünüyorum.
sonuçta mülkiyetin dizginlerinden kurtulmuş gerçekten özgür
bir piyasa..
önerim bu..ne dersiniz
saygılarımla

Write a comment