Aşklar bile kurguymuş; şimdi yenilenme zamanı

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 23-01-2009

0

KURGU BOZULDU

Hem siyasette hem de ekonomide bir yolun sonuna geldik. 2009 yalnızca krizin dibini gördüğümüz bir yıl olarak kalmayacak; 21. yüzyılı belirleyecek değişimlerin başlangıcı olarak da tarihe geçecek. Ancak bütün bu olan biteni anlayabilmek için de şimdiye kadar olan ezber ya da yanlış bilgilerden kurtulmamız gerekecek herhalde. Bir kere, ilk önce ekonomide sonra da siyasette devlet olgusunu yeniden tartışacağız ve tanımlayacağız. Bu çok gerekli; bütün bu olanlar ortaya çıkarıyor ki, bu konuda şimdiye değin bilinenler basit ezberlerden öteye gidemiyor. Örneğin devletin bir ekonomik aktör olarak kapitalist toplumun kalkınmasındaki yerinin tekrar anlatılmasına ihtiyaç var. (Hele bu krizde, devletin piyasaya müdahalesinin, çok yeni bir şeymiş gibi anlatılmasından sonra.)

Kapitalizmin hâkim olduğu hiçbir coğrafya ve toplum, kapitalist devlet olmadan kalkınamamıştır. Bu konuda Britanya’nın istisna olduğu söylenir; ama o da doğru değildir. Liberalizmin ideolojik olarak temellendiği Britanya’da kapitalizmin devlete başvurmadan geliştiği ve üzerinde güneş batmayan imparatorluğun “serbest piyasanın” mucizesi olduğu da yalnızca bir efsanedir. Örneğin daha 1699’da Yün Yasası ile sömürgelerin ürün ihraç etmeleri yasaklanmıştır. Hatta Hindistan’ın ürettiği pamuklu ürünlerin ithal edilmesi de hemen 1700’lerin başında bir yasayla engellenmiştir. Britanya’nın “liberalizmi” geliştiriyor diye anlatılan birçok adımı da, tam aksine, ulus-devlet kapitalizmini geliştirmeye dönük adımlardır. Örneğin 1846’da Tahıl Yasası’nın iptal edilmesi, birçok malda tarifelerin kaldırılması liberal iktisadın merkantilizme karşı zaferi olarak değerlendirilir. Oysa bunlar, Britanya’nın Avrupa’da tarım ve hammadde pazarını kendi lehine genişletmesine dönük bir adımdır. Britanya serbest ticarete ve “liberal kapitalizme” devlet sayesinde edindiği teknoloji ve sömürge üstünlüğünden geçmiştir. Ancak tabii bu serbest ticaret dönemi de çok uzun sürmemiştir.

Daha 20. yüzyıla varmadan Britanya, ABD ve Almanya karşısında avantajlarını kaybetmeye başlamıştı. Bunun üzerine İngiliz burjuvazisi koruma talebiyle ayağa kalktı. Britanya büyük buhranla (1929) birlikte, birçok alanda, tarifeleri yeniden uygulamaya başladı ama çok geç kalmıştı.

Korumacı-devletçi kapitalizmin babalarından Friedrich List ise önceleri serbest ticaret yanlısıydı; ancak List’in devletçiliğinin kökeni ABD’ye dayanır. List, 1825-1830 yılları arasında, ABD’de sürgün olarak geçirdiği yıllardan sonra, korumacı politikaları savunmaya başlamıştır. ABD Avrupa’ya karşı başından beri devlet kapitalizmini öne çıkarmıştı; zaten başka türlü olamazdı. Pax-Amerika’nın arkasında, her zaman, ABD devlet kapitalizmi vardı. Bu kapitalizm, emperyal saldırganlığa, küresel kontrol ve düzenleme kurumlarına, ticareti yönlendirecek küresel bir para sistemine dayanıyordu. Doların fiyatı hiçbir zaman “serbest piyasada” belirlenmemiştir. Tabii bunun sonucu da, dolarla değiştirilen malların da fiyatlarının gerçek fiyatlarla değişime uğramadığıdır. O zaman karşımıza çok vahim bir sonuç çıkıyor: Ekonomiden başlamak üzere, bütün bu tarih boyunca, yaşadığımız her şey bir kurgu; ve egemen devletlerin oluşturduğu bu kurguya, sivil hayatın, toplumların, yine bütün bu tarih boyunca, yapıcı iradesi çok az olmuş.

Örneğin Küba, Vietnam gibi örnekler ya bastırılmış ya da sıkıştırılarak marjinalize edilmiş. Bundan hiç bahsetmek istemiyorum ama çok çarpıcı bir örnek olduğu için yazmak zorundayım: Tuncay Güney; “Türkiye’de sol 12 Eylül’den sonra kontrol altına alınmıştır” dedi. Tümüyle doğru; kontrol altına alınmış ve devletin bir aparatı haline dönüştürülmüştür.

Başta sorduğumuz soruyu tekrar soralım; peki, şimdi ne olacak? Bütün bu yaşadıklarımız bir devrim değil ama çok önemli bir değişimin başlangıcı. Şunu söyleyebiliriz: Kurgu çözüldü. Yani, en azından, 20. yüzyılın başından beri devam eden devletçi-kapitalizmin kurgusu bozuldu. Sistemin bundan sonraki yolculuğu, hiç çaresiz, küresel düzlemde devam edecek. Bölgesel işbirlikleri ve bütünleşmeler yalnız ekonomi çerçevesinde kalmayacak; giderek kurumsal siyasi-hukuki yapılar ve yeni devlet biçimleri ortaya çıkacak.

Güvenlik, risk konseptleri değişecek. Ulusal ordular yeniden örgütlenecek. NATO’nun bu dönemde işlevinin bu olacağı artık biliniyor. Ortadoğu’daki değişimin de, bu çerçevede, çok hızlı olacağını söyleyebiliriz. Gazze’de İsrail yenilmiş ve mahkûm olmuştur. Bu İsrail’in, belki de son operasyonlarından biridir. İsrail’in Gazze’de BM okullarını, binasını bombalaması yanlışlık değildir. Çaresiz ve sonunu gören bir ulus-devlet ordusunun bundan sonra çizilecek paradigmaya hiç uymayacağını ilan etmesidir bu durum. Tabii İsrail ordusunun düştüğü durumun benzerlerini de dünyanın bazı yerlerinde, bugünlerde, görüyoruz.

 

BİR “AŞK” HİKAYESİ

Ergenekon konusunda “solun” şaşkınlığı ortada ama umut verici gelişmeler de olmaya başladı.

Ortaya çıkanlardan sonra, en azından operasyona karşı çıkma durumundan bekleme durumuna geçenlerin sayısında artış var. Ama bu durum bile bir “buzlukta olma hali.”

Zaten biliniyor; Sovyetler zamanında işçi sınıfını dünya iktidarda zannediyordu; ama o aslında buzluktaydı. Şimdi de Ergenekon’dan IMF’ye kadar bütün güncel gelişmelerle ilgili olarak Türkiye’de de “sol”, durumun farkındaymış gibi yapıyor, ama değil tabii; bir öyle kalakalma hali var. Buzluktaki işçi sınıfı gibi. Bu buzluktaki işçi sınıfı hikâyesi Protazanov’un ilk filmidir. Aslında ilk bilim kurgu filmi de sayılabilir: Aelita.

Film hemen devrim sonrasında Lenin’in Yeni Ekonomik Politika (NEP) döneminde Moskova’da geçiyor. Şöyle:

Kahramanımız Los sıkıcı günlük hayatını kâbusa çevirecek bir dert edinmiştir. Karısı Natasha’nın kendisini aldattığını sanmaktadır. Bu sıkıcı ve dertli günlerde Los ve arkadaşı Spiridonov dünyaya ulaşan gizemli bir radyo mesajına rastlarlar. Mesaj Mars’tan gelmektedir. İşte tam o sırada Mars’taki diktatörlüğün başındaki Tuskub’un kızı olan Aelita, teleskopla dünyayı izlerken gözü Los’a takılır. Böylece Los ile Aelita arasında kendilerinin bile farkında olmadığı, telepatik bir aşk başlamış olur. İlerleyen günlerde Los’un aile içi kaygıları ve bunalımları artar. Los karısı ile ilgili şüphesinin doruğa çıktığı bir gün Natasha’yı öldürür. Hikâyenin bundan sonrası çok ilginç ve fantastik.

Los, ortadan kaybolan mühendis arkadaşı Spiridov’un yaptığı çizimlerden yararlanarak Mars’a gidecek bir uzay gemisi inşa eder. Kızıl Ordu erlerinden Gusev ve Komiser Kratsov’u yanına alarak Mars’a doğru yola çıkar. Ekip Mars’a vardığında karşılaştıkları şey, acımasız bir diktatörlük ve güzeller güzeli kraliçe Aelita’dır.

Kraliçe Aelita’nın gezegeninde işçiler ancak kendilerine ihtiyaç duyulduğunda günlük hayata katılmakta onun dışında soğuk hava depolarında hapsedilmektedirler.

Bu durumda başta Kızıl Ordu elemanı Gusev ve kahramanlarımız işçileri bilinçlendirme ve örgütleme faaliyetlerine başlarlar. Gusev bir yerde işçilere şöyle seslenir: “Eskiden biz de sizler gibiydik. Kurtuluşunuz size bağlı, birleşin! Mars Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti için birleşin!” Bu arada Kraliçe Aelita da, biraz Los’a karşı duyduğu aşk biraz da başka hesaplarla, kahramanlarımızın safına geçerek diktatör babası Tuskub’a bayrak açar. Aelita’nın bu saf değiştirmesi Mars’ta devrimi başlatır. Aelita’nın önderliğinde (Evet, bir kadının önderliğinde) devrim gerçekleşir. Ama asıl sürpriz şimdi: Eski Kraliçe yeni devrim önderi Aelita hemen devrim sonrası kahramanlarımızı saf dışı etmekle kalmaz devrim için buzluktan çıkan işçi sınıfını yeniden buzluğa yollar. İşçiler soğuk hava depolarının yolunu tutarken aşk konusunda ikinci kez yenilen Los, devrim yenilgisini ise hazmedemez ve Aelita’yı merdivenlerden iterken gerçek ile hayal arasındaki çizgi belirsizleşir ve olanların, Natasha’nın ölümü dâhil, Los’un hayali olduğu anlaşılır.

Sovyet sinemasının az bilinen ama içerdiği simgesel mesajlar itibariyle önemli yapıtlarından biri olan Aelita filmi aynı anda birçok şeyi anlatmayı başarır.

Kişisel yaşam devrim anaforunu ve çelişkisini çok çarpıcı simgelerle açıklar.

Ama bundan daha önemlisi Nâzım’ın balığı gibi deryanın içinde olup ta deryanın farkında olmayanların durumunu da anlatır.

Hikâyede, Los’un uğradığı acıyı ve yenilgiyi yaşayan sahici bir adam var: Nikolay Buharin. Buharin, 1924’ten sonra yaptığı teorik çalışmalarda çok önemli tespitler ve açılımlar yapmıştı. Buharin, Stalin’in aksine küçük meta üretiminin ve köylülüğün yumuşak bir geçiş için korunması gerekliliğini düşünüyordu. Stalin ise tarımdan sanayie kaynak aktarımının yoğun ve hızlı olması gerektiğini, kapitalizmle yarışmanın, onu başka bir biçimde, diktatörlükle taklit ederek mümkün olacağını savunuyordu. Bu yaklaşım, Sovyet rejiminin, işçi sınıfını buzluğa koyan bir diktatörlüğe dönüşmesine yol açtı. Bu, içe kapanmayı ve diktatörlüğü besleyen bir otarşiyi de getiriyordu. Oysa kapitalizmin tekelci döneminin karşısına, kapitalizmin bir başka yüzü olan devlet tekeli ile değil de, üreticilerin ve çalışanların inisiyatifinin geçerli olacağı –küçük mülkiyeti ve demokrasiyi koruyan- yeni bir yönelim ve anlatıyla geçilebilirdi. Ama Stalin’in dediği; yani acayip devlet kapitalizmi geçerli oldu.

Buharin 1938’de idam edildi. Los kâbus görmüştü ama Buharin görmüyordu. Buharin’in kâbusu hâlâ başımızda; bu kâbus geçerli oldukça “solcuyum” diyen bir takım adam ve kadınların devlet merakı hep devam edecek.

 

Write a comment