İ.Ü. de düzenlenen panelde yaptığım konuşma
Posted by ertemcemil132 | Posted in Finans Politik, Türkiye Yazıları | Posted on 17-01-2009
0
2008 krizinin yapısal nedenleri ve Türkiye için-kriz sonrası- model örnekleri
Sayın hocalarım, değerli öğrenciler hoş geldiniz.
Ben bugün gerçekten birçok açıdan önemli bir toplantı yaptığımızı düşünüyorum. İnsanlar toplumların değişimini çıplak gözle göremez ama bizim bu dönemdeki değişimi çıplak gözlerle gördüğümüzü iddia edeceğim. Bugün önemli bir gün; 4 Kasım Amerikan başkanlık seçimleri yapılıyor. İkinci dünya savaşından beri yapılan en önemli seçimlerden birisi olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, Obama iktidarı diyeceğim çünkü bütün anketler Obama’nın iktidar olacağını gösteriyor, Amerika yeni bir Demokrat iktidar bekliyor. Aslında Amerika dünyada yeni bir değişimin simgesel bir öncüsü gibi… Peki, buraya nasıl geldik; krizin tarihsel-yapısal kökenleri nereye dayanıyor; buradan başlamak istiyorum.
Bu krizin ikinci dünya savaşından sonra, özellikle gelişmekte olan ülkelerde olan krizlerden farklı olarak, bir gelişmiş ülkeler krizi olarak ortaya çıktığı artık genel kabul gören bir yaklaşım. Bu açıdan krizin bu yönünü tespit etmek hem kriz sonrasını görmek açısından hem de krize karşı alınacak önlemler açısından önem arz ediyor.
Bugünkü krizin kökleri, her ne kadar, 1973 krizine kadar gitse de, hem 1995-2000 arasındaki ABD ekonomisindeki gereksiz büyümeye hem de 2000-2004 arası büyüyen ekonomiyi soğutma ve durdurma adımlarına dayanır. 1995’te doların değerlenme sürecine girmesi gerekli miydi? Bu soru ve yanıtı bize bugünkü krizin nedenlerini verecektir. Evet, 1995’te doların değerlenmesi birçok açıdan gerekliydi. ABD,1973’te düşen kâr oranları ve kendini yenileyemeyen imalat sanayinin yeniden ayağa kalkması için 1985’te doları, Japon Yeni’ne ve Alman Markı’na karşı devalüe etti. Bu operasyon ABD’de imalat sanayi kârlılığını on yıl boyunca, yani 1995’e kadar, olağanüstü artırdı. Brenner, bu artışın yüzde yetmişleri bulduğunu yazar. [1] Bu süreç iki önemli sonuca yol açtı; birincisi: ABD’de, mali olmayan kurumsal kârları en az yüzde 20 civarında artırdı. Ancak ABD ekonomisindeki bu sanal düzelme küresel ekonomiyi kesmedi; sanayi verimliliği düşerken Japon ve Avrupa ekonomileri giderek daralıyordu. Dolayısıyla ABD 1973 krizine göre kendisini düzeltmişti ama küresel durumlar hem Japonya’dan hem de Avrupa’dan kaynaklı olarak iyi değildi.
Bu durumun çok geçmeden bir bumerang gibi dönüp tekrar hegemonyanın sahibi ABD’yi vuracağını Greenspan gördü. Zaten küreselleşmenin ne demek olduğunu, ulusal pazara dayalı ekonomilerin artık bittiğini, hepimizden önce, gören oydu. “Japonya ve Avrupa batarsa altında yalnız ABD kalmaz, kapitalizm kalır” diyen ABD, 1985’te yaptığının tam tersini yaptı. Yani doların değerini yükseltti.[2] 1995’te, yen kuru 79 dolara yükselmişti; ama bu Japonya’da yaşanılan felaketin en önemli nedenlerinden birisiydi. İşte tam burada ABD, Demokrat bir Başkanın ve Greenspan’ın yapmaması gereken her şeyi yapmaya başladı. Çünkü karşılıksız ama değerli dolar dönemi başlamıştı. İşte burada ikinci önemli sonuca geliyoruz: O da, ilkönce giderek şişen mali piyasalar sonra bütçe ve dış açıklarla örülü bir iktisadi-politik hattın ortaya çıkmasıdır. Bu, çok açık olarak neo-con iktidarı olacaktı.
Çünkü değerli dolar iki şekilde olur; birincisi ekonomik ve teknolojik üstünlük, ikincisi de siyasi üstünlük. 1995’ten sonra birincisi küresel kapitalizmin selameti için terk edildiğine göre, ikincisi devreye girecekti. Böylece Bush dönemi başladı. Bush döneminin asıl başlangıcı tabii ki, yukarıda anlattığımız, ters plaza durumudur. Yani doların revalüasyonunun olduğu 1995 yılı. Peki, Bush döneminin siyasi çıkışının başlangıcı olarak hangi tarihi seçersiniz; tabii ki 11 Eylül 2001. Bütün bu süreç Enronları, Freddie Macleri, Lehmanları yaratmıştır.
Ama bu dönem aynı zamanda, Irak’ı, Afganistan’ı, yeni Ortadoğu’yu ve nihayet Kafkas savaşını yarattı. Şimdi yaşadığımız ekonomik alt-üst oluşun siyasi görünümü de karşımızda bugün.
1995’te başlayan ve Greenspan’ın da artık çaresizce desteklediği ve şimdi batan ve el konulan banka sistemini yaratan “Borsa Keynesçiliği” artık bitiyor. Bunu nasıl anlatırız; mesela bu dönemde, yani 1995-2005 arası, ekonominin temelini oluşturan şirketler, finansmanlarını, faiz ve kâr payı ödemelerinden sonraki kârlarla finanse etmediler. Kökleri Reagan-Thatcher döneminde açığa çıkan özelleştirme fonlarına dayanan, 1995’ten sonra da ABD’nin karşılıksız dolarla daha da şişirdiği ama aynı zamanda “zehirlediği” bir nevi borsa Keynesçiliği ile ayakta kaldılar.
Şimdi bu dönem bitti. Bundan sonra ne olacak? Bu dönemde, aynı zamanda, özellikle ABD’de teknoloji katma değeri geometrik olarak sıçradı.
Bugün yaşadığımız kriz konusunda elimizde çok önemli bir veri var: 1995-2005 yılları arasında üst teknoloji gurubu malların Avrupa ve Amerika ekonomilerindeki katma değer payları. Çok ilginç olarak üst teknoloji katma değer payı ABD ekonomisinde bu on yıl içinde geometrik olarak artıyor. 1995 yılında yüzde 13,3 iken, 2005 yılında yüzde 54’e çıkıyor. Ama bu oran Avrupa’da düşüyor. Asya’da ve gelişmekte olan ülkelerde ise yine göreli olarak artıyor. Cari fazla veren gelişmekte olan ülkeler, aynı zamanda, ileri teknoloji katma değerini göreli olarak artıran ülkelerdir. İşte bu durum, kriz sonrası, yeni dönemin işaretlerini bize veriyor. Avrupa ve Türkiye’nin sıkıntısı buradadır. Bush yönetimindeki ABD bu on yıl boyunca siyasi olarak teknolojiyi baskıladı onun yerine militarizmi, karşılıksız doları ve zehirli kâğıt ekonomisi ikame etti. İşte çöken budur.
Avrupa’da ise çöken, Amerikan ekonomisinin zehirlediği finans sistemi olduğu kadar kabuğunu değiştiremeyen sermaye yapısıdır. Bu açıdan Avrupa’nın sorunu daha derindir. Bir de Avrupa bu süreçte birlik olması gerektiğini iyice kavradı. Krize kıtasal giderek küresel müdahale gerekiyor. Ama Avrupa bunu yapamıyor. ABD’nin arkasında sürükleniyor. Bu krizden sonra birlik süreci hızlanacaktır. Ve Türkiye gibi ülkelerin “bozucu” bir unsur olarak bu sürecin dışında kalmasına küresel sermaye izin vermeyecektir. Bu süreçte Türkiye kapitalizmin rasyonalitesi dışında kalan tüm sorunlarını çözecektir. Bugün bütün yaşadıklarımız bunun işaretidir.
Şimdi Obama iktidarı ile baskılanmış “yeni teknoloji” ekonomisi, dünyada küresel sermaye birikiminin yürütücüsü olarak iktidara gelecek. Kapitalizm batmıyor; ama bu yeni kapitalizm çok şeye de gebe.
Bundan sonra ne olacak?
15 Kasımda yapılacak olan yeni G-20 zirvesi ve bundan sonraki, bu süreci tamir etmeye dönük, tüm G-20 zirveleri çok önemlidir. Türkiye’de bu zirvelere katılacak ve bu zirvelerde küresel uzlaşının temelleri atılacak. IMF’nin, Dünya Bankasının ve benzeri kurumların hızlı bir şekilde yeniden yapılanacağını bu çerçevede düşünüyorum. Zaten ikinci savaş sonrası da sistemin yeniden yapılanması buna benzer adımlarla olmuştu. O zaman iki tane plan vardı. White ve Keynes planları. Ben şu aşamada Keynes planına daha yakın olduğumuzu düşünüyorum. Keynes’in bir dünya parası ve dünya merkez bankası önerisini getirmişti. White’in aksine doları bir dünya parası olarak önermemişti. Şimdi dünyanın bu krizde karşılaşacağı en önemli sorunlardan bir tanesi bir dünya parası sorunu olduğunu söylemek istiyorum. Bu anlamda Amerikan doları 1971′den beri sorunlu bir paradır. Nixon Watergate skandalı belki de biraz Vietnam savaşı ile hatırlanır ama onun en büyük marifeti 1971′de doların Altın’a olan bağlılığını kaldırmasıdır.
Bu krizin kökleri, bir yerde, Nixon’un o müdahalesindedir. Amerika o tarihten itibaren borçlanarak var oldu ve hegemonyasını geliştirdi. Bu anlamda bugün krize baktığımızda bu kriz 1973′teki kriz ile çok ilişkilidir. Fakat 1973′te petrol sorunu olarak başlayan krizde gerçek anlamda tamirat yapılamamıştır.
Bu anlamda Euro çok önemli bir icattır ama yetersizdir; çünkü AB sürecinin parasal birlik dışında da tamamlanması gerekmektedir. Avrupa Birliği’nin genişlemesinin doğuya doğru yöneleceğini parasal birliğin siyasi birlik olarak tamamlanma sürecinin kriz sonrası daha da hızlanacağını ve tabii ki Türkiye’yi de içine alacağını düşüyorum.
Bir şey daha benim dikkatini çekti bilmem katılır mısınız? Kurtarma planları açıklandıktan sonra hem Avrupa’da hem Amerika’da yaşanan kriz sonrası dolar hızla yükselmeye başladı. Bu aslında belki spekülatif sebeplerle, hedge fonlarının gelişmekte olan ülkelerden çıkışıyla açıklanabilir. Doların yükselişi de zaten hedge fonlarının Güney Afrika’dan çıkmasıyla başlamıştı. Doların bu kısa dönemde gereksiz değerlenmesi efektif anlamda doların olmamasıdır. Yani paketler açıklanıyor ve bütün bunlar kaydı olarak var. Efektif anlamda doların olmaması bize bir uzlaşının olmadığını anlatıyor. Obama ile birlikte bu uzlaşının olacağını ve hemen kriz sonrası dolarla birlikte tüm ana emtia fiyatlarının gerçek değerlerine ulaşacağını söyleyebiliriz.
Türkiye’nin önemi ve fırsatları
Yaşadığımız süreçte Türkiye’nin önünde çok önemli fırsatlar olduğunu düşünüyorum.
İki önemli dinamik bu kriz sonrası Türkiye’nin önünde bir fırsat olarak duracaktır. Bu dinamiklerden birincisi Avrupa dinamiğidir. Avrupa’nın 5. genişlemesi çok önemli.
Bu genişleme AB’nin dünya ticareti içindeki payını göreli olarak azaltmıştır. Ancak pazar ve genişleme dinamikleri açısından AB’nin yönünü belirlemiş ve Türkiye bütünleşmesinin önemini artırmıştır. Çünkü büyüyen nüfus ve enerji ihtiyacı AB’nin doğuya genişlemesini zorunlu kılmaktadır. AB bir şekilde bu son genişlemeden sonra Türkiye üzerinden Kafkas ve Ortadoğu pazarına, daha da önemlisi, enerji hatlarına –kaynağına- ulaşmak zorundadır.
Beşinci genişlemeden sonraki veriler gösteriyor ki AB dinamiği bölgesel bir ekonomi olma konusundaki iradesi göstermiştir. Ancak yaşanılan kriz bu yapının krize etkin ve anında yanıt vermesini önlemektedir. Euro bölgesi bu süreçte farklı ulusal ekonomi yönetimleri yüzünden etkin bir para politikası uygulayamamaktadır. Bu açıdan kriz AB için önemli bir ders niteliğindedir. Biz bu krizden sonra AB’nin genişleme iradesinin artacağını ve sürecin Türkiye’yi de kapsayacak şekilde hızlanacağını düşünüyorum.
Bunun iki temel nedeni vardır; birincisi artık hem kriz dönemlerinde olsun hem de olağan genişleme dönemlerinde olsun AB’nin pazar ve enerji ihtiyacı için kendi doğusuna yönelmesi zorunluluğudur. İkincisi ise, kıtasal bir ekonomiyi tüm yönleri, kurumları ve aparatları kurmanın gerekliliğidir. Son büyük genişleme dalgası göstermiştir ki, Avrupa genişlemesi bundan sonra ancak derinleşme ile mümkün olacaktır.
Dünya ekonomisinin bundan sonraki yolculuğu, özellikle euro bölgesinde ileri teknoloji üretimi, eğitim sağlık ve teknolojisi gibi alanların öne çıkması, ABD’de ise yeni silikon vadisi ekonomisi ve yeni beşeri sermayeyi öne çıkaran büyüme modellerinin uygulamaya konmasıyla birlikte finansal yapının tümüyle kabuk değiştirmesi gözlemlenecektir. Bu süreç hiç şüphesiz ki, ilkönce merkez de bir bütünleşme çerçevesini gerekli kılacaktır.
Bu bütünleşme bize yeni bir küresel refah toplumu ve büyüme tanımı vermektedir.
“Sermaye “yeni” büyüme teorilerinin çoğunda, bildiğimiz anlamda, mevcut değildir. Bu modellerde fiziki sermayenin olmadığı ve sadece bilgiye yatırımını önemi ( Römer; 1986) vurgulanırken, daha karmaşık olanlarda fiziki sermayenin olağan özelliğine ters bir şekilde, sermaye biriktirmeyen ara maldır. Bu yaklaşım, Ar-Ge ye daha çok yatırım yapılırsa, tüm ara malların kalitesinin yükseleceği ve artan yatırımlar yoluyla da daha hızlı bir büyümeye ulaşılacağı sonucuna varır.”[3] Burada teknik ilerleme diğer mallar gibi “üretilen bir maldır” ve kamu malının tipik özelliklerini taşır. Römer’e göre bu “ paylaşabilirlik”tir. [4] İşte tam burada oldukça ilginç bir noktaya varıyoruz ki o da; kapitalizmin bu yeni dönemde teknolojiyi eskisi gibi denetleyemeyeceği olgusudur. Bunun çok çarpıcı sonuçları ve Türkiye gibi ülkeler için önemli fırsatları vardır.
Burada yeni refah toplumu ve kalkınma için iki yeni modeli ortaya atabiliriz: Bunlardan ilki; verimlilik ve yenilik kaynağı olarak vasıf düzeyi yüksek işgücünün kitlesel ithaline yaslanan Amerikan bilgi ekonomisi modelidir. Bu model 1990’ların ilk yarısında, yani ters plaza anlaşmasına kadar, uygulanmaya çalışılmıştır. [5] Diğer modelde insan sermayesine yatırım yapmayı öne çıkaran ve verimliliğin toplumsal kaynaklarını güçlendiren Fin ve İrlanda modelleridir.
Modele göre ülkeler yeterince şansları varsa ve beşeri sermayeye yatırım yaparlarsa, Malthus Dengesi’nden kalkınma dengesine geçebilirler. [6] Burada biz şansı İrlanda için erken gelen AB üyeliği olarak kabul edelim. Ancak İrlanda büyümesi tek başına beşeri sermayenin sürece katılımı ile de olmamıştır. “İçirilmemiş teknolojik değişmeyi” büyümeye bir değişken olarak katan Romer’in çalışması İrlanda modelini tam anlamıyla tamamlar. [7] Burada Romer, Ar-Ge’deki nitelikli emeğin teknolojiye katkısının ve yeni teknoloji yaratmasının büyümenin başlıca itici gücü olduğunu savunur. Romer, üç sektörlü bir modelde üretim süreci girdilerini tasarım ve buluşların maddi hali olarak tasarlar. Böylece beşeri sermayenin doğrudan ama teknolojiyi de içererek ve yaratarak üretime katılması anlatılır. Burada önemli olan bir önceki üretim sürecinde [8] olduğu gibi teknolojinin insansız bir olgu olarak değil tam aksine insanın –beşeri sermayenin- yarattığı bir olgu olarak ele alınmasıdır. Bu ayrım İrlanda büyüme modelini neo klasik büyüme modelinden ayıran en önemli noktadır. Bu nokta bir yerde kendisini risk sermayesinin doğuşunda ve işlevinde de gösterir.
Risk sermayesi yatırım ortaklıkları, teknolojik gelişmenin finansmanında en büyük paya sahiptir. Teknolojik gelişme de, ekonomik büyüme üzerinde önemli etkiye sahiptir. Buna göre büyüme, uzun dönemde daha fazla sermayenin, emeğin ve teknolojik gelişimin sağlanmasıyla mümkündür. Bu ilişki Solow denklemiyle ifade edilebilir:[9]
Solow denkleminde, teknolojideki değişim oranı gibi bir orana bağlı kalmaksızın hareket ettiğinden, ekonomik büyüme üzerinde önemli etkiye sahiptir. İrlanda’yla birlikte İsrail, Finlandiya, Hindistan ve Güney Kore bu konudaki en önemli örnekler arasında sayılabilir. Bu ülkeler, yüksek katma değer yaratan yatırımlardan dolayı büyümelerini hızla gerçekleştirebilmişlerdir. Ancak bu yatırımlar ve teknoloji nitelikli emeği içermektedir. Ar-Ge sektöründeki beşeri sermayenin verimi yeni fikirler ve bunların üretime katılımı ile artar. Bu makinelerin üretim fonksiyonunda ölçeğe göre getiriyi artırır. [10]
Küresel düzeyde 1995–2002 arası sanayi istihdamında 22 milyon iş kaybına karşın
verimlilik sayesinde sanayi üretimi %30 artmıştır. Kısaca, başta ABD olmak üzere tüm
ülkelerde özellikle 2000’li yıllarda üretim artışının çoğu verimlilikten gelmiş, “istihdamsız büyüme” dünya genelinde şikâyet edilen bir konu olmuştur. Örneğin İsveç, son 10 yılda ortalama yıllık %2,9 büyüme oranı ile ekonomik büyüme açısından başarılı bir ülkedir.
Ancak büyümenin kaynağı verimliliktir. Söz konusu dönemde istihdam yüzde 0,5 artarken verimlilik yüzde 2,4 artmıştır. Ancak esas olan verimliliği teknoloji yoğun bir çerçevede artırmaktır. Bu aynı zamanda beşeri sermayeye yatırımı gerektirecek uzun vadeli kalkınma perspektifinin başlangıcıdır. Bu yaklaşım üretim olanakları eğrisini emek ve teknoloji birlikteliği ile artıracak bir modeli de bize verir.
Bu çerçevede Türkiye’nin önünde bu krizi en az hasarla atlatıp kriz sonrası oluşacak yeni ekonomiye entegre olma şansı var. Bu da, çok açık olarak, yeni teknoloji üreten sektörleri, sanayiyi ve buna uygun dünya ile rekabet edecek bir alt yapıyı inşa etmekten geçiyor. Hükümeti hem bu kriz sırasında hem de kriz sonrasında bu yönde adımlar atması için zorlamalıyız.
[1] Brenner, R. The Boom and Bubble. The US in the Word Economy 2002, Verso,
[2] Ters Plaza Anlaşması. Bu anlaşma küreselleşmenin en önemli basamaklarından hatta operasyonlarından birisidir. Bu anlaşma 1985’deki “Plaza Anlaşmasının” tersine paradoksal olarak küreselleşmenin en önemli ama aynı zamanda gizli kalmış adımlarından birisidir. Çünkü ABD burada doların revalüasyonuna izin vererek Japonya ve Avrupa’yı öne çıkartıyor; ama kendisi de aynı zamanda değerli dolar, yüksek faiz ve militarist bir güç olarak yoluna devam ediyordu. Ters Plaza anlaşmasının siyasi karşılığı Bush iktidarı ve 11 Eylül olacaktı.
[3] Freeman C. , Soete, L. Yenilik İktisadı; TÜBİTAK, yayınları 2003
[4] agy.
[5] Bu konuda bkz; Castells, M. Enformasyon Çağı, Cilt 2; Kimliğin Gücü. Bilgi Üniversitesi Yayınları 2007-s: 399
[6] agy
[7] Romer, P.M. 1990, Endogenous Technological Change , Journal of Political Economy 98 (October)
[8] Fordizm: Fordist üretim sürecinde emek niteliksiz bir unsur olarak var olur ve teknoloji doğrudan makinelerin getirip kullandığı bir unsurdur. Fordizmde teknoloji ile insan ilişkisi yoktur.
[9] Solow, R. M., Growth Theory: An Expotion, Oxford University Press, 1970
[10] Nihal Yener Ercan, İçsel Büyüme Teorisi; Genel bir bakış, DPT; 2000, Ankara,

