Savaş bölgeleri dinamiği (Devlet mi; piyasa mı?)

Posted by ertemcemil132 | Posted in Finans Politik, Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 06-02-2009

1

Savaş sonsuz kötülüklerin sonucu ve anası ama savaşın yadsınamaz bir özelliği daha var; o da savaşların toplumların o anki siyasi ve ekonomik durumunu olanca çıplaklığıyla gözler önüne sermesi. Yine öyle oluyor. İsrail saldırısının acısı ve etkisi zamanla geçecek gibi değil. İsrail’in bu son operasyonun bölge ve insanlık üzerindeki etkilerini önümüzdeki günlerde göreceğiz. Öte yandan Filistin halkı, yeniden ne denli yalnız olduğunu, yıllarca nasıl korkunç bir yoksulluğa mahkûm edildiğini görüyor.

Bugün dünyanın en yoksul bölgeleri aynı zamanda, yıllardır süren bitmez tükenmez bir savaşında pençesi altında. Bu bölgelerle dünyanın geri kalanı arasındaki gelir ve refah farkı da giderek açılıyor. Şöyle bir şey iddia ediyorum: Savaş bölgeleri aynı zamanda dünyada geler dağılımının en bozuk olduğu ya da bozulmakta olduğu bölgelerdir. Ve buralarda kapitalizm özellikle çarpık geliştirilmiştir. Toplumun kendi “iç” dinamikleriyle gelişimine izin verilmemiştir. İşte bu müdahale, bu bölgelerin kapitalizm öncesi, aile, aşiret daha sonra da çarpık devletçi kapitalizmin ürünü olan ulus-devletlerin elinde giderek yoksullaşmasına yol açmıştır. Buralarda-yarım yamalakta olsa- kapitalizmin piyasası hiç bir zaman olmamıştır ve zaten olmaması içinde çomak sokulmuştur. Devlet her zaman belirleyici olmuş ve otarşi hakların kaderi sayılmıştır. Bu bölgeler baskıcı bir devlet geleneğinin yoksulluğunda kavrulurken, dişarısı yani hakim kapitalizm bu bölgelerden başlayan savaşlarla hem geçerli sermaye birikim rejimine uygun düzenlemelerini yapmış hem de buna uygun yeniden paylaşımı gerçekleştirmiştir. Dikkat edilirse bu bölgeler hammadde, enerji, doğal kaynaklar ve dış ticaret açısından dünyanın en zengin bölgeleridir. Ama kapitalizmi taçlandıran “piyasa” buralara hiç uğramamıştır. Bu bölgelerin savaş ve baskıcı devletin baskısının göreli de olsa sona erdiği, kesintiye uğradığı dönemlerde nasıl hızla kalkındıklarını biliyoruz.

Savaştan sıyrılan ve barışı inşa etmeye başlayan toplumlarsa hızla dünyanın geri kalanına yetişiyorlar. Bugün küreselleşmenin karşımıza getirdiği ve bu krizle de iyice belirginleşen bir gerçekte gelişmiş-gelişmemiş ülke-bölge kavramlarının ve coğrafyasının çok hızlı bir değişime uğramasıdır. Ancak emperyal ulus-devletlerin savaşla tahakküm kurmaya çalıştığı bölgeler, gelişmiş ülkelere hızla yetişmeye çalışan ülke ve bölgelerden kopuyor. Mesela savaşın olmadığı yıllarda Lübnan’ın nasıl değiştiğini, hızla kendini toparlayıp dünyanın parçası olma yolunda nasıl çabaladığını hatırlayalım.

Bu Afrika’da da, Kafkasya’da da, Ortadoğu’da böyle. Pakistan ve Hindistan arasındaki uçurumunun temelinde de bu gerçeğin payı büyüktür.

Türkiye’nin güneydoğusu da yıllardır düşük yoğunluklu bir savaşın pençesinde.

Bugün Filistin’deki işsizlik oranıyla Türkiye’nin güneydoğusundaki işsizlik oranı ve refah seviyesi arasında çok fark yok.

Filistin’de ki işsizlik oranı yüzde 20’nin üzerinde. Güneydoğu’da da işsizlik aynı seviyelerde.

Betam’ın (Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi) yaptığı bir araştırma bu gerçeği ortaya koyuyor. Betam’ın Türkiye’deki bölgeler arasında refah seviyesini karşılaştıran araştırması, bölgesel verileri nüfus ve fiyat endeksine göre düzeltip refah karşılaştırması yapıyor. Çalışmada İstanbul bir şehir değil bölge olarak ele alınmış. İstanbul harcama payı açısından ilk sırada ama ikinci, üçüncü ve hatta dördüncü sıralardaki bölgelerle İstanbul’un arası kapanıyor. Yani İstanbul’u çok az farkla Batı Anadolu, Doğu Karadeniz, Ege, Batı Marmara, Akdeniz, Doğu Marmara, Orta Anadolu takip ediyor. Güneydoğu ise bütün bu bölgelerden tüketim harcamaları dolayısıyla refah açısından kopmuş durumda. Güneydoğu’da ikamet eden ortalama bir birey Orta Anadolulu bir bireyin yarısı kadar bir tüketim bile yapamıyor. İstanbullunun sağlık harcaması payı Güneydoğulu bir vatandaşın tam 4,8 katı, yine eğitim ve kültürde İstanbullu tam 5 kat fazla harcama yapıyor.

Bu fark Türkiye’nin geleceğini kemiren ve Kürt sorununun temelini açıklayan bir farktır. Aslında bu eğilim, bir başka şekilde, dünyanın gelişmiş ülkeleri ile gelişmemiş ülkeleri arasında da var. Yani ulus-devletlerin savaş ve diktatörlükle var olmadığı bölge ve ülkeler hızla gelişmiş dünyaya yaklaşıyor. Ama ulus-devlet müdahalesinin buna bağlı savaşların ve diktatörlüklerin olduğu bölgeler da hızla gelişmiş dünyadan koparak yoksullaşıyor.

Bu ayrım ve sorun 21. yüzyılın ayrımıdır. 20. yüzyılın yeni-sömürge ülkelerinin yerini etnik, dinsel ayrımcığın yapıldığı ve bunun üzerinden savaşla hâkimiyet sağlanan “savaş bölgeleri” alıyor. Bu savaş bölgeleri hem yenidünya düzeninin kestirmeden kurulması için yeni dönemin aktörlerini ortaya çıkartıyor ve sistemin sert yüzünü oluşturuyor; hem de trilyonlarca dolarlık savaş endüstrisini ayakta tutuyor. İsrail ekonomisi savunma sanayine ve buraya ayrılan Ar-Ge’ye dayanır. İşte özellikle kriz dönemlerinde bu “ savaş bölgeleri” hem siyasi hem de ekonomik olarak ortaya çıkıyor.

“Savaş bölgesi” olarak seçilen bölgeler artık dünyanın en yoksul en çaresiz bölgeleri. Buralardaki halkların barış iradesi ve siyaseti maddi bir güce dönüşmedikçe de öyle kalmaya mahkûm.

Türkiye’de her kesimin bu gerçeği görmesi ve Güneydoğu’yu bu çemberden çıkarması gerekiyor. Türkiye, artık savaşa bulanmış bu krizden bir yanı yoksulluk ve savaşa bulaşmış bir ülke olarak çıkmak istemiyorsa hem batısına hem de doğusuna bakmak durumundadır. Avrupa Birliği yolculuğu, bugün kriz ve savaşın gösterdiği gibi, Avrupa içinde bitmiş değildir. Türkiye’nin demokratikleşerek Avrupa Birliği’nin bir parçası olması yalnız Kürt sorununu değil, Filistin sorununun da çözümünü kolaylaştıracak tarihsel bir sonuçtur.

Bütün bu olanların bize, çok uzun sürecek bir “medeniyet” çatışması diye yutturulmaması için AB üyesi-demokratik bir Türkiye’ye ihtiyaç vardır.

Comments (1)

mümkünse yazılarınızdan haberdar olmak istiyorum
teşekkürler

Write a comment