Hayatın-suyun-sıkıştığı yer veya su sorununun üç boyutu
Posted by ertemcemil132 | Posted in ABD, Kriz, Küreselleşme, Finans Politik, Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-03-2009
0
Nisan ayındaki zirveye hazırlık niteliğinde olan G-20 Maliye Bakanları toplantısından çıkan iki önemli vurgu vardı. Birincisi korumacılığın, bu krizin yol açabileceği en olumsuz sonuçlardan birisi olacağı ve korumacıkla mücadele edilmesine yapılan vurgu; ikincisi ise, banka sisteminin, bütün bu kriz boyunca, kendi başına bırakılmayacağının “resmen” kabulü. Yani likidite desteğinin yetmediği yerde hızla “devletleştirmelerin” gündeme gelmesi artık “resmen” onaylandı.
Şimdi bütün bu kararlar çok şeyi anlatıyor aslında. Korumacılığı bir tehlike olarak görmekle banka sistemini devlet eliyle tamir etme iradesi arasında çelişki var gibi duruyor. Ancak kesinlikle değil. Çünkü şu andaki finans sistemi, hem kurumsal yapı olarak hem de risk yönetimi ve anlayışı olarak, bu krizle birlikte batan, bir önceki sanayi yapısını temsil ediyor. Dolayısıyla bu sistemin çok hızlı bir şekilde kabuk değiştirmesi gerekiyor. İşte bu kabuk değişimi krizin süresini de belirleyecek. Banka sisteminin elindeki kaynakları “doğru yerlere” yönlendirmesinin yeni koşulları ancak sistemin tümüyle yeniden yapılanmasıyla mümkün olacaktır. Bu makalede krizin sıkıştığı yeri anlatırken, aynı zamanda, hayatın kaynağı olan suyu da ele alacağız. Çünkü bugün insanlığı bekleyen en büyük tehlikelerden biri olan “susuzluk” ve/veya suyun-hayatın- kirlenmesi ile krizin nedeni aynı.
Burada devletin bir düzenleyici ve yeniden yapılandırıcı olarak rolü çok önemli.
Kapitalizmin kriz sonrası belirginleşecek yeni döneminde devleti ve devletin yeni rolünü çok tartışacağız. Yeni dönemde devletler birbirlerine bağlı küresel ağ üzerinden yapılanacaklar. Kapitalizmin liberal iktisatçıların yıllar önce yazdıkları teorik çerçeveyi uygulamaktan başka çaresi kalmadı. Örneğin Avusturya okulunun en önemli temsilcisi Mises, devletin piyasaya müdahalesini ve kısıtlamaların hikayesini anlatırken çarpıcı bir örnek verir: “Eğer devlet yeni icatlar için monopol fiyatlara karşı çıkarsa, patent vermeyi durdurmalıdır. Önce patent verip ardından patent sahibini rekabet fiyatından satmaya zorlayarak gelirinden yoksun bırakmak saçmadır.” Burada Mises’in gelir diye bahsettiği “şey” teknoloji rantıdır. Yine Mises, devletin hem kartellere karşı çıkıp hem de karteli yaratan gümrük vergisi uygulamasını da samimi bulmaz. Aslında Mises’in dramı kapitalizmin ulus-devlet modelinin ya da aşamasının dramıdır. Ana ekol liberal iktisat anlayışı, hem örtülü olarak ulus-devleti savunur; hemde liberalizmi. İşte şimdi ikisinin aynı anda olamayacağı ortaya çıktı. Bu aynı zamanda hâkim iktisat teorisinin de krizidir.
Yine Mises’in örneğine dönecek olursak; patent vermek ve bu yolla teknolojiyi denetlemek ve bir teknoloji rantı hâkimiyeti oluşturmak doğrudan ulus/devlet uygulamasıdır. Ama bunu yaparken, bir yandan da, sözde anti-tekel yasaları ve IMF, DTÖ gibi yapılarla küresel fiyatların rekabet şartlarında oluşmasını sağlamaya çalışmak da akla zarar bir durumdur.
İşte bu sancılı ve çelişkili durumu bu kriz ortadan kaldırıyor.
Şimdi İstanbul’da bir “su” zirvesi yapılıyor. Orada da benzer bir sorun var. Yani su sorunu da, eski ulus-devlet zeminiyle, kamusal olması gerekenin ticarileştirilmesi arasına sıkışmış durumda.
Önümüzdeki günler, kuraklık, dış politika da gerginlik, savaş olarak önümüze gelecek bu yakıcı sorunun şimdiki ulusalcı-geri politik bakışla çözülmesi mümkün değil.
Türkiye’nin şimdiye kadar bu sorunla ilgili tüm tezleri çürümüş ve işe yaramaz durumda.
Aşağıdaki tabloya bir bakın dünyanın sorunlu su havzalarını gösteriyor. Sorunun iki kaynağı var; birincisi; çevreyi hiçe sayan kapitalist işleyiş, ikincisi; dar ulusal devletçi anlayış. Ulus devletler kendi çıkarları doğrultusunda dünyanın en önemli hayat damarları olan büyük nehirlerin akışlarını değiştirdiler, üstlerine barajlar kurup kirlettiler, sanayi atıkları ve kent pislikleri ile boğdular. Bugün Dicle ve Fırat’ın başına gelen Ren’in de, Büyük Göller’in de, Tuna’nın da başına geldi. Türkiye’de kapitalizm ve yağmacı ulusalcılık koskoca Ergene Ovası’nı öldürürken, aynı kapitalizm Ren’i öldürdü. Ama yine aynı yağmacılık da Mısır’ın Nil’ini bir çamur ve pislik çukuruna dönüştürmeyi başardı.
SORUNUN ÜÇ BOYUTU
Büyük şehirlerimizden birinde oturuyorsanız en son ne zaman şebeke suyunu içme suyu olarak kullandınız, hatırlıyor musunuz? Ben hatırlamıyorum. Bizim çocuklarımızın ise böyle bir şeyi hatırlamalarına imkân yok. Çünkü onlar hiçbir zaman bir musluğa ağızlarını dayayıp kana kana su içmediler. Böyle bir şeyi bilmiyorlar. Plastik damacanaları, pet şişeleri biliyorlar.
Su sorunuyla ilgili çeşitli bilimsel çalışmalar, doktora tezleri de yayınlanmaya başladı. (*)
Bu çalışmalarda “su” sorunu genellikle üç temel boyutuyla ele alınıyor.
Birincisi su kaynaklarının ülkeler arası kullanımı ve tasarrufu sorunu.
İkincisi küresel ısınma ve çevre kirliliği nedeniyle kirlenen, yok olan temiz su kaynakları sorunu.
Üçüncüsü suyun giderek kamusal bir ihtiyaç olmaktan çıkarılıp ticari küresel bir meta haline dönüştürülmesi sorunu.
Suyla ilgili bu üç boyut, önümüzdeki günlerde, Türkiye’nin en çok konuşacağı sorun. Hemen yanı başımızdaki bu devasa sorunu şimdilik görmezden geliyoruz. Oysaki bugün Dünyada 1 milyarı aşkın kişi temiz içme suyuna ulaşamıyor ve her yıl 6 milyona yakın insan dizanteri, kolera, ishal gibi temiz suya ulaşamamaktan kaynaklanan hastalıklardan yaşamını yitiriyor. Yine temiz içme suyundan yoksun olduğu için her 30 saniyede bir çocuk yaşamını yitiriyor. Özellikle endüstriyel atıklar ve küresel ısınma nedeniyle temiz su kaynakları giderek azalıyor. Dünya Bankası’nın tahminlerine göre 2025 yılında dünya nüfusunun üçte ikisi temiz ve içilebilir sudan mahrum olacak. Türkiye’de gerekli önlemleri almazsa, belki 2025 yılında değil ama temiz su sorunu ile yakın gelecekte karşı karşıya kalacak. Türkiye, bugün su kaynakları hızla tükenen ve kirlenen bir ülkedir. Bir ülkenin su zengini sayılabilmesi için kişi başına 10 bin metre küpten fazla suya sahip olması gerekiyor. Oysa Türkiye’de kişi başına düşen su miktarı 1892 metre küp.
Aslında su sorununun üç boyutu da birbiriyle ilgili. Bütün sorunun özü, yaşamın bu temel kaynağının tüm insanlığın kullanacağı kamusal bir ihtiyaç maddesi olmaktan çıkmasında yatıyor. Suyun ticari bir meta olarak algılanmaya başladığı andan itibaren zaten suyun kıt bir kaynak olduğu sunucuna da otomatik olarak varılıyor. Dolayısıyla suyun kaynağına sahip olmak bir zenginlik ve ayrıcalık oluyor. Bu ayrıcalık ise gelecekte “su savaşları” tezini savunanların çıkış noktası. Demek ki yukarıda suyla ilgili sıraladığımız sorunlardan üçüncü boyut birinci boyutu doğurmuş oluyor.
Küresel ısınma ve çevre kirliliği sonucu kullanılabilir su kaynaklarının tükenmesi sorunu da tabi ki suyu metalaştıran bir anlayışın sonucu. Şimdi birbirine bağlı bu üç boyuta Türkiye bağlamında göz atarken, sıcak geçecek yaz günlerinde hissetmeye başlayacağımız bu yakıcı sorunla ilgili neler yapılabilinir onu ele alalım.
SU SAVAŞLARI OLACAK MI?
Bu soru bugün insanlığın önündeki en yakıcı sorulardan birisi. Özellikle Ortadoğu’da petrolden sonra suyun savaş nedeni olacağı bu su paylaşma savaşlarında Türkiye’nin de yer alacağı şimdilerde çok dillendirilen bir politik-strateji konusu. Gelecekte Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü OPEC’in yerini su ihraç eden ülkeler örgütünün alacağı Türkiye’nin de su ihraç eden bir ülke olarak önem kazanacağı şimdiden yazılıyor. Yani bizim Irak’la ve Suriye ile sorunumuzun özünde bir su sorunu olduğunu söyleyen bir hayli “uzman” var bugün. İsrail-Arap su savaşlarının 21. yüzyıldaki tekrarının Türkiye-Irak-Suriye arasında olacağı ve bu gerginliğin bugünkü petrol gerginliğinin yerini alacağı tezi bugün hatırı sayılır taraftar topluyor.
Bugün dünyada 15 sorunlu su havzası var. Bunlardan bir tanesi de Fırat- Dicle havzası. Esasında bu “havza” kavramı dâhil su soruyla ilgili birçok kavram ve doktrin bugün uluslar arası hukukta yerli yerine oturmuş değil. Bunun da nedeni şüphesiz yaşadığımız geçiş dönemi.
Dünya, ulusal hukuk sistemlerinden küresel uygulanabilir hukuk sistemine geçmeye çalışıyor.
Dünya Ticaret Örgütü’nün anlaşmaları, Kyoto Protokolü gibi adımlar bu geçişin sancılı olacağını şimdiden gösteriyor. Örneğin şu sıralar, “Paylaşılan Doğal Kaynak” kavramı tartışılıyor. Bu kavram uluslar arası niteliğe haiz sulardan devletlerin birbirlerine zarar vermeden azami faydayı sağlamalarının adımı olarak ortaya atıldı. Ancak bu kavrama içlerinde Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülke “mutlak egemenlik prensibine” aykırı olduğu için karşı çıkıyor. Buna bağlı ve AB tarafından da kabul edilen Entegre Havza Yönetimi kavramı da geliştirildi. Bugün Türkiye ise Fırat ve Dicle için “Sınır aşan Sular” kavramını benimsiyor. Bu kavram suyun mecrası üzerinde durmakta ve suyun çıktığı yerle aktığı yer arasında eşit egemenlik tesisinin olmayacağı prensibine dayanmaktadır. Ancak bu konuyla ilgili uluslar arası hukukta yoğun tartışmalar oluyor.
Ama bu tartışmalar su gibi önemli bir stratejik kaynağın dar ulus-devlet çekişmelerine kurban gitmesini ortadan kaldıracak düzeyde ve mecrada gitmiyor. Tam aksine Dünya Bankası öncülüğünde su, kıt bir doğal kaynak ilan edilerek bunun kullanımı ve tasarrufu dev gıda tekellerinin eline bırakılmak isteniyor. Dolayısıyla Birleşmiş Milletler marifetiyle su kullanımı dar ulusal çıkarlardan kurtulmadan, Dünya Bankası ve DTÖ marifetiyle tekellerin eline teslim ediliyor. Dolayısıyla bu durum su kıtlığına ve kirliliğine yol açtığı gibi, sudan kaynaklı yerel, giderek bölgesel savaşlara da kapı açıyor.
DÜNYADA SORUNLU SU HAVZALARI
|
Su havzası |
Sorunlu Ülkeler |
Sorunun Nedenleri |
|
NİL |
Etyopya, Sudan, Mısır |
Siltasyon, Nehir Taşması Su çevrilmesi |
|
FIRAT,DİCLE |
Türkiye, Suriye, Irak |
Barajlar, su akışı azalması, Tuzlanma, hidroeletrik |
|
ÜRDÜN, BATI ŞERİA |
Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail Filistin |
Su akışının değiştirilmesi, tuzlanma Yer altı sularının çekilmesi |
|
İNDUS,JELUM.. |
Hindistan, Pakistan |
Sulama |
|
GANJ, Brahmaputra |
Hindistan, Bangladeş |
Siltasyon, su akışının değiştirilmesi, taşıma |
|
SALWEEN/NU JİANG |
Burma, Çin |
Siltasyon, Taşıma |
|
MEKONG |
Laos, Kamboçya, Tayland Vietnam |
Su akışının azalması, taşma, sulama,hidroelektrik |
|
PARENA |
Arjantin, Brezilya |
Baraj, Su basması |
|
LAUCA |
Bolivya, Şili |
Baraj, tuzlanma |
|
RİO GRANDE |
ABD, Meksika |
Kimyasal Kirlenme, akışın azalması |
|
BÜYÜK GÖLLER |
ABD, Kanada |
Su Transferi |
|
REN |
İsviçre, Fransa, Almanya, Hollanda |
Endüstriyel Kirlenme |
|
MAAS,SCHELDE |
Belçika, Hollanda |
Endüstriyel Kirlenme, tuzlanma |
|
TUNA |
Avusturya, Slovakya, Macaristan |
Su akışının değiştirilmesi, hidroelektirik |
|
SZAMAS |
Macaristan, Romanya |
Su Kullanımı |
Kaynak: Dr. İ. Kapan; 2007, 172.
Şimdi yukarıdaki tabloya dikkatle bakmanızı rica ediyorum. Bu tablo “su sorunun” kaynağını bir noktada söylüyor. Hem gelişmiş ülkeler hem de gelişmekte olan ülkeler dünyanın en önemli su kaynaklarını, doğal akışlarını değiştirerek, endüstriye kurban ederek, kirleterek, yalnızca komşularını tehdit etmek için gereksiz barajlar yaparak heba etmişlerdir. Koskoca Nil’in, Ren’in Fırat’ın sularının azalması, kirlenmesi, akışlarının değişmesi hiç şüphesiz dar ulusal çıkarların sonucudur. Peki, bu durumun alternatifi Dünya Bankası’nın suyu ve su kaynaklarını gıda tekellerinin eline bırakması projelerimidir?
PEKİ, NE YAPMALI?
Bugün musluklardan akan suyu içemiyoruz diye hayıflanmayalım. Yakın gelecekte musluklar gereksiz aksesuarlar olabilir. Çünkü Dünya Bankası su sorunun çözümünü suyun kamusal bir mal olmaktan çıkmasında görüyor. Bu bakış açısı özellikle yoksul ülkeleri vuruyor. Örneğin Gana’da su ücretleri 2000 yılından beri %95 yükseldi. Hindistan’da aile bütçesinin %25’i su faturalarına gitmeye başladı. Dünya Bankası’ndan fon alan Peru’nun yoksul halkı ABD halkından 6 kat pahalıya musluk suyu kullanmaya başladı. Güney Afrika’da yoksulların ödeyemedikleri faturalar yüzünden yerli topluluklar arasında kolera salgını başladı. Su hizmetlerinin özelleştirilmesinin ardından Fransa’da faturalar %150 oranında arttı. İngiltere’de su dağıtım hizmetleri ihalesini alan Thames Water kamu sağlığı ve çevreyi ihlal eden uygulamaları yüzünden defalarca para cezasına çarptırıldı. Halkın su faturalarının altında ezildiği ve ücretlerinin yarısına yakının gasp edildiği Filipinlerde %400 ve Bolivya’da %300 fiyat artışları yaşandı.
Öte yandan verimli su havzalarını ve kaynaklarını ellerinde tutan ulus/devletler komşularının yararlanmaması için gereksiz barajlar yaparak, endüstriyel atıklarla buraları kirleterek kaynakları yok ediyorlar. Yani dünyada su sorunu, hem küresel ısınma kaynaklı hem de çağdışı dar ulus-devlet politikalarıyla artarken, küreselleşmenin yürütücüsü Dünya Bankası, DTÖ gibi kurumlarda suyu hızla metalaştırarak sorunu yoğunlaştırıp hızlandırıyorlar.
Bugün ilk adım, su sorunun özellikle ülkemizin en yakıcı sorunu olduğunun farkına varmak ve suyun kamusal bir ihtiyaç olmaktan çıkarılmasına karşı durmaktır. Örneğin Türkiye’de Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, (DSİ) su kaynaklarımızın geliştirilmesi, planlanması ve işletilmesinden sorumludur. DSİ’ nin bu görevini layığıyla yerine getirmesi ve suyun kamusal bir ihtiyaç olduğu konusunda toplumsal bir mutabakat şarttır.
Rio Deklarasyonun (1992) 2. maddesi; “ülkeler egemenlik hakları çerçevesinde kendi doğal kaynaklarını kullanır; ancak devletler bu sırada sınırları dışındaki ülke ve çevrelere de zarar vermeme yükümlüğü de taşırlar” der. 7. madde ise; “devletler eko sistemin korunması konusunda küresel bir ortaklık ruhuyla hareket etmelidir”, der.
Enerji ve su politikalarını dar ulusal çıkarlar çerçevesinde kapalı kapılar arkasında yürütmek bugün kuraklığa yarın bizim de içinde olacağımız bir Ortadoğu savaşına yol açar.
Aslında her şey açık; şimdiye kadar olanın ve şimdilerde olmakta olanın dışında insanlığın bulduğu, kâğıtlara döktüğü, imzaladığı ama uygulayamadığı bir yol var. Hepimiz bu yolu bulup ona sahip çıkmalıyız.
(*) Bu konuda hatırı sayılır bir çalışma için bkz. Dr. İsmail Kapan; Suyun Stratejik Dalgaları.
Su ticari bir meta olursa savaşlar kaçınılmaz!
Bugün dünyanın en sorunlu yeri Ortadoğu petrolün önem yitirmesiyle ve petrole alternatif geliştirilmesiyle daha da sorunlu hale gelecek. Çünkü şimdilerde elde ettikleri muazzam petrol gelirleriyle deniz suyu arıtarak ve taşıma su gibi oldukça yüksek maliyetlerle sorunlarını çözen körfez ülkelerinin zor durumda kalacakları artık biliniyor. Bugün su sıkıntısı çeken 29 ülkenin 13 tanesi Ortadoğu ülkesi. Türkiye’nin Dicle ve Fırat suları için geliştirdiği ve suların adil kullanımını içeren “Üç Aşamalı Plan” gibi girişimlerin giderek havada kalacağı aşikârdır.
Ortadoğu gibi dünyanın sorunlu bölgelerinde su sıkıntısının ilk önce doğal felakete sonra da, Türkiye’nin de içinde olduğu bitmek tükenmek bilmeyen savaşlara dönüşmemesi için suyun ve su kaynaklarının artırılması ve var olanların adil, akılcı, etkin insanca kullanımı gerekiyor.

