Mükemmel faşizm
Son ihbar basit bir nedamet getirmiş “Ergenekoncu” ihbarı değil. Örgütün ağırlığını oluşturan”resmi güç” odağı, dünyanın gidişatını okudu, bundan sonrasıyla ilgili yeni bir strateji belirledi; şimdi buna uygun adımları atıyor. Dalan gibileri de harcıyorlar. Bundan sonra da gözaltına alınacaklar- şimdiye kadar olduğu gibi- “harcanan tayfası” olacak.
Ergenekon konusunda Türkiye’nin artık “soğukanlı” değerlendirme yapması gerekiyor. Sanıyorum şu sıralar bu konuda en soğuklanlı değerlendirmeyi Türkiye’nin en örgütlü kurumu yapıyor. Başbuğ’un konuşması,-bütün kalabalıklığına rağmen- temelde Türkiye’nin önündeki sorunlarına, ordunun, geleneksel bakışını sürdürmesinin bir tekrarı olmasının yanı sıra, devletin “demokratikleştirilmesi” konusunda “kapıları” aralayacağının bir işareti olarak okunmalıdır.
Ergenekon meselesinin yalnız bugünün sorunu olmadığını biliyoruz. Ama bu yapı ortaya çıktıkça da nasıl bir cenderenin içinde olduğumuzu da anlıyoruz. Ortaya çıkan, basit bir darbe, suikast örgütü değil, bir ideoloji ve politik duruş.
Bu yapının ideolojik-politik üç temel hareket noktası var. Birincisi Dalan’ın söylediği gibi; Batı’da değişimin gücü burjuvazidir; bizde ise böyle bir şey yok. O zaman değişimini toplumun en “zinde” gücü olan ordu yapar. Bu güç, aynı zamanda silahlı olduğu için rejimin güvencesidir. Böyle olunca egemenlik seçilmişlerin değil, seçkin atanmışlarındır. Son olarak da: Batı’yı en iyi şekilde taklit et, ondan alacağını al ama asla onunla bütünleşme.
Batıyla “savaş ve uzlaşma” paradoksu rejimin en önemli dinamiği olarak rejimi ayakta tutup onu meşrulaştırmıştır. Bu paradoks, cumhuriyetin iki yüzünü, -sağ ve sol olmak üzere- oluşturmuştur.
Lozan aslında nedir?
Cumhuriyetin kurulması ve tarihi batıyla savaşın ve uzlaşmanın –daha çok uzlaşmanın- tarihidir. Kurtuluş savaşı da batıyla dümdüz bir savaş değildir. Özünde bir uzlaşmadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin “batıcı” karakteri Lozan’da bağıtlanmıştır. Bu anlamda Lozan, şu sıralar, ulusalcıların göklere çıkardığı gibi, galibiyetin perçinlenmesi değil, Türkiye’de batıcı-modern- bir devlet kapitalizmin kurulacağına dair yeni yönetimin batıya söz vermesi anlaşması, uzlaşmasıdır. Lozan’ın devamı 1963 Ankara Anlaşmasıdır ki; Ankara Anlaşmasını imzalayan irade ile Lozan Anlaşmasını imzalayan irade aynıdır: Her iki tarihsel belgenin altında İsmet İnönü’nün imzası vardır. Türkiye AB’ye 1963 Ankara Anlaşması’yla girmiştir aslında. Ancak Türkiye’nin AB yolu, ilkönce 1971 12 Mart faşist muhtırası ile sonrada 12 Eylül 1980 faşizmiyle kesilmiştir. Örneğin bugün hem solun hem de milliyetçi sağın karşı çıktığı Gümrük Birliği uygulaması aslında İsmet İnönü’nün imzaladığı Ankara Anlaşması’yla kotarılmıştır. Türkiye 1996’da, Çiller döneminde, GB’ ye girmemiştir. Türkiye, 1996’da yalnızca Ankara Anlaşması’ndan doğan yükümlülüklerini yerine getirmeye başlamıştır. İşte yukarıda anlattığımız, batıyla savaş ve uzlaşma paradoksunun resmi tarih ile örtülmesinin en somut örneği budur.
Ancak bu uzlaşma ve savaş, rejimin sağı ve solunu da inşa etmiştir. Mükemmel faşizm, rejimi oluşturacak tüm sağ ve “sol” unsurları içine almak zorundadır. Bu rejimin bir denge üzerinde oturmasını anlamına gelir. Bu denge oldukça “sağlam” bir dengedir. [1]
Bu anlamda Türkiye’de sol, batı karşıtı, sağ ise batıya öykünen bir temsiliyet üzerinden var oldu. Sol, milli kurtuluşçu, anti-emperyalist, seçkinci, aydınlanmacıdır. Sağ ise devletçi, muhafazakâr, kalkınmacıdır. Ama her iki çizgide, modernleşmenin, yani kapitalizmi yukarıdan aşağıya –zaman zaman ona muhalefet etseler bile- kurmanın devletçi geleneğinde hayat bulurlar.[2]
Bu tarihte ve sacayağında devlet her şeydir. Hem sağ hem de sol devlete tutunurlar. Çünkü yukarıda vurguladığımız gibi devletin ideolojik ve politik meşruiyetinin sağ ve sol yanını oluştururlar.
Sanıyorum seksenli yıllarda Yeni Gündem’de Sadık Özben (Murat Belge) yazmıştı:
Sıkı bir İstanbullu olan Sadık Özben Ankara’ya bir iş için gider, iş bitmez, akşam da içmeye “mülkiyeliler” lokaline gidilir. Ancak Sadık Özben kapıdan içeri girer girmez dehşet içinde kalır; lokaldeki herkes ellerini havaya kaldırıp “devlet, devlet” diye bağırmaktadır. “Sol-liberal” eğilimleri o cunta günlerinde ortaya çıkmaya başlayan Sadık bey boğulacak gibi olur ve kendini güç bela dışarı atar. Ama var olan durum, Sadık beyin sandığı kadar boğucu değildir. Devlet, mülkiyeliler lokalindeki garsonun adıdır sadece.
Meslek Odaları ve Sendikalar sol mu gerçekten?
Yani Türkiye’nin, şu tarihe kadar olan durumunu, bir lokalde başı sıkışınca devlet devlet diye bağrışan insanlar kadar hiçbir şey daha iyi anlatamaz. Türkiye’de solun devletle ilişkisi ve hikâyesi de sanıldığı gibi bir karşı koyuş ve onu red etme üzerinden kurulmamıştır.
Devletin stratejik alanlarını ele geçirme mücadelesi, onu nasıl yağmalarız sorusuyla birlikte hem sağ hem de sol kadrolarda var olmuştur.
Sağ kadrolar ve partiler, iktidar olanaklarıyla merkezi devletin içinde var olup; büyük burjuvaziye devletin olanaklarını kullandırtarak, aynı zamanda, oligarşinin iktidarını paylaşırlar.
Sol ise merkezde değil ama çeperde yer alır. Meslek odaları, sendikalar, “demokratik” sivil toplum kurumları, işbölümü gereği, cumhuriyetin “soluna” düşmüştür. Ama buralarda devletin yarı resmi alanlarıdır ve resmi ideolojiyi yeniden ve yeniden üretirler.
İşte şimdi görüyoruz ki; bütün bu hikâye Ergenekon denilen çok derin ve geniş yapılanmada somutlanmış. Üniversiteler, medya, sivil toplum örgütleri, bürokrasi, siyasi partiler, sağcılar, solcular, sendikalar, meslek odaları bu yapının, bir şekilde, ideolojik yanını-çimentosunu oluşturmuş. Yani açıkça egemen devleti ve o devletin- Althusser’in deyişiyle- ideolojik aygıtlarını inşa etmişler. [3]
Ya içindesindir çemberin ya dışında…
Peki, bu yapıdan, böyle bir mükemmel faşizmden kaçan olmamış mı; tam seksen kusur yılda. Olmuş; doksanlı yıllardan sonra, dünyadaki muhalefetine paralel olarak, İslam bu ideolojik-politik cenderenin dışında kalmayı başarmıştır. İslam’ın “Mükemmel Faşizmin” kapsama alanı dışında kalması yalnızca Türkiye konjonktürüne bağlı bir olgu değildir tabii. Özellikle 2001’de 11 Eylül’de ortaya çıktığı gibi, siyasi İslami hareketler, Ortadoğu’dan başlamak üzere, çok etkili ve belki de tek küresel muhalefet odağı olmuşlardır. Bu gerçeklikte İslam’ın da küresel tahayyülleri olan bir siyasi hareket olmasının ve ulusal sınırlarla örülmeyen küresel bir aidiyet kurgusu taşımasının payı büyük olmuştur. İşte bu İslam’ı Türkiye’de laik, totaliter bir rejimin zapt-ı rapt altına alması beklenemezdi. Çünkü yukarıda anlattığımız rejimin “sol” ve sağ yanını oluşturan güçleri laiklik çimentosu birleştirmiştir.
Bütün bu yapının inşasında laiklik çok önemli bir çimento.
Yani, kalkınmacı sağ ile “çağdaş” aydınlanmacı solu aynı potada eriterek devletçi “modern” kapitalist dünyanın unsuru yapan olgu laikliktir. Bu anlamda laiklik Türkiye’de doğrudan devletin dayattığı ve inşa ettiği bir modernleşme projesi olarak ortaya atılmıştır. Batı’da dini, devletin içinden alıp, bireyin evinin içine sokmanın adı olan laiklik, Türkiye’de dini, devlet denetimine-içine- alarak baskıcı devletin en önemli yapıcısı ve unsuru olmuştur. Ama mükemmel faşizm, anti-emperyalizmin, solculuğun devletle birlikte olacağını bu ülkede yutturup böyle bir sol yaratmasına rağmen, dinin de ancak devletle birlikte ve devlet denetiminde olacağını iddia eden devlete bağımlı ve sol gibi Ergenekon çemberinde hareket edecek, bir İslam halkası yaratamamıştır. Mükemmel faşizm din tarafını tamamlayamamıştır kısacası. İşte bu rejimin- Kürt sorunu ile birlikte- en yumuşak karnıdır.
Ergenekon denilen mükemmel faşizme teslim olanların ve olmayanların açıklaması-bizce- böyle.
[1] Mahir Çayan’ın suni dengesi yani halk ile yöneten sınıflar ittifakının-oligarşi- geçici dengesinin arkasında rejimi “mükemmel bir faşizm” haline getiren bu denge vardır. Mahir Çayan solun anti-emperyalizmini “milli kurtuluşçu” olan Kemalizm’den aldığını Toplu Yazıları’nda üstü örtülü olarak belirtir. Ama bu dengenin-suni dengenin- bir tarafında bizzat “milli kurtuluşçu” solun olduğunu –doğal olarak- atlar..
[2] Ki; bu durum şu sıralar bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmış gözükmektedir.
[3] Burada, yapının içinde “radikal sol” da vardır. Şimdi ortaya çıkıyor ki Ergenekon; bu kesimi devletin kullandığından ayrı olarak da kullanmış. 1980 öncesi çok geniş-kitlesel örgütlülük yakalayan sol 12 Eylül sonrası “lider” diye bilinen bir takım unsurlarının Ergenekon içinde yer almasıyla etkisizleştirilmiştir.

“Mükemmel faşizm” için 1 Yorum Var
Nisan 25th, 2009 saat: 13:15
Bakılan noktadan böyle görünmektedir. Görece tespitler bana göre de doğrudur. Ancak biraz daha netleştirip utangaç ve aslında Kemalist solcu olan 68 kuşağının ve devamı olan 1968-71 yılları tespitlerinde “Antiemperyalist Kemalizm”e sahip çıkılması göden kaçırılmamalıdır.
O dönemin genç subay ve aydınlarının açmazı; SSCB’ye karşı tavır alan ABD’nin müttefiki olmak zorunda kalmış ULUSAL KURTULUŞÇU Kemalist Türkiye’nin ABD’ye teslimiyetinin karşısında duruştur. Asker sivil bürokrat gibi bir ittifak modeli budur. Hayatın dayatmasıdır.
Söylendiği gibi Lozan ve Ankara Anlaşması birbirinin devamıdır. Hatta dikkat edilirse Hizmet emeğinin serbest dolaşımının bile “O gün” metninde yer aldığı son Vize davasını kazanan şoförün dayandığı maddelerle ortadadır.
Antiemperyalist söylemleri ezberlemiş kuşaklar yetiştirmiş Türkiye Cumhuriyeti; en aydın ve yaratıcı neslini böylece katletmiş yıldırmış, depolitize etmiş ve yeni yetişen kuşaklarını apolitikleştirmiştir.
Tümden gelim metodu ile öğrenim gören, ISO standartları ile iş hayatı içinde mal ve hizmet üretmeye programlanan genç nüfusunu; makro düşünemeyen ve demokratik tercih bilinci dahi gelişmemiş kuşaklar oluşturmuştur.
Bu insan beyni modeli; her tur otokrasiye “biat edebilir” teşhisi ile faşizmin de “nemelazımcı” kafa yapısıdır.
SSCB’nin ortadan kalkması, ulus devlet ihtiyacını da sermaye ve mal’ın ulusallığını yitirmesi ile yönetim talebini de değiştirdi…
Ulus devletlerde milliyetçi motiflerin her boyda olan kalıntısı bu devletlerin “MERKEZİ HÜKÜMETLER” eli ile denetlenme ve yönlendirilmesini çok zorlaştırdı. Ulus devletler ihtiyaç kalmadığı için yük oldu
Artık toprak emperyalizmi veya hammadde aktarma gereksinimi ortadan kalkmıştı. Gerekirse sanayi tesisleri metropollerin zaten çok dışına kuruluyordu. Yani ulus devletler İÇİNE. Hatta yok edilemeyen sağlıksız ATIK’lar nedeniyle özellikle…
Finans - Yatırım Kredileri ve Sermaye Piyasası yolu ile sanayi tesisleri ipotekli olarak zaten Bankalara aitti…
Ama yatırımcı devasa borçlar altında “akıllı adam (!) rolüne soyunmuştu”… Ekonomik ömrü 15-30 yıl arasında olup, daha sonra hurdaya dönecek tesislerinin sahibi olarak kendini gören sanayiciler; bunun “illüzyon” olduğunu göremiyorlardı…
Zora girdikçe merkezi yönetimin kapısı aşındırılıyordu.
Oysa artık ulus devletler dağıtılıp, bölge ve il devletleri oluşturma yoluna gidilip aynı sayın ERTEM’in bu ülke için son altmış yılı için söylediği gibi; muhalefetini de iktidarını da finansman ile kontrol edeceği güvenilir kadrolara teslim etmek isteniyordu. O küçük devletlerde…
Yani muhalefet eden küçük bir şehir devleti, olamazdı ya; olsa bile “esamesi okunmadan istendiği gibi çözülür” idi.
68-73 yıllarındaki toplumsal muhalefete ve bütün o dönem teorisyenlerine bakın hepsi “Mustafa KEMAL”in, anti-emperyalist ULUSÇU yönünü kendine bayrak yapıp “ordu-millet el ele” veya “ordu-gençlik el ele” temel sloganı etrafında toplanıyordu.
Onlar da aslında bu gün olduğu gibi illüzyon altında idiler…
İyi eğitim almış bir kısmı MIT enstitüsünde master ya da lisansüstü yapmış, en az dört sene (sekiz seneye kadar) ABD’de eğitim gören kurmay subay kadrosu içinden “mümkün olduğunca” NATO generali yetişiyordu.
Bunların “kemalist-milliyetçi genç subaylar”ın tepkilerini kontrol etmek adına tribünlere oynamaları gerekiyordu. Yoksa bu kadar iyi eğitim alan generallerin rollerini bilmemesi düşünülemez.
Elbette ki pazarlık ve insan faktörü devrededir. Ama ana fikirdir asıl devrede olan. Bu güne kadar olan; ulus devlet talebi kalkınca artık Türkiye Cumhuriyeti; bölgedeki Ulusallığı olmayan NATO ordusu ile Federal yargı-polis-mali denetim MİSYONUNU üstlenecektir.
Yani “BELKİ” ulus devlet isteyenlere de bir iki kuşak “yeni bir illüzyon bebek” görüntüsü sağlanıp kısmen etkisizleştirilecektir. Üç kuşak sonra artık ISO standardı ürünü beyin; böyle bir düşünceyi standardın revizyonu ile atmış olacaktır. ISO standartları Silahlı kuvvetlere de girmiş durumda..
Özetle SSCB’nin kalkması ile eskiden beri yuvarlak olan dünyada zaten SOL ve SAĞ yok iken; bilişim ve iletişim sonucu yığınsal üretimin (A) ülkesinde, (B) ülkesinde, (C) ülkesinde ayrı parçaları üretilip (D) ülkesinde mamul hale gelip; (E, F, G, H…) ülkelerinde ambalajlanıp (…..J, K, L, M…..Z) ülkelerinde pazara girdiğini ve bu mala ait para hareketinin de on-on beş bankanın kontrolünde gerçekleştiğini düşünürseniz. Ulus, sınır, gümrük ve devlet artık ayak bağıdır ve “işi” yavaşlatmaktadır.
Özetle bunu gören Silahlı ve etken yapının aldığı üst düzey eğitimle, Dünya finans sisteminin “bu gün için senaryo-mizansen”deki rolünü oynayacağı kesindir.
Yani iktidar da ulusal gibi duran ordu da tabanlarının tepkisini mass ederek ittifak halindedirler…
Yani ERGENEKON için müttefiktirler. Nüanslar elbette ki hariç….
Aytaç ERDOGDU
Yorum Yaz