IMF ANLAŞMASI VE TÜRKİYE’NİN YENİ DÖNEMDE ÖZGÜN PROGRAM İHTİYACI ÜZERİNE
Şimdi herkesin aklına gelen ama bir türlü söylemeye dilinin varmadığı bir olasılığa gelelim. 20. stand-by, yani IMF anlaşmasının hiç olmaması olasılığına.
Hükümetin –Maliye Bakanı’nın da içinde olduğu- önemli bir kesiminin, Merkez Bankası’nın ve TÜSİAD gibi iş çevrelerinin 20. stand-by’ın bir an önce olması konusundaki güçlü iradelerine rağmen anlaşma bir türlü olmuyor. Neden? Bu tek kelimelik ama çok önemli sorunun yanıtı bizce çok kapsamlı. Yani, basitçe Başbakan’ın krizi hafife almasına, IMF’nin hükümetten, kısa sürede, altından kalmayacağı reformlar istemesine bağlanacak düzeyde bir mesele değil bu “anlaşamama” meselesi. Aslında bu “anlaşamama” hali bize bu dönemi anlattığı gibi bundan sonrasını da anlatıyor. Öncelikle herkesin merak ettiği soruya kestirmeden yanıt verelim: Bize göre şu an Türkiye’nin, IMF ile anlaşma yapmasının koşulları ortadan kalkmıştır.
Bir anlaşma olursa, bu anlaşma, yaptırım gücü olan güçlü bir program olmaktan ziyade, tarafların, “anlaşma, anlaşma dediniz yaptık işte e, n’oldu?” diyeceği esnek, kervan yolda düzülür mantığıyla kotardığı bir çerçeve olacak. Ama zaten böyle bir şey Başbakan’ın önüne gittiğinde, “zaten orta vadeli program var; IMF’den alınacak borç paraya da ihtiyaç yok, o zaman ben kendime niye IMF’nin eline düştü dedirteyim” diyeceğini başta Mehmet Şimşek olmak üzere herkes biliyor.
IMF’nin hikâyesi artık biliniyor; burada tekrar etmeyeceğim. Ama şunu yinelemekte fayda var; IMF’nin başından beri tüm programları neoliberal denge anlayışı temel alınarak şekillendirilmiştir. Artık herkes kabul ediyor ki, kapitalizmin tarihsel dönüşümünü sağlayan bu krizin temellendiği yer neoliberal anlatıdır. O halde buradan şu sonuca varabiliriz: IMF’nin elinde bugün krizi çözecek bir program yoktur. Hele Türkiye gibi kriz sonrası, “yenidünya düzeninin” yeniden yapılanmasının başlayacağı bir ülke için IMF hiçbir şey diyemez.
70’li yıllarda, özellikle azgelişmiş ülkelerde, doruğa varan ödemeler dengesi ve dış borç sorunları, IMF reçetelerini, ülke farkı gözetmeksizin, aynılaştırmıştır.
Eğer borçlu bir ülkenin, altın ve döviz rezervleri borçlarını ödeyemeyecek düzeye inerse bunun çözümü IMF için bellidir.
Bu aynı zamanda iç fiyatlarla dış fiyatlar arasındaki dengesizlik halini de anlatır. Çözüm basit: Yerel paranın denge sağlanana kadar devalüasyonu. Ama genellikle IMF, anlaşma yaptığı ülkelere yalnız devalüasyondan ibaret bir program önermemiştir. Çünkü bütün bu süreçte, bu ülkelerin dengesizlikleri yalnızca basit ödemeler bilançosu sorunu kaynaklı olmamıştır.
Ana sektörlerde verimlilik sorunu, yağmacı bürokratik iktidarlar, bir gelir aktarım mekanizması olarak kronik yüksek enflasyon ve giderek bozulan gelir dağılımı sonucu sosyal patlamalar.
İşte bu kısır döngüyle karşı karşıya olan bu ülkeler, dış borçlarını her ödeyememe durumunda IMF’ye başvurmuşlardır. Yüksek enflasyon bir gelir aktarım mekanizması olarak, iktidardaki sınıfın gücüne güç katarken, IMF devalüasyonlarına giden yolu da açmıştır. Böylece bürokratik yağmacı iktidarlar, aynı zamanda, soygun yaparak ülkeyi IMF’ye hazırlamıştır.
“Türkiye 70 cente muhtaç” diyen dönemin başbakanının aynı zamanda, yağmacı bürokratik bir yapının da “başkanı” olduğunu ve bu ülkenin bu muhtaçlık sonucunda hem IMF’nin kapısını çalmasını hem de 12 Eylül rejimine sürüklenmesini tam şimdi hatırlayalım.
IMF patentli programlar, iç fiyatlarla dış fiyatlar arasındaki dengesizlikleri gidermek için yüksek oranlı devalüasyonlarla işe başlarlar. Bunu hemen ücretlerin dondurulması takip eder. Sonra sıra kamu maliyesine gelir. (Yani ülkeyi soyanların çöpünü IMF ülkenin halkına toplatır.)
Bu programlar bu krizle çöken neoliberal paradigma ile tarihe karıştı.
Türkiye dünya ile bütünleştikçe cari açık, dış borç, yüksek oranlı enflasyon gibi sorunları olmayacak zaten. Kriz öncesi en çok cari açık sorununu konuşuyorduk; n’oldu? Dünya ekonomisinin bir parçası olursanız bu problem olmaz. Genişleme dönemlerinde finanse edersiniz; bu dönemlerde, nasıl finanse ettiğiniz önemlidir yalnızca. Daralma-kriz döneminde de zaten –şimdi olduğu gibi- ithalatınız ihracatınızdan daha az artar. Enflasyon meselesi de artık böyle bir mesele.
Eğer içte Demireller zamanında olduğu gibi bir soygun düzeni kurmamışsanız; dünya enflasyonu ne olursa sizin enflasyonuz da o olur.
Esas sorun, Türkiye ekonomisindeki tüm birimlerin yeniden yapılanması, nitelikli emeğin yetiştirilmesi ve öne çıkması bu bağlamda işsizliğin azaltılmasıdır. Bunun içinde zaten çürümüş IMF programlarına ihtiyaç yoktur. Çok abartılan reel sektör borçları da, reel söktürün kriz sonrası yeniden yapılanması sorunundan ayrı değildir.
REEL SEKTÖR DIŞARIYA BAKIYOR!
Reel sektörün geçen yılın eylül ayı sonunda 79,7 milyar dolara olan açık pozisyonu, son üç ayda 1 milyar dolar azaldı. Reel sektörün nakdi krediler ve ithalat borçlarından olan yükümlülükleri son çeyrekte 172,1 milyar dolardan 161 milyar dolara indi. Mevduat, menkul kıymetler, ihracat alacakları, yurtdışı yatırımların oluşturduğu döviz cinsinden hesaplanan varlıklar ise 92.473 milyon dolardan 82.381 milyon dolara düştü. Şimdi bu tablo bize reel sektörün durumunda bir değişme olmadığını, ancak reel sektörün verimlilik ve dünya ile rekabet bazlı yeniden yapılanması gerektiğini anlatıyor. Bunun için yeni bir teşvik sistemi ve bu teşvik rejiminin gerektirdiği kredi akışının sağlanması gerekiyor. Bu açıdan IMF tarzı bir program yerine orta vadeli programın bu persfektifden hareket edilerek yeniden düzenlenmesi önemli bir adım olacaktır. Çünkü yukarıdaki rakamlar bize iç pazar daralmasına bağlı olarak ithalat daralmasını anlattığı gibi reel sektörün artık dış dünyaya endeksli hareket ettiğini göstermektedir.
ENDEKSLERDE OLUMLU İŞARETLER
Türkiye İstatistik Kurumu ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası işbirliği ile yürütülen Aylık Tüketici Eğilim Anketi, tüketicilerin harcama davranış ve beklentilerini değerlendirmektedir.
Endeksin 100’den büyük olması tüketici güveninde iyimser durum, 100’den küçük olması tüketici güveninde kötümser durum, 100 olması ise tüketici güveninde ne iyimser ne de kötümser durum olduğunu göstermektedir.
2009 yılı Mart ayında 74,77 olan Tüketici Güven Endeksi, 2009 yılının Nisan ayında Mart ayına göre %8,00 oranında artarak 80,75 değerine yükselmiştir.
Endeksteki bu olumlu yükselişi bir diğer endeksteki olumlu duruma bağlayabiliriz.
NACE Rev. 1.1’in İmalat Sanayi kısmında Avrupa Birliği düzenlemelerine göre sipariş ile çalışan faaliyetlerde bulunan ve sanayi üretim anketinin kapsamına giren işyerlerinden, 2005=100 temel yıllı oluşturulan sipariş endeksi, 2009 yılı Mart ayında bir önceki yılın aynı ayına göre % 19,8 azalarak 137,8 olmuştur.
Bu endeksler, kriz durgunluğunun giderek azaldığını ancak reel sektörün ve özellikle sanayinin çok önemli bir yeniden yapılanma sorunu ile karşı karşıya olduğu açıktır.
Bu açıdan sorun IMF anlaşması ya da IMF’den gelecek 25-30 milyar dolar para değildir. Bu krizin çıkış noktası Türkiye merkez olmak üzere, “gelişmekte olan ülkeler” olacaktır.
25-30 milyar dolarlık kaynaklar zaten IMF olsa da olmasa da, Türkiye’ye gelecektir.
Sonuç: IMF anlaşması olmayabilir; IMF’nin elinde Türkiye için program yok. Ancak böyle bir program orta vadeli program çerçevesi esas alınarak ve Türkiye’nin yeni dönemdeki özgün koşulları bağlamında oluşturulmalıdır.

“IMF ANLAŞMASI VE TÜRKİYE’NİN YENİ DÖNEMDE ÖZGÜN PROGRAM İHTİYACI ÜZERİNE” için 1 Yorum Var
Mayıs 22nd, 2009 saat: 13:32
Yazılanlar veri nitelikleri ile doğru tabii…
Yalnız olaya makro açıdan bakmak gerektiğini düşünüyorum.
T.C.’nin Merkez Bankasının bağımsızlaşması ile birlikte Türkiye’ye açılan krediler yetmiş sentten yedi yüz milyar dolara gelmiştir.
Artik dünyadaki bütün fiyatlar da fiktiftir ve FED’e borç veren yapı tarafından direk veya zımnen yönetilmektedir…
Çok basit bir gösterge “Bir ay gibi bir surede petrolün varili nasıl olur da 160 USD’den 40 USD’ye düşer.” ya da Lehman Brothers hisseleri birden “0″ lanır…
Eğer burada 1971′den beri OPEC kurulması ile zirve yapan petrole ödenen Petro Dolarların; borsada, hem de ABD’ye yatırım yapıyorsunuz aldatması ile iç edilmesi politikası yoksa; o zaman bu daha mikro iktisat politikaları üzerinde konuşmak doğru.
Veriler açıklanmamakla beraber Kuala Lumpur ve Tayvan üzerinden Tokyo ve New York borsasında “0″ lanan hisselerin; Petro dolar ve malta gibi merkezlerden aklanan kara paraların akibeti gibi duruyor…
Yani tepede kriz yok… Kriz görüntüsü ile ayıklama yapılıyor. 1971 DEN BASLAYARAK PETROL FİATLARINI BELİRLEYEN OPEC; MAALESEF FİNANS UZMANLARINI BATIDAN BASKA BİR YERDEN SEÇEMEZDİ…
Gelelim IMF anlaşmasına…
IMF ile anlaşılamayan iki konu var. Birincisi Gelir İdaresinin bağımsızlaşması. İkincisi Mali denetimin tek elden bağımsız olarak yürütülmesi…
Ülke bazında bunun gerekçeleri; hem dayatılması, hem de imzalanmaması konuları incelenmelidir…
Biliyorsunuz en unlu gangsterler bile bağımsız mali denetimle yakalandı…
Bir başka deyimle, Maliye Bakanının veya tabii ki Başbakanın iznine tabi “HESAP UZMANI ve MALİYE MÜFETTİŞİ” denetimlerinden iktidarın hem vazgeçmesi zordur; hem de on yılda birkaç milyar doların nereden bulunduğu sorusu POLİSİYE YONTEMLERLE sorulacaktır…
Birleşik Arap Emirlikleri’nin, Halis Toprak Holding’in başına gelenler bir yana; bu imza önümüzdeki on yılda; “Servet Beyanı bu ülkede yok” diyerek, vergi cenneti olarak gördükleri bu ülkeyi; Polis yetkileri ile donatılmış merkezi mali denetime sokacaktır… Direk TCK dayalı yapılacak aramalı incelemelerde vergi kaçakçılığında “zamanaşımı” yoktur…
Çünkü son senaryo BANA GORE İstanbul’un yeni finans merkezi haline getirilmesidir… Denetim mekanizması da Uluslar Üstü Sermayenin ABD de yaptığı (dikkat standart demiyorum) şekle getirmektir.
Ulus devlet denetiminden UÜS denetim mekanizması ve gelir idaresi…
Yorum Yaz