Molozluk Halleri Üzerine…
Artık bütün bu yaşadıklarımızı yalnızca kriz olarak niteleyemeyiz. Bu büyük bir dönüşüm.
20. yüzyıl uygarlığı bütün kurum ve yapılarıyla geride kalıyor. Ama 21. yüzyıl, 20. yüzyıl modernleşmesinin artığı olan kurumları ve onların ürettiği düşünceleri daha bir süre misafir edecek. Yaşadıklarımız bize bunu gösteriyor. Mesela, şu mayınlı arazi tartışmaları akla zarar! Bu da oldu; sınır bekçisi “sol” mayınlı arazilerin iktidar tarafından uluslararası şirketlere ya da İsrail’e peşkeş çekilmek istendiğini iddia etti. Bu peşkeş işleri olduğu zaman İsrail’in de mutlaka olması gerekir zaten. Mayınlı arazilerin peşkeş çekilmemesi gerekir; bence mayınlardan temizledikten sonra peşkeş çekelim. Ama işin güzel tarafı zaten Suriyeli köylüler Türk sınırındaki mayınlı arazileri temizlemiş ve çoktan beri tarım yapıyorlar. Yaklaşık 250 bin dönümlük Türk tarafında, Suriyeli köylüler, pamuk, zeytin, domates, salatalık, organik sebze yetiştiriciliği yapıyorlar. Sınır taşlarının zeytinlikler ve bağlar arasında kaybolduğu söyleniyor. Türkiye’nin atıl bıraktığı arazilerde, Suriyeliler 40 yıldır ekim yapıyor.
Ama daha da ötesi var. Bırakın mayınlı arazileri, verimli arazileri çölleştirme molozluğu da bize ait. Mezopotamya’da binlerce yıl önce Hammurabi, ünlü kanunlarında, bu toprakların nasıl sulanacağını, nasıl sulama kanalları açılacağını anlatmış ve binlerce yıl önce insanlık, Mezopotamya’da bu toprakları çöl yapmadan tarım yapmayı becermiş.
Ama 21. yüzyılda, Türkiye Cumhuriyeti’nde milyarlarca dolarlık yatırım yapılıyor; devasa barajlar silsilesi inşa ediliyor, sonuç: Atıl topraklar, boşu boşuna su altında kalan tarihî, doğal çevre ve yanlış tarım yaparak toprağı çöl yapan molozluk durumu. Bölgede yılda 1,8 milyon hektarın sulamaya açılması hedefleniyor.
Ancak önemli olan sulanan alanların artması değil nasıl sulandığı. Atatürk Barajı’nın suyunun litresinde 355 miligram tuz olduğu belirlenmiş. Bölgede yanlış ekim sonucu pamuk mono kültürü yaratılmış durumda. Bilinçsiz sulama ve yoğun tuz bırakımı çölleşmeye yol açıyor. Bunun dışında drenaj kanallarıyla sulama toprak erozyonu nedeni.
Oysa bölge tarımı için iki basit çözüm var: Birincisi; ürün çeşitliliğine geçmek; ikincisi de drenaj sistemi yerine damla sulama yapmak. Bu iki önemli adımın gerçekleşmesi ise yalnızca GAP sulama sisteminin tamamlanmasıyla olacak bir şey değil. Bölgedeki sosyo-ekonomik yapının ve toprak dağılımının değişmesi, bilinçli tarım yapma kültürünün yerleşmesi gerekiyor.
Bunların olması için de barışın olması gerekir. Ulusal sınır bekçisi militarist kafa bu işleri yapamaz. Birde şu söyleme bayılıyorum: “O topraklar bölge halkına açılmalıdır.” Peki, nasıl?
Mesela hadi NATO’yu çağırdık o toprakları mayınlardan temizlettik; Suriyeli köylüleri de kovduk –toprak işleyenin değil, el koyanındır “sol” ilkesi(!) gereği- sonra, “ey bölge halkı, alın bu topraklar sizin, organik tarım yapın” dedik. Olur mu acaba; o bölge halkı, mayınları temizleme becerisi gösteren Suriyeli köylüler gibi, o topraklarda organik tarım mı yapar, yoksa “kadastro yapılmadan, bu toprağı benimle paylaşması ihtimali olanları biraz temizleyelim” deyip, devletten aldığı silahlarla şöyle bir temizliğe mi girişir? Yani bölgedeki çürümüş ağalık-koruculuk sistemi ortadan kaldırılmadan o bölge halkı o toprakları kullanamaz.
Sulama sistemleri oluşturmak, tarım yapmak için mayın temizlemeyi bile göze almak barış içinde yaşayan insanların aklı ve işi olabilir ancak. Şimdi bütün bunlar ortadayken; “mayınlı araziler, sınırlarımız peşkeş çekiliyor; oralar bölge halkının kullanımına açılsın” gibi hamaset söylemleri, bu aşağılık militarist yapıya ortak olmak değilse bile en azından oldukça ağır bir molozluk halini ifade eder. Zaten bilinir; bu moloz “sosyalizmi” literatüre girmiştir. Moloz sosyalizmi terimi şimdiye kadar, bizimkiler pek bilinmediği için, Peru sosyal demokrat partisi ve François Mitterrand üzerinden anlatılır. Peru ordusu, yıllarca Peru sosyal demokrat partisi APRA’nın liderlerini katletmiş, işkencelerden geçirmiş, APRA’nın kazandığı seçimler, kılıfına uydurulup, iptal edilmiştir. Kısaca, ordu Peru’da olası bir sol iktidarı önlemek için her türlü yola başvurmuştur. Ama sonra bir gün Peru ordusunda –nasılsa- akıllı bir komutan APRA’ya verilecek en büyük cezanın onun iktidarına izin vermek olduğunu keşfetmiş. 1985’te ordu, APRA’nın kazandığı seçimlerden sonra iktidar olmasına göz yummuş. Sonuç ortada; bir yıl dolmadan halkın APRA’ya verdiği destek yüzde 60’lardan 15’lere düşmüş. APRA’nın muhalefetteyken hamaset nutuklarıyla idare ettiği, iktidarda ortaya çıkmış. Tabii Mitterrand felaketi de var. Mitterrand’ın sosyalist partisi, çok kısa sürede, Fransa sanayisini yıkıntı haline getirdi. Çünkü Mitterrand, ulusalcılığı sosyalizmle karıştırıyordu. İşte bu durum ve örnekler literatürde “Moloz Sosyalizmi” diye anılır.
Ama Türkiye’deki molozlar hepsinin ötesinde.

Yorum Yaz