Alternatif bir iktisat-siyaset üzerine yazılar
Aşağıdaki ardı ardına ve farklı başlıklarda yazılmış 6 yazıda, şimdi yaşadığımız krizle birlikte, yeni bir ekonomi persfektifi için ipuçlarını ele almaya çalıştım. “Yeni finans sistemi ve sol& Muslukçuların ve berberlerin demokrasisi” yazıları piyasa ve merkezi planlama tartışmalarına gönderme yaparken, “IMF nasıl kimsesizlerin kimsesi olur” başlıklı yazı ise bundan sonrası için güncel sol bir politik duruşun “iktisadi” cephesini ele alıyor. Tüm bu yazılarda dikkat ettiğim nokta şu oldu; şimdiye kadar ezberlediğimiz, kabul ettiğimiz yaklaşımlardan bir nebze uzaklaşmak ve “soğukkanlılıkla” elimizdeki bilimsel malzemeye dayanarak yeni bir anlatının -hiç olmazsa- ipuçlarını oluşturmak. Şüphesiz ki, bu yazılar bilimsel makele formatından uzak; gazete yazıları. Ancak şuna dikkat ettim ve etmeye çalışıyorum: Yazıların soru sorması ve bu soruların aslında bir teze dayanması. Yanıtlar kolay değil. Zaten tek bir kişinin yanıtlayacağını sorular da değil bunlar. Ama önemli olan sormak; Türkiye’de soru sormak, sorgulamak cesaret istedi her zaman. Soru sormayı öğrendiğimi sanıyorum. Aşağıraki yazılar-eleştiri yönlü de olsa- sizede soru sorduruyorsa mütevazi amacına ulaşmış olacak.
IMF NASIL KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLUR?
Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ve IMF Başkan Yardımcısı John Lipsky hem Ankara’da hem de Bodrum’da saatlerce görüşmüşler; bu görüşmelerin önemli bir bölümü de baş başa geçmiş. Saatlerce ne konuştuklarından ziyade ben, kimin daha çok konuştuğunu, yani kimin daha dertli olduğunu merak ediyorum.
Türkiye, IMF ile 1947 yılından beri 19 stand-by anlaşması yaptı. Hepsinde de Türkiye derdini anlatmaya çalışan ve IMF’nin koşullarına uymak zorunda olan ülke konumundaydı. Şimdi IMF’nin dertleri Türkiye’nin dertlerinden daha büyük. IMF’nin “eski” programları bugünü karşılamıyor. Ama sorun yalnız program sorunu değil, IMF’nin kaynak konusunda da sıkıntıları var. Ama bütün bunlardan öte, IMF, şimdiye değin, bir Bretton-Woods kurumu olarak, ikinci savaş sonrası Amerikan hegemonyasının ekonomik yüzünü oluşturdu.
Şimdi IMF yeniden yapılandırılacak. Bu yeniden yapılandırılmanın iki cephesi var. Birincisi, IMF’nin artık yalnız Amerikan çıkarlarını temsil eden bir kurum olmaktan çıkması ve yeni küresel mutabakatın ekonomik yürütücüsü olarak örgütlenmesi.
Bu örgütlenme, şimdilik G-20 çerçevesinde olacak gibi gözüküyor. IMF’nin yeniden yapılanmasının ikinci yanı ise, kurumun küresel fon akışkanlığını sağlayarak, dünya merkez bankasının temelini oluşturması.
Bu süreci, aynı zamanda, –yeni- dünya rezerv parasının oluşturulması olarak da okuyabiliriz. O zaman önümüzdeki durum, dünya düzeninin ekonomik oyuncuları açısından bir “pat” durumudur. Sistemin yürütücüsü bu kurumlar aslında, bir noktada, sahipsizdir. Şimdi IMF gibi bir kurumun yönetimini ve parasını istemek, yoksulların da talebi olmalıdır. Ama böyle bir talebi dillendirecek enternasyonal bir siyasi irade yok.
19. yüzyılda, Avrupa’nın iki önemli dinamiği İngiltere ve Almanya iki farklı yönde kapitalizmi inşa ederken, insanlığın önüne aslında tek seçenek koyuyorlardı.
1848 Devrimi’nin yenilgiye uğraması, Almanya’nın parçalanması sonucunu doğurmuştu ama Prusya’da olduğu kadar diğer Alman devletlerinde de sınaî gelişme artıyordu. Ancak Almanya’nın parçalanması Prusya’yı monarşiye götürdü. Ama aynı anda İngiltere sanayii, kapitalizmin tohumlarını atmış, sömürge bir imparatorluk olarak Hindistan’daki isyanlarla uğraşıyordu.
Almanya, daha sonra gecikmesinin ve içe dönmesinin faturasını insanlığa çok pahalıya ödettirecekti. Bu süreç karşıtını, yani enternasyonali doğurdu.
1864’te Avrupa’da enternasyonal kuruldu. 1864’ten 1871’e kadar olan süreçte Avrupa kaynaklı bir dünya devrimi olanaklıydı. Ama Paris Komünü yenilgisi çok şeyi değiştirdi. Bundan sonra dar kafalı ulusalcılık sol adına sola hâkim oldu ve enternasyonal çözüldü. Paris Komünü yenilgiye uğradıktan sonra, devrimci hareketlerin ağırlık noktası Fransa’dan Almanya’ya kaydı. Bu, gecikmiş burjuva devrimini tamamlamak ve sömürgeci İngiltere’ye yetişmek için her türlü ulusal birlik gericiliğini işçi sınıfına da dayatan Alman monarşisi için iyi bir oyuncaktı ama enternasyonal için felaketti. Tıpkı bugünkü gibi o gün de, ulusalcı sosyalistler daha çok devrimci olduklarını söyleyip daha çok gericilik yapıyorlardı (Enternasyonal marşı söyleseler de).
Bugün tıpkı 1870 sonrasında olduğu gibi ulusal dar kafalılık, solda, hatta insanlığın tümünde yaygın. Bunun arkasında tıpkı o günkü gibi yine insanlığın uğradığı ağır bir yenilgi var. Türkiye’de sol, ulus-devletin içinde olmadığı hiçbir çözümü düşünemiyor. Bunun dışında her çözümü reddediyor.
Bugün tüm muhalif hareketlerin, yani özgürlükçü soldan, yeşil harekete, kadın hareketinden siyasal İslâma (*) kadar olan küresel muhalefetin ilk hedeflerinden biri, IMF gibi kurumların yoksulların denetimine geçmesini talep etmek olmalıdır.
Bugün “Küresel Hâkim Sermaye” için çalışan örgütlerin tümü dünya yurttaşlarının temsil edileceği bir meclis tarafından yönetilmeli. IMF, DTÖ gibi örgütlenmeler bugün kapitalizm için bile işlevlerini yetirmiş durumdalar.
Küresel Ekonomiyi Yeniden Tasarlamak kitabında Wayne Ellwood bu konuda şöyle diyor: “Bu göz alıcı başarısızlıklardan sonra, IMF ortadan kaldırılmalı mı? Muhtemelen hayır. Bunun birkaç nedeni var. Birincisi, mevcut uluslararası güç dengesi veri alındığında bu, politik olarak imkânsız. İkincisi, küresel sermaye piyasaları dünyasında, en güçlü devletlerin hırsını dizginleyecek uluslararası kurallara dayanan bu tür kurumlara ihtiyaç var. IMF olmasaydı bile icat edilmesi gerekecekti.” Öyleyse; IMF’yi zenginden değil de yoksuldan yana bir kuruma dönüştürmek mümkün mü? Yani IMF, tam istikrar, adil bir gelir dağılımı gibi işlerle uğraşan bir yapıya dönüşür mü? Buna Ellwood’un verdiği yanıt: evet. IMF, binlerce insanı işten çıkartarak, sağlık ve eğitim hizmetlerini sıfırlayarak istikrar sağlanamayacağını aslında öğrenmiş durumda.
IMF’yi istiyoruz ve onu biz daha adil bir dünya için kullanacağız talebi meşru bir taleptir.
(*) Siyasal İslam, dünya çapında ‘müminlerin ümmetini’ kurmak üzere yola çıkan ve ulus-devlet iktidarlarını ele geçirmeye çalışan politik bir duruştur.
MUSLUKÇULARIN VE BERBERLERİN DEMOKRASİSİ
Enerji Piyasası Denetleme Kurumu, akaryakıt fiyatları konusunda dağıtım şirketlerini uyardı ve fiyatlarını “dünya serbest fiyatı” seviyesine getirmeleri için ek süre verdi. Süre yarın doluyor. Akaryakıt dağıtım şirketleri EPDK’nın istediği indirimi muhtemelen yapmayacaklar. Ancak EPDK’nın açıklamasında yer alan “en yakın erişilebilir dünya serbest fiyatı” nedir? Bu pek belli değil. Türkiye’de akaryakıt fiyatlarının AB ortalanmasının çok üstünde olduğu biliniyor. Bu fark, dolaylı vergiler, akaryakıt tekeli ve buna bağlı çarpık dağıtım sisteminden kaynaklanıyor. Sonuçta ortada tam anlamıyla bir tüketici mağduriyeti var.
Şimdi, yarından itibaren akaryakıt tekelleri dolaylı vergiler yüzünden Türkiye’de fiyatın şişik olduğunu söylerken, EPDK da akaryakıt tekellerinin haksız kazanç durumuna vurgu yapacak. Her ikisi de doğru. Ancak bunun böyle olması tüketici tarafından fark etmiyor. Demek ki bu durumu yaratan iki cephe var ve bunlar suçu birbirlerinin üzerine atıyorlar. Birinci cephe devlet cephesi, ikincisi de tekeller. Devletin, tekellerin hâkim olduğu ve piyasa mekanizmasının bu iki güç tarafından “işletilmediği” bir durumla karşı karşıyayız. O zaman bu durum, hem piyasa hem de şu tekelci devlet kapitalizmi tartışmasını başlatmak için iyi bir örnek.
Bunun için EPDK’nın kapısındaki Atatürk büstünden başlayalım. Bu büstün üzerinde Atatürk’ün “Kesin zaruret olmadıkça piyasalara karışılamaz; bununla beraber hiçbir piyasa da başıboş değildir” sözü yer alıyor. Atatürk bunu nerede söylemiş bilmiyorum. Ama söylediğini varsayıyoruz tabii ki. Bu sözde iki nokta var. Birincisi, piyasalara bir zaruret halinde karışmak gerektiği, ikincisi de piyasaların başıboş olmadığı. Yalnız bu ikincisi, piyasaların kendiliğinden bir durumunu mu ifade ediyor yoksa o kendiliğinden duruma müdahale halinin gerekliliğini mi anlatıyor, bu pek belli değil. Ama sonuçta söylenmek istenen şu olmalı: piyasalar başıboş bırakılırsa tehlikeli olabilirler; yani en azından bu potansiyeli taşırlar. Bu gerçekten böyle mi? Bu sorunun yanıtı için şu piyasa kavramına biraz daha yakından bakalım.
Piyasayı, metaların değişim değeri üzerinden serbestçe dolaşımı oluşturur. Bu olmadığı zaman piyasa da olamaz. Tüm malların, hakkıyla değişim değeri üzerinden alıcılara ulaşması için piyasanın açık, şeffaf, öngörülebilir olarak işlemesi gerekir. Malların fiyatlarının maniple edilmeden alıcıya ulaşması önkoşuldur. Bu bugün yok. Peki, bu olsa, piyasa yine de müdahale edilmesi gereken bir mekanizma olur mu? Birinci sorumuz bu. Devam edelim: Tekellerin ve tröstlerin dünyasında şeffaflıktan bahsedemeyeceğimiz gibi, demokrasiden de bahsedemeyiz. Bugün kapitalizm zaten liberal anlayışın öngördüğü piyasayı oluşturamamıştır. Tabii buna bağlı olarak, kapitalizm küresel bir demokrasi de kuramamıştır. “Piyasa” diye yutturulan şey, bir avuç oligarkın top çevirdiği alandır aslında. İkinci sorumuzda şudur: Tekelci devlet kapitalizminin “piyasası” yerine kamusal bir ekonominin araçları üzerinden, gerçek anlamda bir piyasa ve onun demokrasisi bize nasıl bir toplumsal oluşum tanımı verir. Bu, bugünkü kapitalizmin kendisi olur mu?
Değişim değil, kullanım değerlerinin geçerli olduğu ve malların hiyerarşisinin, talebinin buna göre gerçekleştiği bir sistemde, özel mülkiyet asla bir sorun değildir. Sovyetlerde insanlar Moskova’dan Kiev’e 10 rubleye uçuyordu, ama bozulan musluğu için bir ay tamirci bekliyordu. Musluk tamircileri iktidarı ele geçirip bir musluk tamircileri diktatörlüğü kurmadıkça ne kadar talep varsa o kadar olsunlar. Bunda hiçbir sorun yok. Yani musluk tamircilerinin, berberlerin olduğu ve bunların piyasasının da olduğu bir ekonomide, kaynaklar pekâlâ kıt olmayabilir ve gelir bölüşümü de adil olabilir. Musluk tamircileri tamam da berberler nereden çıktı demeyin. Devletçilik deyince aklıma hep orduevi berberleri gelir, herkes sudan ucuza tıraş olur ama herkes aynı olur, ense, favoriler falan. Yani iç açıcı bir durum değil, bu yüzden özel mülkiyet konusunda, hele Türkiye’de, berberlere cimri olmamak gerekir. Şaka bir yana, burada sorun şudur; musluk tamircilerinin demokrasisi, kamusal ekonominin genişlediği bir ekonomide o ekonominin yaşaması için elzemdir. Ama bu da bir piyasa, diyenlere de evet diyorum; bu, kapitalizmin sonrası bir toplum için gerekli.
Bugünkü piyasa, tekellerin (petrolcülerin, bilgisayarcıların, demircilerin, silahçıların) diktatörlüğünün piyasasıdır. Bunlar, aynı zamanda, kendi aralarında savaşarak krizi derinleştirip, hayatı bizim için daha da çekilmez kılıyorlar. Bu dünyada işletmelerin başarısı tekel olmalarına bağlıdır. Bu durum aynı zamanda ilerletici değil, geriletici ve kaynakları kıt kılan bir durumdur.
Sonuç olarak tekellerin diktatörlüğünün piyasası yerine, muslukçuların ve berberlerin piyasası ve demokrasisi önemli bir adımdır.
YENİ FİNANS SİSTEMİ VE SOL
Bugün ekonomiyle ilgili iki güncel gelişmeyle başlayalım. Birincisi Babacan’ın kredi kartları ve finans sistemi ile ilgili basın toplantısı. Burada vurgulanması gereken olgu, ekonomi yönetiminin banka sistemini aşan ulusal ölçekte bir risk yönetimi çerçevesi geliştirmeye çalışmasıdır. Banka sisteminin nereye ne şekilde fon aktaracağını siyasi irade, banka sistemiyle birlikte belirliyor. Babacan’ın basın toplantısındaki bütün açıklama ve dayanaklarının temellendiği cümleler “risk” ve “risk analizi” kelimeleriyle başlıyordu. Bu, kriz sonrası ortaya çıkacak, öncelikle finans sistemini regüle eden, kontrollü küreselleşmeyle örtüşen bir karar. Önümüzdeki dönemde küresel finans sistemi dar anlamda da banka sistemi, doksanlı yıllarda olduğu gibi, üretimden ayrı, ipi kopuk uçurtma gibi olmayacak. Banka sisteminin bütün fonlama ve denetim sistemi değişecek. Kara para cennetleri, bilgisayar başında “yaratılan” fiktif değerler ekonomisi ve piyasası artık bitiyor. Babacan’ın ilk işaretini verdiği ulusal risk yönetimi sistemi, aslında çok yakında AB finansal risk yönetimi ile birleşerek, küresel finansal yapının tamamlayıcısı olacak. Banka sisteminin kredi verme, fon aktarma anlayışı hem teknik anlamda hem de moral-etik anlamda değişiyor. Bankaların aktiflerini “zenginleştirecek” atıl teminatlar kredi vermek için artık geçerli değil.
Yeni dönemde girişim sermayesi modeli kredilendirmede öne çıkacak. Banka sistemi, tüm dünyada reel sektöre bir noktada ortak olacak. Böylece, küreselleşmenin neoliberal döneminde gelişen finans sermayesiyle üretim araçlarını elinde bulunduran sermaye yapılarının birbirinden –görece- bağımsız davranması ve finans sermayesinin küreselleşme sürecini belirleyerek “piyasayı” zehirlemesi ortadan kalkıyor.
İkinci güncel gelişme tabii işsizlik oranları. TÜİK’in mart ayı işsizlik rakamı yüzde 15,8. Bu oran şubat ayına göre 0,3 puan daha az. Bu işsizliğin azaldığı anlamına gelmiyor. Ancak işsiz sayısında mevsimsel –rakam bazında- bir düzelme olduğunu söyleyebiliriz. Zaten bu rakamlar üçer aylık sonuçlar. Hep söylediğimiz gibi, Türkiye’de işsizlik krizden kaynaklı bir durum değil. Yapısal bir sorun ve bu sorunun en önemli yanı genç işsizliğin sıçrayarak artması.
Peki, finans sisteminin küresel yeniden yapılanması neoliberal paradigmanın en önemli sonuçlarından biri olan istihdamsız büyüme modellerine son verecek mi? Yani işsizlik, hem bizde hem de dünyada küreselleşmenin kriz sonrası döneminde kısmi de olsa azalma trendine girecek mi? Orta ve uzun vadede bu sorulara olumlu yanıt verebiliriz. Ancak, kısa dönemde işsizlik tüm ülkelerde en önemli ekonomik hatta sosyal sorun olarak öne çıkacak.
Sonuçta görüyoruz ki; kapitalizm bu büyük krizi de bir yeniden yapılanma ve küresel yenilenme süreci olarak atlatacak.
Burada önemli olan kapitalizm sonrasıyla ilgili “yeni” bir şeyler söylemek. Şu sıralar hem Türkiye’de hem de dünyada yeni bir sol ve alternatif iktisat tartışmaları çok önemli bu ihtiyaçtan kaynaklı olarak ortaya çıkmaya başladı.
Örneğin SHP’nin yeni genel başkanı Hüseyin Ergün’ün Neşe Düzel’e verdiği röportaj Türkiye solu için oldukça cesur açılımları içeriyor. Ergün, aslında önümüzdeki dönemde Türkiye için uygulanabilir, gerçekçi bir sosyal demokrat çerçeve çiziyor. Ergün’ün söyledikleri bugünü karşılayan bir sol açılımı ifade ediyorsa şu anda ortalıkta “sosyal-demokrat-sol” olarak boy gösterenler ne oluyor diye sorabilirsiniz. Çünkü Ergün’ün tarif ettiği çizgiyle bunların biraraya gelmesi imkânsız. Ama zaten son altı aydır yalnız sol tarafta değil, sağ partilerde de ilginç bir süreçle karşı karşıyayız. DYP operasyonundan Şener’in partisine oradan ANAP’ın, Mesut Yılmazlı DYP birleşmesine hazırlanmasına ve DSP’de Masum Türker’in genel başkanlığına kadar olanları birbirinden ayırmak imkânsız.
Bütün bu süreç birbirini tamamlayan puzzle’ın parçaları… Yani birileri bu partilere Ergenekon operasyonu çekti. Şimdi sola bakın; ÖDP’den TKP’ye kadar olan sol artık ne iş yapıyor; Masum Türker’in DSP’siyle bu ikisi arasında ne fark var? Mesela bu üç partiye nasıl bir ekonomi diye sorun size planlamadan başlarlar. Oysaki piyasanın alternatifi merkezî planlama değildir. Planlama, zaten konjonktürel bir durumdur. Yani “tek ülkede sosyalizm” gibi, ulusal, boş bir çabanın konjonktüründen türetilmiştir.
Planlama, özü itibariyle ve nihai olarak, çoğunluğa rağmen ve onun çıkarlarına aykırı bir piyasa biçimidir.
Ayrıca piyasa öyle kaldırıyorum deyince kaldırılmaz. İktidarı ele geçirirsiniz ama piyasayı ele geçiremezsiniz. Eğer bunu yapmaya çalışırsanız, bir müddet sonra, o sizin iktidarınızı ele geçirir. Sovyetlerde bir müddet sonra piyasa iktidarı ele geçirmiştir. Nasıl her demokrasi özünde bir diktatörlükse, her merkezî müdahale de özünde o müdahaleyi yapanların piyasasını oluşturur.
Sonuçta kapitalizmin bu son krizinden, başta finans sermayesini yeniden yapılandırarak “yeni bir düzen”le çıkıyor. Solun krizi ise daha büyük. Sol, bu krizden çıktığı zaman kapitalizmin gerçek krizi başlayacak.
YENİ BÜYÜK UZLAŞIYA DOĞRU
Beklenenler olmaya başladı. “Krizin ikinci aşaması” yazısındaki temel vurgulardan devam etmek istiyorum. Çin’in, ağırlıklı olarak ABD talebine bağlı büyümeden vazgeçmesi ABD’nin daha az borçlanması ve kamu açıklarını düşürmesi anlamına geliyor. Ama Çin’den önce Rusya adımı attı. Rusya, elindeki 400 milyar doları ve 135 milyar dolarlık ABD hazine kâğıtlarını “azaltacağını” ilan etti.
ABD Hazine Bakanı Geithner, Çin’le ABD arasında mekik dokuyor. Geithner, “Çin bizi anlıyor, ama biz de kamu borçlarımızı düşüreceğiz” derken ABD’nin eskisi gibi devam etmeyeceğini, yani doların “karşılıksız rezerv para” olarak devam etmesinin mümkün olmadığını vurguluyordu. Ancak Rusya’nın hamlesi ABD’yi gerçekten zor durumda bıraktı. Obama yönetiminin artık elinde tek seçenek var: Uzlaşma. Bu uzlaşma çok açık olarak bize “yeni sermaye birikim sürecini” ve buna bağlı “yeni dünya düzenini” anlatıyor. İran seçimleri, K. Kore’nin çıkışı, Türkiye’de olan bitenler ve Avrupa’nın milliyetçilik dansı ABD’nin bu uzlaşmasına karşı ya da ona bağlı dinamikler.
Eğer ki, Obama yönetiminin dünyaya anlatmak istediği uzlaşma, yakın gelecekte, sağlanamazsa bizi, Ortadoğu, İran, Pakistan, Kafkasya, K. Afrika ve Asya’da bölgesel savaşların yoğunlaşacağı bir dönem bekliyor. Ancak böyle bir seçenek başta Rusya olmak üzere, kimsenin tercih edeceği yol değil. Ama şu andaki, çok şeye gebe boşluğu da görmemiz lazım. K. Kore’nin nükleer denemeleri, Kaddafi’nin gösterili İtalya ziyareti bu boşluğu anlatan çok somut örnekler. İran, Lübnan ve yakında Irak’ta değişecek dengeler ancak ABD’nin uzlaşmasıyla yerine oturacak. Peki, bu uzlaşma neyi kapsıyor; Türkiye bu büyük uzlaşmanın neresinde olacak?
Hemen ekonomiden başlayalım. Örneğin Rusya, ABD tahvillerinin toplam rezervleri içindeki payını azaltırken bunu IMF tarafından ihraç edilen tahvillerle ikame edeceğini açıkladı. Muhtemelen Çin de benzer bir şey yapacak. Bu aslında hem IMF’ye yeni bir işlev yüklüyor hem de yakında dünyanın tanışacağı yeni finans düzeninin ipuçlarını veriyor. IMF’nin işlevi ve konumu değişiyor. IMF, çok yakında bir dünya merkez bankası gibi çalışmaya başlayacak. IMF’nin eski işlevi, hegemon devletle (ABD) ona bağlı devletler arasındaki ekonomik ağı kurmak, geliştirmek ve buna bağlı borç ilişkilerini yürütmekle sınırlıydı. Bu ilişki, aynı zamanda, “gelişmekte olan ülkelerin” dünya finans sistemiyle, IMF üzerinden ilişki kurmasını sağlıyordu. Artık böyle bir şey yok. (IMF anlaşmasının olmaması büyük ölçüde bu duruma bağlıdır.) IMF’nin yeni yapılanması, hegemon ulus-devletten diğerlerine doğru eşitsiz dikey bir örgütlenme modeli olmayacak. Öyle gözüyor ki; IMF’nin yeni patronu G-20 olacak. Bundan dolayı Obama’nın, dayatma değil, uzlaşma dönemindeyiz türünden söylemleri, “herkes elini taşın altına soksun, biz kapitalizmin selameti için egemenlik hakkımızdan vazgeçiyoruz; eskisi gibi dolar basmayacağız. Zaten basacak gücümüz yok; senyoraj hakkı artık kimsede değil. Krizden çıkmak için küresel uzlaşıyı sağlamalıyız” şeklinde okunmalıdır.
O zaman birincisi; yeni bir finans sistemi geliyor. Zaten bu G-20 toplantılarında ele alınmıştı. Bu yeni finans sistemi; kontrollü küreselleşme, bunun kurumları, IMF’nin öncülüğünde bir dünya merkez bankası ve bir dünya rezerv parasını hedefleyecek. Türkiye, enerji ve finans merkezi olarak öne çıkacak. İstanbul finansta öne çıkarken, Türkiye’nin güneyi ve doğusu enerjide öne çıkacak.
Rusya da Avrupa’ya enerji geçişleri konusunda Türkiye’ye güvenmek zorunda. Çünkü yeni ABD uzlaşısının anahtar ülkesi Türkiye.
İkincisi; yeni finans sistemi, girişim sermayesini ve buna bağlı yeni ekonomi çerçevesini öne çıkaracak. Eski yapılar çok hızlı olarak tasfiye olacak. Bu yeni ekonominin merkezleri, Avrupa’nın doğusundan başlamak üzere, Türkiye üzerinden gelişmekte olan Asya ve Amerika olacak. İşte İstanbul bu yapının finans merkezi olarak öne çıkacak.
Şimdilerde Türkiye’nin kökleşmiş eski holdingleri telaş içinde. Çünkü ellerindeki tekelleşmiş yapıların çok hızlı olarak kırılacağını, Türkiye’de enerji, enerji dağıtımı, iletişim, iletişim ağları, eğitim, finans ve finansın tüm alanlarına çok yoğun yeni girişlerin olacağını artık biliyorlar.
Krizin ikinci dönemi işte bu tekelleşmiş, hantal yapıları vuracak. Onlar, şimdiye kadar Türkiye’yi hatta dünyayı eskisi gibi zannettiler. Şimdilerde bazı gerçekleri yavaş yavaş görmeye başlıyorlar. Ama tabii çok geç. Bu tekelleşmiş ve eski yapılar Türkiye ekonomisinde ve siyasetindeki eski etkinliklerini yitirecekler.
Son olarak da dünyada, tabii bizde de siyasetin tüm kurumları yenilenecek. Yeni küresel uzlaşı bunu gerektiriyor. Mesela CHP ne açılımı yaparsa yapsın artık boş; solun yeniden yapılanması da böyle bir şey.
Bundan sonrasını, Obama kadar anlayamayan ve önümüzde duran kapitalizmin “büyük uzlaşısını” göremeyip bu uzlaşının yeni anlatısına ve kurumlarına karşı kendi kurumlarını oluşturamayan bir sol ancak medyaya dedikodu malzemesi olur.
YENİ TEŞVİK SİSTEMİ
Yeni sistemde iki temel değişiklik göze çarpıyor. Birincisi il bazında teşvik sisteminden bölge bazlı sisteme geçiliyor.
İkincisi ise teşvik sisteminin kümelenme ve esnek istihdam modellerini öne çıkartması ve öncü sektörler belirlemesi. İşte yeni olan budur; ama bu yeni olan hayata geçecek mi?
Yeni sistem, aslında kapitalizmin “yeni dönemdeki” sermaye birikim tarzına uygun bir adım gibi gözüküyor.
Bu birikim tarzı, büyük ve hantal üretim ölçeği yerine esnek, koşullara çok hızlı ayak uyduran, hızla değişen tüketici profili ve talep yapısına arz yönlü uyumu aynı hızla sağlayan ekonomik yapıları içerir.
Ayrıca bu üretim tarzı, ulusal ve bölgesel eşitsizlikleri en aza indirmeye de çalışır. Hükümetin dün açıklanan yeni teşvik sistemi bu üretim tarzına bir adım olarak anlaşılmalıdır. Ancak bu adımın, Türkiye’nin en büyük sorunu olan bölgesel eşitsizlik ve bu eşitsizliğe bağlı işsizlik sorununu, bütün bu süreçte, çözeceği çok şüphelidir.
Bölgesel eşitsizlikler, Türkiye için, yalnızca bu krizden kaynaklı sorun değildir. Dolayısıyla yeni teşvik sistemine yalnızca “krize yönelik” adım olarak bakılmamalıdır. Bu anlamda bu teşvik sistemi, daha çok, bölgesel eşitsizleri giderecek yönde eleştirilmeli ve geliştirilmelidir.
Yeni sistem, Türkiye için çok önemli bir eşiği anlatıyor. Türkiye Cumhuriyetinin 85 yıllık tarihinde başlıca üç üretim ve sanayileşme çizgisi belirgin olarak ortaya çıkmıştır.
Birincisi, 1929 büyük bunalımı çerçevesinde biçimlenen “devletçi” ekonomi, ikincisi 1947’den sonra biçimlenen Amerikan yeni sömürgeciliği temelli politikalar ki, bu politikalar “ithal ikameci” iktisat politikaları olarak formüle edilmiştir. Üçüncüsü ise, 1980 sonrası 24 Ocak kararları ile somutlanan ve 12 Eylül faşist darbesiyle uygulanan “ihracata dönük neoliberal” hat.
İhracata dönük politikalar düşük ücret, kısılan kamu harcamaları ve değersizleştirilmiş yerel parayla artacak ihracat üzerine inşa edilmiştir. Burada dünya ile bütünleşme, iç talebi düşürüp, emeği ve yerel parayı değersizleştirip ihracat yoluyla dışarıya kaynak aktarımı şeklindeydi. Bu modelde, eski üretim yapısı ve ölçeği aynen korunuyor; ülke, dünyanın geliştirdiği yeni teknolojileri uzaktan bile göremiyordu.
24 Ocak 1980 sonrası, bütün IMF programları Türkiye’ye bu çizgiyi önermiştir. Bu ekonomi politikası, hantal ve yağmacı bir üretim örgütlenmesinin yanı sıra, çarpık, denetimsiz bir finans ve banka sistemini öne çıkarmıştır. Bu yapının finans ayağı 2001 kriziyle kırılmıştır.
Finans ve banka sistemi 2001 krizinden sonra AB finans sistemine hızla entegre olarak yeniden yapılandı.
İşte banka sisteminin bugünkü “sağlam” görünümü bu sürece bağlıdır. Ancak sanayinin, aynı hızla, yeniden yapılanması mümkün olmamıştır.
2008 krizi bu yeniden yapılanma için bir fırsattır. Ancak burada, bölgesel eşitsizlikleri giderecek, öncü sektörleri doğru saptayacak ve bu sektörlere fon akışını geciktirmeden sağlayacak bir finans sistemine ihtiyaç vardır. Bu anlamda “yeni teşvik sisteminin” tamamlayıcısı kesinlikle buna uyum sağlayacak bir para politikası çerçevesi ve banka sistemi, anlayışıdır. Bundan dolayı dün başbakanın açıkladığı sistem, kısa vadede yeterli gözükse bile, orta vadede eksiktir.
Ayrıca yeni teşvik sistemi, 12 öncü sektörü de bölgesel avantajları öne çıkararak belirliyor. Güneydoğuda tarıma yönelik sanayilerin desteklenmesi, batıda ise ileri teknoloji yatırımlarının desteklenmesi bölgesel eşitsizlikleri giderir mi? Bu soruyu sormak zorundayız.
Yeni sistemde kurumlar vergisi istisnası ya da prim indirimleri çok önemli değil. Bu uygulamalar yatırımları doğrudan “teşvik” etmez.
Teşvik sisteminin üzerinde durulması gereken en önemli yanı bölgesel gelişmişlik farklarını gözetmesi ve kümelenme modelini öne çıkarmasıdır.
Kümelenme bugün, aynı sektörde faaliyet gösteren, aralarında işbirliği ve aynı zamanda rekabet olan işletmelerin, onlara mal/hizmet sunan tedarikçilerin, ilgili kurumsal yapıların (üniversiteler, meslek kuruluşları, iş koluyla ilgili standartları belirleyen ve kontrol eden kurumlar, gibi) aynı coğrafi bölgede yoğunlaşmaları olarak tarif ediliyor. Bu anlamda kümelenme, fordizm gibi bir önceki üretim ve ölçek yapılanmalarının yerine geçecek üretim biçimini anlatıyor. Türkiye, yukarıda anlattığımız gibi, bu kriz sonrası kendisini yoksullaştıran ve daha önce “başarısızlıkla” uygulamaya çalıştığı ekonomi politikalarından kurtulup, dünya ile eşit koşullarda bütünleşecek, özgün ekonomi-politikaları geliştirmelidir.
Bu anlamda, yeni teşvik sisteminin “kümelenme modellemesini” amaçlaması önemlidir ama eksiktir.
Obama, Mısır’da “Hegemonyaya, zora dayalı düzen sona erdi önemli olan artık ortaklık” dedi. Bu söylem, bölgesel, ulusal eşitsizliklerin giderek törpüleneceği bir döneme adım attığımızı anlatıyor. Ama bunun gerçekten olabilmesi hükümetlerin tek yanlı iradeleriyle mümkün olmaz.
AVRUPA’NIN SEÇİMİ VE DEMOKRASİNİN KRİZİ
Avrupa Parlamentosu seçim sonuçları sürpriz olmadı. Kriz, etkisini, katılım oranının düşüklüğü ve merkez sağın güçlenmesiyle gösterdi. Avrupa Parlamentosu seçimleri birçok açıdan göründüğünden daha önemli.
Birincisi; şimdiki Avrupa bize, yaşanmakta olan krizin yalnızca ekonomik kriz olmadığını gerçekte olanın demokrasinin krizi olduğunu anlatıyor. İkinci önemli nokta da, yeni bir demokrasi anlatısının ve deneyiminin şimdiki sınırları çizilmiş Avrupa dışında (da) aranması gerektiği.
Avrupa’nın giderek bürokratik, şekilsel bir “demokrasi” çerçevesinde merkez sağın kalıcı iktidarı ve ırkçı partilerin artan tehdidiyle kuşatılması hiç şüphesiz bir demokrasi krizidir. Ama bu kriz, aynı zamanda, içinde bulunduğumuz ekonomik krizi derinleştirecek en önemli gelişmedir. Çünkü küreselleşme “tehdidiyle” gericileşen ve içe kapanan Avrupa’nın genişlemeyi durdurması yalnızca krizin uzaması anlamına gelmez. Başta Türkiye olmak üzere, Ortadoğu, Kafkasya ve K. Afrika’da bitmek bilmeyen bölgesel savaşlar anlamına da gelir.
Bu bir anlamda, başka bir açıdan, “soğuk savaş demokrasisinin” geri gelmesidir. Soğuk savaş demokrasisi; Amerikan hegemonyasının biçimlendirdiği Batı bloğunda olan her ülkenin, otomatik olarak, “demokratik ülke” yani, “hür dünyanın” parçası sayıldığı dönemin ürettiği bir kavramdır. Baskıcı ve sömürgeci ulus-devletler ve onların çıkardığı iç savaşlar/savaşlar bu “demokrasinin” olağan durumlarıydı.
Aslında kriz ve savaş üreterek yönetme ve bunu “demokrasi” diye yutturma meselesi burjuva demokrasinin özünde vardır. Temsil kavramı tam da bu durumu ve demokrasi krizinin sürekliliğini ve özünü anlatır. Temsil, ulus-devletlerin, pazar sınırlarında, cumhuriyet yönetimini oluşturan en önemli araçtır. Hardt ve Negri temsilin ikili amacından bahsederler: “Temsil, çelişkili bir işlev görür; halkı hem yönetime bağlar hem de yönetimden ayırır.” Rousseau, “eğer tanrılardan oluşan bir ulus olsaydı demokrasiyle yönetilirdi,” der. Tıpkı Roma İmparatorluğu’nun çoğunluğu, yani köleleri dışarıya atan, “doğrudan demokrasisi” gibi Rousseau’nun “demokrasisi” de birleşik cumhuriyete dayanır. Rousseau’ya göre halk ancak “birleşik” olduğunda egemen olabilir. Bu çok açık olarak ulusal birliktir.
Farklılık “demokrasinin” ama esasında “birleşik cumhuriyetin” düşmanıdır.
“Aynı dil, aynı adet ve görenekler, ortak kültür ve “temsilde” ifade edilen tek irade.”
Bu Rousseau’nun demokrasisi ve cumhuriyetidir. Bu cumhuriyetin sınırları aynı zamanda ulus-devletin sınırlarıdır. Bu anlamda ulus-devlet “demokrasisi,” birlik için, ikili bir savaş durumuyla sürekli olarak karşı karşıyadır. Birincisi, ulusal pazarını geliştirmek için diğer devletlerle savaş durumu; ikincisi de ulusal birliği sağlama çabası. Böylece ulus-devlet demokrasisi hem kriz hem de savaş üretir.
Bugün Avrupa’nın ortasında savaş ve kriz çıkarmak için dolaşan Sarkozy ve Merkel’in durumu tam da budur.
Avrupa genişlemesini durdurarak, ekonomik krizle birlikte, Avrupa’da krizi derinleştirip, savaşa kapı açmak isteyenlerin politik akıllarının sınırları ulus-devletlerinin sınırları kadardır.
Tabii bu anlayışın tarihte karşılığı da vardır. Burjuva demokrasisi 18. yüzyılda ilerici bir kurum olarak ortaya çıkmaya başladığında o zamanın aristokrat gericileri, demokrasi meselesinin ancak Atina şehir devletlerinde uygulanabileceğini, bunun ulus-devletlerin geniş pazarlarında mümkün olmadığını söylüyorlardı. Şimdi ise, gericileşmiş ve şekilsel cumhuriyete sarılmış burjuva mutantları küresel doğrudan bir “çokluk” demokrasisinin olamayacağını iddia ediyorlar. Ama yine yanılıyorlar.
Çok ilginç olarak, Türkiye’nin içe kapanarak faşist bir cumhuriyet olarak devam etmesini isteyenlerle, Avrupa’nın parçalanarak yeniden ulus-devlet gericiliğine, bitmek tükenmek bilmeyen bölgesel savaşlara dönmesini isteyenler aynı adam ve kadınlar.
Türkiye’nin AB’ye tam üye olmasını “emperyalist” bir gücün “zavallı bir ülkeyi yutması olarak anlayan dışişleri bakanlığı yapmış adamlara rağmen buralara kadar geldik.
Sonuçta AB Parlamentosu seçimleri bize gösteriyor ki; hâlâ iki Avrupa var: Birincisi 1848 devriminin mezar kazıcısı ve Bismarckları, Hitlerleri onların ulus-devletlerini yaratan Avrupa, İkincisi ise 1871 Paris’ini, insanlığın o müthiş deneyimini yaratan Avrupa.
Aslında Avrupa gericiliğinin kaynağı ile Türkiye’deki otarşi çemberinin kaynağı aynı.
Bugün Bismarck ve Bonaparte’ın torunları, Avrupa’nın, içe kapalı sömürgeci gerici ulus-devletler olarak kalmasını istiyor. Türkiye Avrupalı olamaz hezeyanları, bu tarihsel korkak gericiliğin hortlamasıdır. Bu gericiliğin Türkiye’deki karşılıkları tabii ki Bismarck’ın ve Hitler’in karikatürleridir. Ama Avrupa’da 1851 gericiliğinin o zamanlar karşılığı vardı; o gericilik devrimden korkan ve geri çekilen burjuvaziye dayanarak faşizmlere kadar geldi.
Avrupa Parlamentosu seçimleri ve gelmekte olan yeni dünya düzeni bize gösteriyor ki; yeni bir Avrupa’ya ihtiyaç var. Bunun yolu da Türkiye’den geçiyor.

Yorum Yaz