Arafta olmanın getirdiği tarihsel fırsat

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 30-11-2009

1

Bugün, üstümüze gelen her şeyi bir kenara ayırıp biraz mola vermek gerekir herhalde.

Kafes planlarından Danıştay’ın katsayı kararına, oradan da domuz gribi virüsünün mutasyona uğramış olmasına kadar üzerimize gelen yarı kâbus yarı gerçek bütün gelişmelere biraz şöyle uzaktan bakmanın günü olmalı bu bayram günleri. Bu günlerde bütün bu olan biten aslında çok köklü ve geri dönülemez bir tarihsel değişimi anlatıyor bize.

Türkiye’deki değişim ve bu değişimin sancısı dünyadaki değişimi etkileyecek ve arkasından sürükleyecek kadar güçlü. Kapitalizmin bir dönemi bitiyor ama bu bitişin ve yeni bir dönemin başlangıcı bu topraklarda oluyor.

Cemil Meriç, kendisini “arafta bir yalnız” olarak tanımlıyordu. Arafta olmak, her yerden, her şeyden bir şeyler alıp bunları harmanlamak gibi bir şansı da insanın önüne koyabilir. İşte bu büyük bir şanstır ve yapıcı, yaratıcı bir şanstır. Şimdi, tarihin bu döneminde, bu topraklar için de böyle yapıcı ve yaratıcı bir şans var. Batı ve Doğu uygarlığının birleştiği bu topraklar belki de, biz farkında olmadan, yeni bir dönemi başka bir uygarlık olarak içinden çıkartıyor.

İnsan düşüncesi maddi olandan türer; ama o maddi olanın ilk önce “haberi” gelir. İbn-i Haldun, insan düşüncesini “haber ve “inşa” olarak ikiye ayırır. Haber gözümüzün önünde olan bitendir; tamamlanmamış ve yorumlanmamıştır henüz. Bugün ekonomiden, siyasete kadar olan tüm gelişmeler bize yeni bir anlatının “haberini” veriyor. Bu “haberin” inşa edilmesi insanlığa yeni bir dünyanın kapılarını açacak. Yeni gelen “haberler” bize şimdiye kadar “ezberimizde” olan tüm bilgileri gözden geçirmemizi öğütlüyor sanki. Çünkü bütün bu gelişmeler yeni bir paradigmanın “haberlerini” taşıyor. Eski olan ise hızla çözülüyor; ama eski olanın kurumları, bu kurumları bina eden anlayışlar da, onların yöntemleri de yerle bir oluyor.

Newton mekaniği ve dengesi sanayi devriminin temel bilgisiydi.

Ulus-devletlere dayanan sanayi kapitalizminin sonuna geldik. Her çözülme yeniyi üretecek dinamizme sahip olanda başlar. İşte Batı’nın yarattığı sanayi uygarlığı şimdi Doğu’dan başlayarak çözülüyor.

Sanayi uygarlığı ve mekanik düşünce iki asrı aşan bir süre insanlığı adeta yönetti. Geleneksel ekonomi ve siyaset bilimleri, sanayi uygarlığının mekanik yasalarının en önemlisi olan “denge” kavramını öne çıkararak bunun üzerinden yeni bir uygarlık kurdular ve geliştirdiler. Denge kavramının en özlü tanımı: Etkiyen kuvvetlerin eşitlendiği durum olarak ortaya atıldı. Ekonomide bu; tüketici, firma dengesi, piyasa dengesi, genel denge, işgücü ve para piyasalarındaki denge (Keynes) gibi başlıklarda ana iktisat literatürü oldu.

Siyaset ise yine bu mekanik denge paradigmasına bağlı şekillendi. Yargının, yürütmenin ve yasamanın birbirinden özerk ama mekanik ve tarihsiz dengesi sanayi toplumunun siyasi mekaniğini oluşturdu.

Yirminci yüzyılın hemen hemen tamamını belirleyen bu değerler dizgesi artık eskisi gibi durağan bir denge üzerinde oluşmuyor.

Fizik bilimi, madde ve evrenin bir başka ve kapsamlı açıklamasını insanlığın önüne koydu. Madde ve evrenin parçacık fiziği ve çekirdek fiziği ile açıklanışına, teknolojik devrim eklenince insanlık, 21. yüzyılla birlikte yeni bir çağa adım atmış oldu. Bu çağ, hiç şüphesiz Newton’un mekaniği ve statik dengesi yerine, kuantum değerler dizgesini öne çıkartıyor.

Bu çok açık olarak şu demek: Çok sayıda karmaşık ilişkilerin karşılıklı –interaktif- etkileşimi bütünü oluşturuyor. Bu bütün, teknoloji ağlarıyla –bilgisayar, internet- yenidünyayı meydana getiriyor.

Böylece tek yönlü ve tek değişkenli etkileşim yerine, çok yönlü, çok değişkenli bütünleşik ağ etkileşim sistemi günümüzün belirleyici gücü oldu.

Mekanik düşünce “şeytan (gerçek) ayrıntıda gizlidir” derdi. Ama şimdi biz, “gerçek; ayrıntıların birbiriyle oluşturduğu bütünde gizlidir” diyoruz. Bu da karşımıza çok geniş bir nedensellik ağı çıkardı. Bu ağ; her şeyin her şeyi etkilediği ve anında yönlendirdiği kelebek etkisini, karşılıklı bağımlılığın sistemi oluşturduğu, sonuçların olasılıklar içinde gerçekleştiği statik olmayan bir dünyayı önümüze koydu. İşte kaos teorisi ve buna dayalı yeni yöntemler şimdi bize yeni bir anlatının kapılarını açıyor.

Bu yeni anlatı, bitmekte olan sanayi toplumunun tezleri ve anti-tezleri üzerinden kurulamaz şüphesiz. Sanayi toplumu devlet kapitalizmini, sermayenin bir paylaşım aracı olarak ulus-devletleri, ulusal pazarı ve ulus sınırlarını ortaya çıkardı. İktisat bilimi, ulus-devletlerin yağmaladığı kaynakları “sınırlı” insanın ihtiyaçlarını sınırsız olarak tanımladı. Oysa insanın yaratıcılığı ve o insanca yaratıcılığın doğayla olan dostluğu “kaynakları” herkes için erişebilir ve sınırsız yapabilir. İnsanın temel ihtiyaçları ise insanlığın gelişmişlik düzeyine ve o gelişmişliğin herkes tarafından eşit paylaşılmasına bağlı olarak, insanlığın olanakları ile at başı gelişebilir ve ortaya çıkar. İnsanlık bütün dinlerde ve yoksulların siyasi anlatılarında kardeşliği ve eşit paylaşımı öne çıkarmıştır. Dinler, insanlığı karanlığa iten doğmalar ve anlatılar değil, insanlığı karanlıktan çıkaran, devrimci dönüşümlerin öğretileri olarak ortaya çıkmışlardır. Marks, “din halkın afyonudur” derken dini halkın acılarını dindiren, ona sığınılması gereken bir ulvi değerlerler sistemi olduğuna işaret etmiştir. Din ancak, sömürü düzenlerini ve buna bağlı statükoyu korumak isteyen egemenlerin elinde, bir aldatma mekanizmasına dönüşmüştür. Ama yoksulların dini her zaman “başkaldırı”dır. Egemenler her zaman yoksulların elinde bir başkaldırı aracı olan ya da olmaya aday dinden korkmuşlardır. Türkiye’de devlet her zaman başından beri, laiklik adı altında dini kontrol almaya çalışmış, onu yoksulların elinde bir başkaldırı aracı olmasına izin vermemiştir. Dinin “gerici” olduğu yalanı bugün Türkiye’de en çok faşist, cuntacı güçlerin işine yaramaktadır ve dinin gerici olduğu söylemi, onlar tarafından Cumhuriyetle birlikte oluşturulmaya çalışılan ırkçı-faşist ideolojinin, en önemli çimentolarından birisidir.  

Cemil Meriç’le bitirelim: “Sosyalizm Türkiye’de yaşamak için İslâmi bir veçheye bürünmek zorundadır. Mülkiyet konusunda Saint-Simon gibi düşüyorum. Mülkiyet daima tahdit edilmelidir. (…) Mülkiyet toplumundur. Onda, bizden önce gelenlerin de bizden sonra geleceklerin de payı vardır. İslâmiyet de sosyalizm gibi düşüncede devrimdir.” Kapitalizmin bir dönemi biterken insanlık bu tarihsel buluşmayı bu topraklarda yapabilir.

Comments (1)

BİR TARAFTA MI, ARAFTA MI..?

Eğer insan, ne tarafta olduğunun farkında ve bilincinde değilse, bir yakadan diğerine savrulur. Bazen de, kendini ortada bir yerde bulur.
Ama iki yaka da, zorlar onu, taraf olmaya. Bitaraf olmak değildir, arafta olmak. Her iki tarafı da tüketenler, ideolojiler dünyasından defterini dürenler, iki dal arasından filizlenen yeniyi görebilenlerdir arafta olanlar.
Kendini, türünün sokulduğu kafeslerden kurtarabilenler, üstüne yapışmış türlü kimliklerden soyunarak, insan olarak kendini keşfedebilenlerdir araftakiler.
Arafta olmak bir tercihtir. Kendiliğinden arafta olunmaz. Arafata çıkmak için, Arasatta kıyameti beklemeye gerek duymayanlar, cenneti ve cehennemi yaşayıp da, aşanlar, ancak bilirler arafı. İnsan gibi yaşamanın tek yolunun, bilinçlice çıkılan araf’tan başladığını görebilenlerdir. Ancak arafta olanlar, bugünün küreselleşen dünyasının önümüze döşediği, yepyeni olanakların farkında ve bilincinde olabilirler. Ve bu tarihsel momenti, bu virtuel durumu, ancak onlar, görebilirler.
Türümüz, varoluşundan bugünlere, zorunlulukları, olasılıklar dünyasının sunduğu olanaklarla aşa aşa geldi. İnsan, kaçınılmaz olarak kendini parçalayıp, kafeslediği bir tarihsel geçmişten, kafeslerinden kurtulacağı, temel karakterestiği olan yaratıcı gücünü seferber edebileceği, yarınlarına giden yolu döşedi.
Sınırsız yaratıcı gücümüzle, sınırlı beden gücümüzün uyumsuzluğunun, bize yaşattığı nice cennetli cehennemlerden geçerek, bugünlere geldik. İnançta, ilimde, bilimde ve benzeri yüm alanlarda,bizi bugünlere getiren tüm paradigmaları aşarak, ezberlerimizi bozarak, önümüzdeki yarınları kavramamıza hizmet edecek, ve de en verimlice, yarınları inşa edecek biçimde, ancak araf yolunda donanabiliriz.
Öncelikle insanı ve içinde devindiği sistemler bütünlüğünü de, ancak yeni donanımlarımızla, algılayabildiğimiz yeni sinyalleriyle kavrayabiliriz. “Arafta bir yalnız”olarak değil, arafın aydınlığında bir kelebek gibi kanat çırparak çoğalmalı, yarınlarımızı tasarlamaya, tasarımlarımızı paylaşmaya ve giderek birlikte oluşturacağımız, demokratik ve katılımcı bir dünyanın oluşturulması sürecinde, ilk adımları atmaya başlamalıyız.
Yurdaer Erşan
11.12.2009 Büyükada/Ist.

Write a comment