Yeni Türkiye Cumhuriyeti
Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 23-11-2009
0
Yukarıdaki başlık bana ait değil. CIA Türkiye masası eski şefi Graham E. Fuller’in 2007 yılında yazdığı kitabının adı. Kitabın İngilizce orijinal ismi de aynı. Kitap Türkiye’de tam beş baskı yapmış. Ama özelikle şu günlerde kitabın yeniden okunması gerekiyor. Çünkü Fuller’in kitabı kaleme aldığı tarihlerde 2008 krizinin keskinliği ve derinliği bu denli ortada değildi. Türkiye, krizle birlikte Fuller’in kitapta ortaya koyduğu “yeni yol haritasını” daha da belirginleştirdi. Kitaptaki tezlerin bugüne ilişkin yorumuna geçmeden önce Fuller’den kısaca bahsedelim. Fuller, şu anda yazarlık, öğretim üyeliği yapıyor. Türkiye ve İslâm dünyası uzmanı olarak biliniyor. Çünkü CIA’in, en önemli adamlarından birisi olarak, Ortadoğu ve Asya’da 15 yıl görev yaptı. Türkiye’yi tarih, ekonomi ve politik düzeyde çok iyi biliyor. Fuller’in Yeni Türkiye Cumhuriyeti kitabını bugün önemli kılan çok önemli gelişme de, ABD’nin 2008 krizi sonrası Obama iktidarı ile birlikte yaşamakta olduğu eksen değişikliği; bu değişikliğin Ortadoğu ve Türkiye’ye olan yansımalarının belirginleşmesi ve Fuller’in bu değişimi 2007 yılında öngörmüş olması. Tabii ki bu şaşırtıcı değil. Çünkü ABD bu krize ve krizle birlikte gelecek değişime çok uzun bir süredir
hazırlanıyordu.
2001 Eylülü dâhil, birçok önemli gelişmeye ABD çok önceden hazırdı. 2001, birçoklarının iddia ettiği gibi bir kurgu değildi; ama benzeri bir olayın gerçekleşeceğini ve bu olayın Ortadoğu’da taşları yerinden oynatmak için ABD’nin karşısına gelecek en büyük tarihî fırsatlardan birisi olacağını CIA biliyordu. 2008 krizinin geleceğini, ABD’nin Irak’taki işgalinin de çok uzun sürmeyeceğini ve ABD’nin bu işgal ve kriz sonrası G-20’ye kontrollü bir hegemonya devrine razı olacağını CIA içinde Fuller gibi yetkin isimler kestiriyordu.
Fuller, kitapta çok önemli sorular soruyor. Bu soruların çoğu Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolüne ilişkin olmasına karşın, AB-Türkiye, Türkiye-ABD ilişkilerini ve “yenidünya düzeninin” çerçevesini çizecek kadar önemli. Fuller, önümüzdeki dönemde Türkiye’nin Ortadoğu ve Asya’da artan rolünün yalnız ABD-Türkiye ve Türkiye-AB ilişkilerini belirlemeyeceğini, sistemin ekonomik ve politik olarak yeniden şekillenmesinde tayin edici bir rol oynayacağını iddia ediyor.
Fuller şöyle diyor: “Türkiye ile Ortadoğu arasında, yenilenmiş karşılıklı ilişkilerin hızla gelişmesine yönelik tarihî bir eğilime de şahitlik ediyoruz. Bu eğilimin sonuçları henüz çok net değil; fakat tarafların çoğu için genel olarak olumlu olması muhtemel.” Fuller, bu eğilimi yalnız AKP’nin vizyonu çerçevesine sıkıştırmamak gerektiğini, bunun Türk ulusal mutabakatını temsil ettiğini ve küresel eğilimlerle de örtüştüğünü söylüyor. Böylece Fuller, önümüzdeki dönemde Türkiye’nin bölgede, eskiden olduğundan farklı olarak, “bağımsız” yapıcı bir güç olarak var olacağını iddia ediyor. Şimdi Fuller’in tezinde “belirgin olmayan sonuçlar” artık netleşti. Ortadoğu coğrafyası Türkiye üzerinden hızla finanstan başlamak üzere Batı “piyasalarına” entegre olacak. İstanbul’un finans merkezi olma projesi bunun önemli bir parçasıdır. Rusya ve Kafkaslardaki enerji merkezleri de yine Türkiye üzerinden AB’ye bağlanacak ve yeni bir enerji pazarı oluşturulacak. Fuller, yeni ABD ve Türkiye ilişkilerinin değişen düzlemini açıklarken çok önemli ve bugünü anlatan bir etmene değiniyor: “Ankara, alternatif siyasi ve ekonomik opsiyonlar öneren Müslüman dünya, Avrasya, Rusya ve Çin ile giderek daha fazla yeni stratejik bağlantılar kurmuştur.” Bu “stratejik bağlantılar” Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” tezi ile örtüşmektedir ve Fuller, Türkiye’nin yakaladığı bu derinliği, Türkiye-ABD ilişkilerini kaçınılmaz şekilde değiştirecek, uzun dönemli bir jeopolitik kayma olarak değerlendiriyor. Ancak bu değerlendirmenin bugün için tamamlanması gerekir. Çünkü Türkiye’nin önümüzdeki dönemde, AB, Müslüman dünya, Avrasya, Rusya ve Çin ile geliştireceği stratejik bağlantılar yalnız ABD-Türkiye ilişkilerini değil, kriz sonrası oluşacak yeni dünya düzeninin ekonomik ve politik düzlemini de belirleyecektir.
Fuller, bu yüzden yeni dönemde Türkiye-ABD ilişkilerini yönetmenin, ABD için, çok daha zor olduğunu vurguluyor. Ve kısa dönemde, Türkiye’ye askerî teknoloji transferinde daha fazla kolaylık sağlanmasını, IMF’in Türkiye’nin ekonomik ihtiyaçlarını konusunda cömert olmasını, Türkiye’nin AB’ye giriş, Kıbrıs ve karşılıklı ticaret sorunlarının çözülmesi konusunda ABD’nin daha etkin olmasını öğütlüyor. Aslında Fuller burada eski paradigma üzerinden düşündüğü için bu öğütleri yapıyor. Bunlar için artık ABD’nin “ihsanına” gerek yok. Bütün bunlar, ABD istese de istemese de “yenidünya düzeni” gereği olacak şeyler.
Türkiye’nin bütün kurumları çok hızlı bir çözülme sürecinde. Bu, bugün artık kaçınılmaz ve kabul edilmesi gereken bir gerçek. Finans ve ekonomi alanında olanı hukuk ve diğer alanlar takip etmekle zorlanıyorlar. Küreselleşme ve krizlerle birlikte, ekonomide hızlanan çözülme, bu alanın doğası gereği, aynı zamanda bir yeniden yapılanma ve küresel olana entegre olma, onunla kurumsal bütünleşme süreci olarak kendini gösterdi. Ancak siyasi alan ve başta yargı olmak üzere, hukuk sistemi yalnızca hızlı bir çözülme yaşıyor. Bugün Türkiye’yi kurtaran ve yaşanan ekonomik krizin, hızla siyasi bir krize dönüşmemesine neden olan olgu ise iktidar partisinin ekonomideki küresel yeniden yapılanma sürecini okuyup, doğal bir refleksle buna tutunma çabasıdır. Ancak bu çaba tabii ki yetersizdir ve Türkiye’yi yeniden oluşturacak dinamiklerden yoksundur.
Bugün Kürt sorununda yaşananlardan, devletin Ergenekon gibi yapılardan temizlenip demokratikleşmesine kadar olan tüm süreçler yargı-siyaset-asker üçgeninde tıkanmaktadır. Aslında buradaki sacayağını pekâlâ, yargı ve siyaset olarak ikiye de indirebiliriz. Çünkü bugün CHP merkezde olmak üzere en soldan en sağdaki MHP ve benzerlerine kadar bütün siyasi yapılar ordunun arkasına dizilmiş durumda. Dolayısıyla bugün asker, hem yaşanan çürümeyi ve tıkanmayı küresel entegrasyonla aşmaya çalışan iktidar partisinin hem de Türkiye’nin demokratikleşmesi için bir güç oluşturmaya çalışan sivil-demokratik yapıların karşısındaki anti-demokratik yapının merkezi olarak durmaktadır.
Ancak burada yargının bir bölümü bu faşist sıkışıklığı aşma doğrultusunda demokratik bir çaba ve direniş göstermektedir. Bu çaba ve direniş olmasaydı, bugün devlet içindeki çetelerin –bütün eksiklere ve “derin” olana ulaşılamamasına rağmen- yargılanmasını göremeyecektik.
Türkiye’nin mesela bir İspanya ve İrlanda’ya göre, bu faşist cendereden çıkması çok daha güçtü şimdiye değin. Çünkü İspanya ve İrlanda, dolayısıyla Britanya farklı ulusal yapılara bağlı açılımı ve buna bağlı demokratikleşmeyi AB’nin dinamikleri üzerinden yaşamışlardır.
Dolayısıyla Türkiye’de bu süreci dışarıdan zorlayacak dinamik şu ana kadar yetersiz olmuş ve Türkiye, başta Kürt sorunu olmak üzere tüm demokratikleşme adımlarını ertelemiş ve oligarşinin tutucu kanadına teslim olmuştu. Ancak bugün, AB dinamiğinden daha güçlü bir dinamik Türkiye’de demokratikleşmenin önünü açmaktadır. Bir kere şunu artık söylememiz gerekiyor; Türkiye’nin AB üyeliği artık bir zamanlama sorunudur. Bu konuda, Fransa ve Almanya’nın direnişleri kırılmak üzere. Çünkü hem Sarkozy hem de Merkel önlerindeki dünyanın, bir önceki dünya olmadığının ve hiçbir zaman da olmayacağının farkına varmaya başladılar.
Kapitalizmin Kara Avrupa’sında bundan sonraki yolculuğunun başlaması için AB’nin siyasi bütünlüğünün tamamlanması gerekiyor. Bunun içinde AB’nin Türkiye’yi de içine alarak genişlemesi şart. Lizbon hedefleri ve AB Anayasası ancak yeni bir genişleme dalgasıyla gerçekleşebilir. Bu genişleme dalgası, aynı zamanda, kriz sonrası oluşacak yeni sermaye birikimini büyük ölçüde üstlenecek ve G-20’nin kurumsallaşmasının AB ayağını oluşturacaktır.
Ortadoğu ve Kafkasya’nın hatta K.Afrika’nın finans ve enerji hatlarıyla küresel sisteme en kısa sürede tam entegrasyonu bugün çok acil bir sorun olarak ortada durmaktadır. Bugüne değin kapitalizm için yalnız silah pazarı ve ucuz enerji, işgücü kaynağı olan bu bölgeler bundan böyle başta finansal yatırım araçları olmak üzere her türlü malın satılacağı ve üretiminin yapılacağı yeni merkezler olarak ortaya çakacak. Krizden çıkmak için kapitalizmin yeni ağları buralara ulaşmak zorunda. Artık Çin ve Uzak Doğu yeterli değil. Bu açıdan “yeni” Türkiye, bu büyük yeni pazarın ekonomik merkezi olması dışında önemli bir siyasi modeli olarak da öne çıkmak zorunda. Bu coğrafyada İslâm’ın ağırlığı ve siyasi baskınlığı Türkiye’nin bu anlamda önemini daha da arttırıyor.
İşte tam burada karşımıza bir model tartışması çıkıyor. Türkiye gibi “yeni dünya” düzeninin merkez ülkelerinden birisi, artık misak-ı milli sınırlarına sıkışan, komşularıyla kavgalı, oligarşinin yağmaladığı kavruk bir ulus-devlet olarak yoluna devam edemeyecekse, önümüzde yarı emperyal bir yeni imparatorluk modeli mi var? Tabii ki hayır; imparatorluk dönemleri ulus-devletlerden önce tarih oldu. Önümüzde, bu coğrafyada yaşayan bütün halkların eşit ve özgür katımıyla oluşturacağı, sınırları belli olmayan, demokratik bir cumhuriyet var.
16. Louis, Bastille’in basıldığını öğrenince “yine bir ayaklanma mı” diye sorar. Yanıt onun için anlaşılmazdır: “Hayır efendim bu devrim.” Ama devrime rağmen Fransa demokratik bir cumhuriyete kolay ulaşamadı. Napolyon gericiliği yıllarca Avrupa’nın ve Fransa’nın canına okudu. Türkiye için de kolay olmayacak.

