2010 notları-1 (2010 NATO yılı olacak)
Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 22-12-2009
1
İnsanlık tarihinde yüzyıllar geçse de unutulmayacak yıllar vardır. Bunlar hepimizin hatırında; bu yıllar, yılların birikimini ve gerilimini boşaltan deprem yıllarıdır.
İşte sanıyorum 2010 yılı böyle bir yıl olacak. 2010 yılında, artık kapitalizmin bir döneminin kesin olarak bittiğini göreceğiz. Bu anlamda 2010 yılı, ilkönce 1968’in sonra da 1989’un kesinleşmeyen sonuçlarını barındırırken, 1973’den beri süregelen krizin de noktalandığı yıl olacak. O zaman 2010 ve sonrası için şunu söyleyebiliriz: Küreselleşmenin yeni dönemi başlıyor. Peki, 2010 yılında başlayan bu dönem hangi bitişin sonucu olarak ortaya çıkıyor ve olası sonuçları ne olacak? Bu kapsamlı soruyu yanıt aramadan önce şunu hemen söyleyebiliriz; 2010 yılı yalnızca, 1973 krizini takip eden yıllarda, uygulama olanağı bulan neoliberal dönemin bittiği bir yıl olmayacak. Bu “bitişi” anlatmak için çok daha gerilere gitmek gerekiyor.
Britanya’nın dünya imparatorluğu ile başlayan, 1929 krizinden sonra faşizmler ve dünya savaşıyla kendini yenilemeye çalışan ve savaş sonrasıyla ABD’nin mutlak hegemonyasıyla devam eden dönem bitiyor.
Bu aynı zamanda, ülkelerin ve onların devletlerinin pozisyonlarının ve şekillerinin değişmesi anlamına geliyor. Tam burada eski kurumlar ve onların yerini alacak yeni kurumları tartışmaya başlayabiliriz. Kriz sonrası belirmeye başlayacak olan yeni kurumların ve bu kurumlara dayanan devlet biçimlerinin, Avrupa’da ortaya çıkan ulusa dayanan devletçi kapitalizmine alternatif yeni bir sistemi üreteceğini söyleyelim. Bu yeni bir kapitalizmdir. Sınırsız ve topyekûn bir kapitalizm. Dünya hükümeti fikri, dünya tarihinde ilk defa somut bir kurumsal yapıya kavuştu. Milletler Cemiyeti esas itibarıyla on dokuzuncu yüzyıla ait bir milletler kongresi özelliği taşırken, BM açıktan açığa Amerikan siyasetinin yönlendirici etkisi altındaydı. (Schurman; 1974: 68) Ama şimdi kapitalizm “dünya hükümeti” düşüncesine her zamankinden daha yakın.
Bu durumda 2010 yılının, birinci savaş sonrası Milletler Cemiyeti sürecinde ortaya atılan ve daha sonra ikinci savaşla birlikte, Keynes’in iktisadi olarak Roosevelt’in de siyasi olarak öne sürmeye çalıştıkları, dünya devletine giden yolu açacağını söyleyebiliriz. Milletler Cemiyeti başarısız oldu; çünkü imparatorluklar dönemine ait bir milletler kongresi olarak örgütlenmişti. Birleşmiş Milletler ise, ulus-devletlere dayandı ve sonuçta ABD ulus-devletinin hegemonyasının yürütücüsü olarak ortaya çıktı.
Şimdi artık yeni küresel denklemi ve güçleri dengeleyecek ve bir dünya hükümeti olarak örgütlenecek yeni bir Birleşmiş Milletler örgütüne ihtiyaç var. Bunu aynı zamanda, yaptırım gücü olacak, bir dünya hükümeti projesi olarak da düşünebiliriz.
2010 yılından itibaren yeni Birleşmiş Milletler yapılanmasının hızlandığını ve buna bağlı NATO’nun etkinliğinin de giderek arttığını gözlemleyeceğiz.
O zaman burada tartışacağımız ikinci kurumsal yapıya geliyoruz. “Ulusal ordular.”
Orduların ve militarizmin ulus-devletlere dayanan devletçi sanayi kapitalizminin tarihindeki yeri ve önemi tartışmasız bir gerçektir. Adam Smith’in serbest rekabetçi kapitalizmi pazar temelli ve kendiliğinden “doğal” bir kalkınma yoluydu; ama kapitalizm için fazla ütopikti. Ulus-devlete dayanan kapitalizm sürgit bir savaş ve militarizm gerektiriyordu. Militarizm ve ordu, Avrupa tipi devletçi kalkınmanın olmazsa olmazı olarak, şimdiye değin var oldu.
Bunun dışında ulusal ordular, bir tür “Askeri Keynescilik” yaratarak, ulusal ekonomileri ayakta tuttular. Bölgesel savaşlar ve iç savaşlarla kendini tahkim eden bu sistem devasa militarist bir ekonomi yarattı. Militarizmin bir üçüncü işlevi de askeri emek gücünün bir model alınarak sanayiye uygulanması ve verimliliğin (sömürünün) artırılması idi. Tabii bunun için bütün bir toplum “kışla” düzeninde örgütlenmeliydi. Standartlaşma ve aynılaşma, ordu sisteminin üretime ve tüketime uygulanmasının sonuçları olarak sanayi toplumunda ortaya çıktı. Bu standart ve disiplin anlayışı, işbölümünü ve inovasyonu getirdi. Ordular yeni pazarlar için savaşırken yeni teknolojiyi de geliştirdiler. Nükleer teknoloji bir silah olarak ilkönce hegemon ulus-devletin ordusunca kullanıldı. Çünkü ulus-devletlere dayanan kapitalizm, teknolojiyi saklama ve ulus sınırları içinde tutmaya dayanan bir sistemdi.
Şimdi bütün bu hikâyenin artık bittiğini söyleyelim. Kapitalizm, enformasyon ve haberleşme teknolojileri ile beslenen birikim evresine girdiğinden beri üretim araçlarındaki sıçramayı(teknolojiyi) denetlemiyor.
Nükleer teknoloji ABD ordusunda var ama İran’da da var. Bir dünya savaşını bırakın bölgesel bir nükleer savaşın bile artık galibi olmaz. İşte bundan dolayı 2010 bir NATO yılı olacak. Bölgesel savaş dinamikleri hızla devre dışı bırakılacak ve ulusal ordular NATO şemsiyesinde egemenliklerini devredecekler.
Militarizm ekonomileri çekip çeviren başat bir olgu olmayacak. Silahlanmaya küresel denetimler NATO çerçevesinde gelecek. Yani 2010’dan itibaren, Yunanistan gibi, silahlanma akılsızlığı yüzünden batan ülke olmayacak. Tabii Türkiye gibi ordunun başat siyasi bir aktör olarak her şeyi belirlediği ülkelerde nihayet “demokrasi” ile tanışacaklar.


sayın cemil hoca, çok iddialı bir yazı dzisi kaleme alıyorsunuz.bu dizinin ilk bölümünde(2010 NATO yılı olacak) ulusal ordunun rölünü iyi analiz ediyorsunuz,ama bu NATO ya bağlanma durumunu tam olarak anlayamadım.yani söylemek istediğim şu:kapitalizmin yeni evresi diye tabir ettiğiniz dönemde sistem içinde NATO nun misyonu nedir?kendisini hangi meşru zeminde tanımlayacak?-sonuçta soğuk savaşın bitmesi ile meşruiyetini yitiren bir oluşumdan bahsediyoruz-