Açılım-tasfiye ikileminde Washington zirvesi ve “kapatma” üzerine

Posted by ertemcemil132 | Posted in Türkiye Yazıları | Posted on 11-12-2009

0

Türk başbakanlarının, şimdiye değin, Amerika ziyaretleri, resmî ve diplomatik çerçevede,“karşılıklı çıkarların ve “stratejik ortaklığın” gereklerinin konuşulduğu buluşmalar olarak sunulsa da, gerçekte Amerika’nın Türkiye’nin bulunduğu bölgeye ilişkin çıkarlarının ve isteklerinin tekrarlandığı, vurgulandığı zirveler olmuştur. Ancak hem Obama’nın, başkan olduktan hemen sonra, yaptığı Türkiye ziyareti hem de Erdoğan’ın Obama ile Washington buluşması, birçok açıdan, şimdiye kadar olanlardan çok daha farklı bir özellik taşıyor. Bu farklılık bize Amerika’nın yeni politik hattını anlatıyor. Bu yeni politik hat, ikinci savaş sonrası başlayan Amerikan hegemonyasına dayalı düzeni bitiriyor. Artık Amerika’nın kontrollü bir güç devri ve küresel yeni bir iktidar oluşumuyla karşı karşıyayız.

1929 krizini izleyen içe kapanma, Britanya’nın geri çekilme ve Avrupa’da faşizmler dönemi, Roosevelt’i Pax-Americana’ya ikna etmişti.

Pearl Harbor, Roosevelt için Amerikan milliyetçiliğine dayanan yeni emperyalizm en önemli sıçrama tahtası oldu. Truman doktrini ve silahlanma 1950’lerden başlayarak “yeni ABD emperyalizmini” inşa etti.

Bu yeni emperyalizm, Sovyetlerle birlikte, 1989’a kadar devam eti. Aslında, 1989’da duvarın çökmesiyle, fiili olarak biten soğuk savaş, yeni Amerikan emperyalizmini de bitirmişti. Clinton iktidarı, Gorbaçov’dan farklı olarak, bu çok önemli değişimin farkında olamama ve doksanlı yılları “harcama” iktidarıdır.

ABD’nin “küresel” iktidarı, Britanya gibi sermaye üreten ve ürettiği bu sermaye üzerinden imparatorluk olarak yayılan bir hegemonik iktidar değildi. N. Ferguson, kelime oyunu yaparak, Britanya’nın hegemonyasını “hegemoney” olarak niteler. Yani “para” üreten ve ürettiği oranda da ayakta kalan bir imparatorluk hegemonyası. Oysa ABD emperyalizmi daha Vietnam batağında, ekonomik bir güç olarak değil, tehdide dayalı bir silahlı güç olarak var olabileceğini göstermişti.

1970’li yıllar bitişin ve krizin başlangıcıydı. Neoconlar, Latin Amerika’da faşist darbeleri ve Ortadoğu’da savaşı kışkırtmanın tek çare olduğunu keşfetmişlerdi. Rumsfeld, 1984 martında, Reagan’ın özel temsilcisi olarak, Bağdat’a uçtu ve Saddam Hüseyin’e İran’a saldırması konusunda ABD’nin tam desteğini verdi. Dört yıl sonra da ABD, Saddam Hüseyin’e K.Irak’ta Kürtleri katletmesi için 1 milyar dolardan fazla doğrudan destek verdi. Reagan doktrini, ilkönce karışıklık sonra sıcak savaş ve müdahale eşliğinde üçüncü dünyanın neoliberalizme “açılmasıdır.” Ancak burada bir sorun vardı; doğrudan müdahale için “düşman” ortada yoktu. Bush iktidara geldiğinde, Roosevelt’ten daha şansızdı; çünkü ortada ne Sovyetler ne de Pearl Harbor vardı. İşte 11 Eylül ikisini de sağladı. Chaney, Rumsfeld ve Wolfowitz’in yaklaşık 15 yıldır savundukları yeni emperyalizmin son atağı Irak’tan başlayabilirdi. Ama bu oyun, daha 1970’lerde biten bir hegemonyanın son hamlesiydi ve ulus-devlet emperyalizmi son kozunu Irak işgaliyle oynadı ve yenildi. Yenilgisi 2008 Krizi’yle de adeta tasdik edildi.

Bush iktidarı, son ulus-devlet emperyalizminin temsilcisi olarak, “küreselleşme” sözcüğünden “küreselleşme karşıtları” kadar rahatsız olmuştur. Bush’a göre 90’ların yanlışı, Amerikan çıkarlarına öncelik vermeyi Amerika’nın unutmasıdır. Neoconlara göre küreselleşme, “Başkanın tercihlerini kısıtlayıp Amerikan nüfuzunu sulandıran pek çok kuralın yaratılmasıdır” (Arrighi, 2007: 198) Şimdi küreselleşmenin boğazına basan neocon iktidarı artık yok. Bu çok önemli bir değişim. ABD, karşılıksız para, savaş makinesi ve yeni Iraklarla yoluna devam etmeyecek. Yeni küreselleşme, ABD’nin küreselleşmeyi batırdığı yerde yani Ortadoğu ve Türkiye’de başlıyor. İşte dünkü Erdoğan-Obama zirvesi bu başlangıcın adımlarından biridir. Dış politika uzmanı Sernur Yassıkaya, bu zirve hakkında şu çok önemli tanımlamayı yapıyor: 7 Aralık zirvesi açıktır ki Türk-ABD ilişkilerinin Soğuk Savaş dönemindeki tek boyutlu ilişki çerçevesinden çıkarak, sivil siyasetin belirleyici olduğu çok boyutlu bir niteliğe yükseldiğinin de ifadesi olacaktır.

Siyasetin, bütün bu coğrafyada, neoconların ortağı militarist-ulusalcı güçlerden temizlenip sivilleşmesi elbette kolay değil. Türkiye ve bölge çok önemli, tarihsel günlerden geçiyor.

ABD’nin köklü ve tarihsel politika değişikliğine Türkiye’de iktidar partisi cevap veriyor. Ancak sivilleşme ve demokratikleşmenin olabilmesi ancak bölge halklarının siyasi iradesiyle olur. Bu olmazsa, açılım tabii ki tasfiyeye dönüşür. Ancak tasfiyenin sorumlusu, açılımı derinleştirme konusunda siyasi irade oluşturamayan demokrasi güçleri olur.

ANAYASA MAHKEMESİ ÜZERİNDEN TEHLİKELİ OYUNLAR

Anayasa Mahkemesi tüm bu kırılma ve yön arayışları arasında DTP davası karanını sonuçlandırmaya çalışırken, AKP’ye Yargıtay Başsavcılığı’nın açacağı yeni bir davayı bekliyor. Bu gerçekten tehlikeli bir oyun. Türkiye kriz sonrası bölgenin en önemli ekonomik merkezlerinden birisi olacak. Bütün bu süreçte Türkiye’yi içe kapatma doğrultusundaki bu “hukuki” çabalar şüphesiz ki, Türkiye oligarşisinin statükocu kanadının oyunlarıdır.

Anayasa Mahkemesi, kapatma dışında ama kapatma kararı kadar etki yapacak bir mahkûmiyet formülü bulmaya çalışıyor sanıyorum. Tıpkı AKP davası gibi bu davanın da hukuki sonuçlarından ziyade siyasi sonuçlarıyla gündemi, belki de bundan sonrasını belirleyecek önemde olması, Anayasa Mahkemesi’ni bir ara formül bulmaya zorluyor. Anayasa Mahkemesi kapatma kararı için DTP’nin 2007’den önceki fiillerini gözönüne almış olacak. Oysa şimdi Türkiye çok farklı bir süreçte. Yalnız bu husus bile Anayasa Mahkemesi’nin aldığı/alacağı kararı anlamsızlaştırıyor. Bu açıdan Mahkeme’nin DTP’yi kapatma gibi çok önemli bir siyasi sorumluluğu üzerine alamayacağı söylenebilir. Ancak siyaset yasağı gibi bir kararda, kapatma kadar barış sürecini tıkayacak ve Kürt demokratik siyasetini parlamenter siyasetin dışına itecek bir karar olacaktır. DTP milletvekili Sebahat Tuncer, “Bir tek arkadaşımıza getirilecek en ufak bir kısıtlama, mücadelemize, demokratik kazanımlarımıza yapılmıştır” diyerek Anayasa Mahkemesi’nin “ara formüllerinin” kendileri için kapatma kararı yerine geçeceğini ve istifa edeceklerini yineliyor. Ancak PKK’nın dün (acayip bir şekilde tam bu karar öncesi)  üstlendiği Tokat eylemi Anayasa Mahkemesi’nin işini hukuk açısından değil ama “moral” açısından kolaylaştırdı. Şimdi kapatma yönünde bir karar çıkması olasılığı daha yüksek. PKK’nın bu anlamda Tokat eylemini üstlenmesi tek boyutlu bir olay ve “merkezin dışındaki birimlerin inisiyatifi” değildir. Kürt siyasetini neredeyse Ergenekon çemberine sokan bu “üstlenme” demokrasi güçleri ile PKK arasında tam bir kırılma eşiğidir. İşte tam burada ve bundan sonra:  

Anayasa Mahkemesi DTP’yi kapatıp, aynı anda AKP hakkında Yargıtay Başsavcılığı’nın yapmakta olduğu hazırlıklara bağlı olarak yeni bir kapatma davası açarsa iktidar partisinin önünde erken seçime gitmekten başka bir yol kalmıyor.  “Derin” güçlerin isteği bu mu? Evet, bu olabilir; çünkü bu seçenek onlar için bir nefes alma ve çıkış yolu gibi gözüküyor.

Türkiye, Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi kapatma ve Yargıtay Başsavcılığı’nın AKP hakkında yeni bir kapatma istemli dava açmasından sonra, erken seçime giderse bu erken seçim süreci kanlı bir yol olacak. Tokat katliamı sürecinden yararlanmak isteyenler Türkiye’yi yeni bir Milliyetçi Cephe iktidarına götürmek için, yeni Tokatlar isteyecekler. Deniz Baykal, Tokat katliamından sonra sevinçle “gördünüz mü, açılım falan bitti işte!” derken bütün bu planı, üstü örtülü olarak anlatırken, olası bir erken seçim sürecindeki rolünün de provasını yapıyordu. Türkiye’de barış ve demokrasi süreci tıkanırsa yeni Tokatlar olur. Bunu Baykal gibiler biliyor.  Deniz Baykal’ın “sivil” sözcülüğünü üstlendiği bu güçlerin isteği, Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi kapatması ve DTP’li milletvekillerinin tümünün Meclis dışında kalmasıdır. Böylece Kürt siyaseti, yasal-parlamenter zeminini yitirecek ve açılım-demokratikleşme süreci tıkanmış olacaktır. Bu faşist cephenin bir taşla birkaç kuş vurması anlamına gelir.

İlk kuş tabii ki Kürtlerin bir kez daha Meclis dışında bırakılmasıdır. İkincisi, barış süreci tıkanarak AKP’ye vurulacak darbedir. Üçüncüsü, zaten ağır aksak giden, Türkiye-AB ilişkilerine, –tam müzakere başlıkları açılacakken- yeni bir darbe vurup Türkiye’yi içe kapatmaktır. Bir de bütün bu süreci takip eden günlerde Yargıtay Başsavcılığı AKP hakkında kapatma istemiyle dava açarsa ve AKP erken seçime gitme kararı alırsa Tokat katliamından da yararlanan faşist cephe “işin” ilk etabında istediğini elde etmiş olacak. Sonrası mı; sonrası karanlık bir yol; onlar yeni Tokatlar ve yeni cenazeler istiyorlar. 

Bu tezgâhın sonucu olarak Türkiye’nin, kanlı bir erken seçim süreci sonrası CHP’nin başını çektiği yeni bir Milliyetçi Cephe karanlığı ile buluşmaması için ne yapılabilir? Burada bu cephenin hamlelerine doğrudan ve kısa dönemde yanıt verecek tek güç iktidar partisidir.

Şimdi AKP’nin önünde iki yol var: Birincisi açılım sürecini gerçekten bir barış ve demokrasi yürüyüşüne çevirmek ve bu konuda alabileceği tüm uluslararası destekleri almak.

Türkiye’de barışın ve demokrasinin, bütün bu süreçte, kazanması, aynı anda Türkiye’nin batısı ve doğusuyla tüm bölge halklarının kazanımı olacaktır. Türkiye’nin demokratikleşmesi Ortadoğu barışı demektir. Şu çok açıktır; Türkiye’yi bir katliamlar ülkesi yaparak yeni bir Milliyetçi Cephe’nin kucağına itip dünyadan koparmak isteyenlerin bugünkü hedeflerinden birisi de TBMM’dir. DPT’ye ve AKP’ye açılan kapatma davaları bunu gösteriyor. İktidar partisi bunu görmeli; bu güçleri tasfiye edecek tüm olanakları harekete geçirmelidir.

AKP’nin önündeki ikinci yol da, Yargıtay Başsavcılığı yeni bir kapatma davası başvurusu yaparsa, erken seçime gitmektir. Kapatma davası açılırsa bu cephe AKP ile tüm uzlaşma yollarını ve köprüleri atmış olacaktır.

Ama kapatma davası açılsa da açılmasa da iktidar partisinin, bu cepheyle tüm köprüleri atması ve demokratik süreci işletmesi, CHP’nin ve Baykal’ın ‘Bir Numara’ maskesini düşürmesi gerekir ki; Türkiye seçim sürecinde kan gölüne dönmesin.

 

Write a comment