Bugün Cemil Meriç’i anlamak ve anlatmak
Posted by ertemcemil132 | Posted in Türkiye Yazıları | Posted on 04-01-2010
0
Aşağıdaki yazı HECE dergisinin Cemil Meriç özel sayısı için kaleme alınmıştır. HECE dergisinin, bu özel sayıyla, gerçekten çok önemli bir iş yaptığını söylemeliyim. Cemil Meriç özel sayısı 480 sayfa. Cemil Meriç’in Hayatı, kişiliği, düşüncesi, Ebebiyat ve kültür, eserlerinin bakış açısı ve soruşturma bölümlerinden oluşuyor.
Türkiye ilginç bir ülke; bu ülke sayısız aydın, yazar, bilim insanı yetiştirdi. Ama şimdiye değin, Türkiye, deyim yerindeyse, bu değerlerini yok saydı. Yok; yalnızca devletin aydınları yok saymasını, onlar üzerinde her türlü baskıyı tesis etmesini kastetmiyorum. Resmi ideoloji, bütün cumhuriyet tarihi boyunca, kendi çerçevesi dışına taşan “aklı” yalnızlaştırarak cezalandırmıştır. Böylece Türkiye’de “gerçek anlamda” aydınların muhalefeti yeterli derinlikten yoksun, kısır bir döngüde saplanıp kalmıştır. Bu kısır döngüyü aşmaya çalışanlar, hapishanelerin rutubetli koğuşlarda çürümeye terk edilmediyse bile, sanki “gizli bir el” tarafından “anlaşılmama” yalnızlığına itilmişler, toplumun gözünden uzaklaştırılarak, “fildişi kulesinin” yalnızlığına mahkûm edilmişlerdir.
Cemil Meriç’te bu anlaşılamama haline bağlı yalnızlığa mahkûm edilmiş aydınlarımızdan sayılmalımıdır? Bir ölçüde evet; çünkü Meriç, resmi ideoloji tarafından benimsenmiş ön kabullere göre kendini yetiştiren ve ürün veren bir aydın değildi. O hem resmi sağ hem de resmi sol için aykırı hatta kabul edilemez bir düşünür, aydındı.
Cemil Meriç, mülkiyet konusunda Saint-Simon gibi düşündüğünü söyler; “evet, mülkiyet toplumundur ve onda bizden önce gelenlerin olduğu gibi, bizden sonra da gelenlerin de hakkı vardır.” Şimdi bu sözler Türkiye’de geleneksel sağ tarafından kabul edilemez, hatta aforoz edilmesi gereken bir düşüncenin ürünüdür. Ama aynı Cemil Meriç devam eder: “İslamiyet de sosyalizm gibi düşüncede devrimdir. Sosyalizm Türkiye’de yaşamak için İslami bir veçheye bürünmek zorundadır.”Bu sözleri de ortodoks, yukarıdan bakan Jakoben-aydınlanmacı sol kabul etmez. Dolayısıyla Cemil Meriç “resmi” sağ ve solun görmemesi gereken “aykırı” bir aydındır.
İşte Cemil Meriç budur. Yani bu toprakların, bu ülkenin ta kendisidir Cemil Meriç. O batıdan ithal edilen oryantalist bir aydın değildir şüphesiz ama Türkiye’nin içe kapalı, kavruk bir ülke olmaması gerektiğini, kendi özünü koruyarak dünyalı olmasını savunur.
Toplumcu bir düşüncenin bu topraklarda yüzyıllardır kök salan İslamiyet’in özünde olduğunu bilir ve söyler.
Cemil Meriç’in en verimli dönemi 1974-84 arasıdır. 1974’te kadar biriktirdiklerini bu tarihten sonra topluma vermeye başlar. Ta ki felç geçirdiği 1984 yılına kadar. Çok ilginçtir ki, Türkiye bu tarihler arasında çok zor ve kanlı günlerden geçer. 1974’ten sonra gerginleşen siyasi ortam 1975’ten sonra örtülü bir iç savaşa dönüşür. Türkiye’yi 12 Eylül karanlığına götüren bu yolda Cemil Meriç’in ışığı görünmez. Çünkü Türkiye, birbirini boğazlayan bir kısır döngüye girmiş ve hem sağda hem de sol da “resmi” ezberler hâkim kılınmıştır. Sol, soğuk savaşın ezberleri içinde kendini savunmaya çalışırken, kökeninde olan entelektüel derinlikten uzaklaşmış, sağ ise darbe ortamını hazırlayacak ve ona hizmet edecek saldırgan bir kısırlığa mahkûm edilmişti. Bu ortamda ve kanla gelen 12 Eylül, adeta Türkiye’nin bütün birikimlerini bir orta ateşinde yakıp kül etti. Cemil Meriç gibi bu toprakların engin tarihsel birikiminin yetiştirdiği bir aydının tam da bu dönemde verdiği eserler tabii ki yok sayılacaktı. O’nu sağ taraf kendinden saymadı; çünkü mülkiyetin tahdit edilmesini öneriyordu, Saint-Simon, Sarter, Hugo, Proudhon gibi sosyalist hatta anarşist düşünürleri anıyor ve anlatıyordu. Sol ise o’na daima dudak büktü; çünkü İslam’ın (dinin) bir afyon olmadığını tam aksine Türkiye’de sosyalizmin dinle ilişkisinin derin olması gerektirdiğini hatta onu içselleştirmesi gerektirdiğini düşüyordu.
Kendisi ile yapılan bir söyleşide; “sizin için demokrat diyebilir miyiz” sorusunu “ elbette evladım; gerçek demokratım. Liberal ve demokratım” diye yanıtlıyordu.
Bu çok önemli bir tanımlamadır. Türkiye’de hiçbir aydın, hele o tarihlerde, kendisini böyle tanımlamaya cesaret edemezdi. Ama Cemil Meriç “gerçek” bir demokrat ve liberaldi. Yani özgürlükçü, cesur ve okyanuslar kadar bilgili üretkendi. Ufku okyanuslar kadar genişti. Ben Cemil Meriç’i ilk okuduğumda elinde mürekkebini okyanustan sürekli doldurulan bir dolma kalemle yazan bir adam olarak tasavvur etmiştim. Şimdi bunun ne kadar gerçek olduğunu görüyorum. Çünkü bugün Cemil Meriç düşüncesi, o olmadan da kendini yeniden üretecek güçtedir.
Evet, bugün Türkiye kendi aşma ve yenileme konusunda bir doğum sancısı yaşıyor. İşte bu günlerde Cemil Meriç’in önemi daha da artıyor. O, tıpkı İdris Küçükömer Türkiye’de sol ve sağ kavramlarının anlaşılamadığını, aslında sağın sol solun da sağ tarafta olduğunu söylerken, örtülü olarak resmi ideolojinin hâkimiyetine işaret ediyordu.
Türkiye şu sıralar bir asırdır kendisini cendereye alan tepeden inmeci-Jakoben resmi iktidar ideolojisi aşma doğrultusunda adımlar atıyor. Ama yine de o kadar yavaş ve eksik gidiyoruz ki; Ah! Cemil Meriç işte bu günlerde sana öyle ihtiyacımız var ki!
Sen çok yaşa Cemil Meriç; çok yaşa!

