Gerici Tarihsel blok çözülüyor!

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 15-01-2010

0

Bugünkü bu dördüncü yazı ile birlikte bir seriyi tamamlıyoruz. Bu yazılarda, 21. yüzyılın “kısa” tarihine, bütün bu yaşadıklarımızdan hareketle bir başlangıç yapmayı amaçlıyordum. Arrighi, 20. yüzyılı “uzun” diye tanımlar. Çünkü 20. yüzyıl, aslında 16. yüzyıldan beri süregelen bütün bir tarihin bileşkesi olarak görülmelidir. 20. yüzyıl, yaklaşık 700 yıllık bir tarihi adeta özetler. Bu anlamda 20. yüzyıl bir sentezdir. Bir anlamda da 20. yüzyıl ulus-devletler kapitalizmidir. Aslında imparatorluklardan ulus-devletin sınırlarına gerileyen kapitalizm, bu sınırları savaşlarla zorlarken, kendi içsel krizlerine yine bu savaşlarla ve militarist bir ekonomi ile çare buluyordu.

Alman ulus-devletinin, emperyal genişlemesi, yalnız rekabet ettiği ulus-devletleri hedeflemiyordu. Alman ırkına ait olmayan ama Alman yurttaşı olan tüm azınlıklar da Alman ulus-devletinin hedefiydi. Çünkü ulus-devlet homojen ve yönetilebilir bir pazar olmadan ayakta kalamaz. Bunun içinde ırk aidiyeti biricik ve vazgeçilmez bir aidiyettir. Sınırlar, tek ırkın hegemonyası, diğer milletler üzerinde hâkim kılınarak genişletilir. Böylece ulus-devlet ve sınırlar –genişlese de- hep bakidir.

Rosa Luxemburg, bu gerçeğin kapitalizm için bile akıldışı ve gerçekleşemez bir durum olduğunu söyleyerek, sermaye birikiminin ve ulus-devlet sınırlarında gerçekleşmeyecek talebin, ancak ulus-devlet kapitalizmi sınırları dışında, kapitalist olmayan “dünyalarla” gerçekleşeceğini söylüyordu. Bu çok ayrı bir tartışmadır ama tam bugün 15 Ocak 1919’da Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht Alman militaristleri tarafından katledildiler. Luxemburg’un öne sürdüğü teorik çerçevenin tartışması bir yana, Luxemburg, ulus-devlet kapitalizminin 20.yüzyılın gelip geçici kanlı bir oyunu olduğunu farkına varmıştı. İnsanlığın geleceğinin ulus-devlet sınırları içinde olmayacağını da, bu çerçevede, söylüyordu.

Bu anlamda ulus-devlet kapitalizmi, yalnızca burjuvalarla işçiler arasındaki çelişki ve savaşımı içermez. Ulus-devlet, kimlikleri, cinsiyetleri, etnik ve dinsel ayrımları öne çıkartarak,  bütün bunlar üzerinde tek bir ırkın hâkimiyetini oluşturmaya çalışır. Mesela Alman ulus-devletinin en kanlı savunucusu olan Naziler, Yahudileri fırında, Yahudi oldukları için değil, Alman ırkından olmadıkları için yakıyorlardı. Anglosakson hâkimiyetinin, kendi çıkarları için, yukarıdan oluşturduğu, militarist İsrail ulus-devleti, Filistinlileri, Filistinli oldukları için değil, Yahudi olmadıkları için katletti. Yine İsrail’in, şu sıralar Filistinlileri bırakıp, Türkiye’ye saldırmaya başlaması, İsrail ulus-devletinin tehdit algısının genişlediğini gösteriyor. Çünkü Türkiye, 2010 sonrası yalnız kendi ulus-devlet sınırlarına kendini hapseden bir ülke olmayacak. AB genişlemesi Türkiye üzerinden İsrail sınırlarına kadar gelecek ve artık yalnız Yahudileri sınırlarında koruma altına almış bir militarist İsrail’e ihtiyaç kalmadığı gibi, şu sıralar kendi ırklarına soykırım uygulayan Nazilere dönüşmüş İsrail ulus-devletçileri de herkes için gereksiz bir baş ağrısı olacak. Bu gerçek, bugün İsrailli ulusalcıların kâbusu olduğu kadar, Türk ulusalcıların hatta neoconların da kâbusudur. Çünkü AB genişlemesinin, devamı için artık Türkiye’yi içine alması gerçeği ve Türkiye’nin ulus-devlet formunu “zorlayarak” kendi doğusuna genişleme potansiyeli “kısa” 21. yüzyılı belirleyecek.

İsrail-Türkiye itişmesi işte bu kadar önemli ve tarihseldir. Ama ironik olarak, İsrail’in her hamlesi, Türkiye’nin genişleme potansiyelini ve gücünü arttırırken, ulusalcı İsrail’i de hem Ortadoğu’da hem de dünyada geriletmektedir. İşte bu anlamda 20. yüzyıl ne kadar uzunsa, 21. yüzyıl da o kadar kısadır. Çünkü 2010 sonrası, ABD’de neoconlar, Türkiye’de ulusalcılar, İsrail’de de katliamcı-ırkçılar yenildiğinde 21. yüzyılın kaderi belli olacaktır.

Şimdi 20. yüzyılda, emperyal ulus-devletlere, faşizmlere dönüşerek sentezlenmiş olan kapitalizmin ulus-devlet oluşumu, bugün, ABD’de neoconlar, Türkiye’de sağı ve soluyla ulusalcı-modernistler ve İsrail’de militarist-ulusalcı katliamcılardan oluşan bir “gerici” tarihsel bloka sıkışmış durumdadır.

Bu tarihsel “gerici” blok, bugün çözülmekte ama çözülürken de direnmektedir. Bu direnişte bu blokun 20. yüzyıldan taşıdığı modernist, seçkinci ideolojinin önemli bir payı vardır. Bu ideoloji, özellikle Türkiye solunda yerleşiktir. Geçen yazıda, Türkiye’de solun, bütün bu dönemin yapıcısı ve çözücüsü olacak iki önemli dinamikle buluşmasının engellendiğini vurgulamıştım. Bu dinamikler, demokrat ve küresel İslam ve Kürtlerin demokratik mücadelesi ve birikimidir. Bu birikimin “Kürt” kimliğini aşarak demokratikleşmesi önlenmektedir. Bugün sol taraftaki bütün oluşumlar ya da “yeni” oluşumlar bu stratejik buluşmayı “gerçekleştirmemek” üzere kendilerini konumlamaktadırlar. Evet, işlevleri ve tarihsel görevleri ne yazık ki budur!

 

Write a comment