Rosa, 91 yıl sonra yeniden anlatıyor!

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 15-01-2010

0

754px-rosaluxemburg2aBerlin’de Landwehrkanal’da Rosa anıtı. Alman militarist ulusalcıları Rosa’yı öldürdükten sonra buradan bu kanala attılar.

 

Çin artık dünyanın ihracat lideri; bu beklenen ve çok sıradan gibi gözüken ekonomi haberinin arkasında çok önemli bir değişimin ipuçları saklı. Bu ipucunu yakalamak için Çin’in kimi geçtiğine bakmamız gerek. Çin, 2009 yılında 1 trilyon 200 milyar dolar ihracatla Almanya’yı geride bırakıyor. Alman sanayiinin temelini geleneksel makine ve kimya oluşturur. Buradan Mercedes, BMW gibi otomotiv devleri, Siemens, AEG, Bosch gibi elektronik ve beyaz eşya tekelleri, Bayer gibi bir şehri yaratan ilaç ve kimya tröstleri çıkmıştır.

modeli oluşturmasının önkoşulu da güçlü ve ırka dayalı ulus-devlet modeli idi. Sanayi, kalkınma ve militarizm ilişkisi ve gerekliliği Alman sistemini ayakta tutar. Almanya bütün bu tarih boyunca yurttaşlarına şunu vaat etmiştir:

Almanya, devletçi sanayi kapitalizminin en önemli modeli oldu şimdiye değin. Almanya’yı Almanya yapan, demir-çelik ve kimya ana sanayileri ve bunlara bağlı kontrol sanayileriydi. Bu sanayilerin gelişmesi ve kara Avrupası’na özgü bir kalkınma

 “Militarizme ve onu üreten sanayilere dayalı sisteme güvenin, vergilerinizi çekinmeden verin çünkü verdiğinizden çok daha fazlasını alacaksınız.”
Bu sistem, demir-çelik ve kimya sanayilerinin silah sanayiine dönüşmesine ve tüm Avrupa devletlerinin Almanya’nın arkasından gitmelerine yol açtı. Askerî harcamalar (askerî Keynescilik) sistemi ayakta tutarken, ordunun üstlendiği teknoloji geliştirme ve buna dayalı rekabet, teknoloji rantını, inovasyonu ve yayılmacı sanayi devlerini yarattı.

Otomotivden, elektroniğe ve oradan kimya sanayiinin temeli olan dev Alman ilaç tekellerine kadar olan bütün yapı, militarist ve emperyal devlete dayanır. Bu devlet ve buna bağlı savaş sanayii, Avrupa kapitalizmi için bir buzkıran gemisi işlevini de görüyordu.

İkinci savaşın temel nedenlerinden birisi, Almanya önderliğinde militarizme ve ırkçı ulus-devlete dayanan bu sistemin emperyal genişleme isteğidir. 1930’da İngiltere, resmen biten imparatorluğunun varisi olarak Amerika’yı gösteriyor ve Almanya’yı en büyük tehdit olarak görüyordu. Burada, şu anda yaşanılanlar arasında çok önemli bir paralellik var. Şimdi de Amerika, tıpkı 20. yüzyılın ilk çeyreğinde İngiltere’nin yaptığı gibi, hegemonyayı kontrollü olarak G-20’ye devretmeye hazırlanıyor. İngiltere, o zamanlar zorunlu olarak, ABD’nin yeni hegemonyasının, kendi kontrolünde küresel bir kapitalizmle sonlanacağından, hele 1929 krizinden sonra, başka bir yol kalmadığından emindi. Keynes, Bretton-Woods’da küresel bir para sistemi ve dünya bankası önenirken aslında bunu ifade etmişti. Ama Amerika, 1945’ten başlayarak, Almanya’yı bir başka biçimde taklit etti.

Ama belki de, dev Alman silah sanayii (bunu Doğu Almanya ile birlikte düşünelim) ve ulus-devleti bir tehdit olarak ortadayken Amerika’nın militarizme dayalı yeni sömürgecikten başka seçeneği de yoktu.

Türkiye, ABD’nin yeni-sömürgeci hegemonyasına girene değin, Alman ulus-devlet modelinden çok şey almıştır. Tek bir ırka dayalı ve etrafındaki ulus-devletlerle savaşa dönük rekabeti içeren bu model, siyasi olarak da “tek adama” ve tek partiye yaslanan bir seçeneği öne çıkartıyordu. Bilindiği gibi bu parti CHP idi. Tek adamlık müessesi de partinin olmazsa olmaz ve değişmez bir ilkesi olarak hep devam etmiştir. Hem Almanya’da hem de Türkiye’de, sol ve sosyal-demokrasi, her iki ülkeye özgü çok önemli farklılıklar içerse de, özünde, ulus-devlete ve onun “tek” ırkına bağlı bu tarihsel defoyu hep barındırmıştır. Bu defo, kimi kere, “vatanseverlik” kimi kere “anti-emperyalizm” kavramlarının anahtar olduğu, bir siyasetle savunulmuştur. Bırakalım ırkçı-faşist CHP’yi, Edirne’de ırkçı güruhun saldırısına uğrayan çocuklar bile, “bir dakika biz Kürt değiliz, vatanseveriz” diyor.

Bugün Türkiye’de solun iki önemli dinamikle buluşması yine solun içindeki resmî devlet ideologlarınca engellenmektedir. Bu dinamikler Kürt ve demokrat İslam’dır. Bu her iki dinamik de aynı zamanda, ulusal değil, bölgesel ve küresel dinamiklerdir.

Şimdi, Çin’in Alman militarist sanayiini arkada bırakması sıradan bir ekonomi haberi değildir. Bu gelişme, kapitalizmin yeni bir kalkınma ve küreselleşme dinamiğini açıkladığı gibi, ulus-devlete dayalı sağ ve sol tüm siyasi yapıların ve bunların ürettiği ideolojinin de sonunu anlatıyor.

Avrupa Sosyal-Demokrat partileri, 1912 yılında Basel’de aldıkları emperyalist savaşa karşı çıkma kararlarını çiğneyerek, anayurt savunması adı altında ulus-devletin ve savaşın bir parçası olduklarından beri sol kendisini arıyor aslında. 2 Aralık 1914 günü Alman Meclisi’nde savaş harcamalarına ilişkin yapılan oylamada savaşa karşı çıkan tek milletvekili Karl Liebknecht idi.

Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht şovenizme ve emperyalist savaşa karşı mücadelede 15 Ocak 1919’da öldürüldüler. Tam 91 yıl oldu; Rosa, şimdi solu yeniden anlatacak, bu kaçınılmaz.

Write a comment