TAM REKABETTEN TEKELCİ DENGESİZLİĞE

TAM REKABETTEN TEKELCİ DENGESİZLİĞE

WALRAS’IN GENEL DENGESİNE NASIL DÖNÜLEBİLECEĞİNE DAİR ELEŞTİREL BİR YAKLAŞIM

 

ÖZ

 

 

Kapitalist piyasanın kendiliğinden dengesini kapsamlı olarak anlatan bu anlamda klasik iktisadın başyapıtı sayılan Smith’in “Ulusların Zenginliği,” “zenginliğin” başka bir anlatımla sermaye birikiminin önündeki en büyük engelin, devletin piyasanın doğal işleyişine müdahalesi olduğunu söyler. Smith’e göre; “doğal özgürlük ortamında devletin başlıca işlevi, adalet ve hukuk düzeni, ulusal savunma ve bazı kamu kurumlarının al-yapı yatırımlarını sürdürmesi olmalıdır.” Ancak Smith zamanında tekel hakkı merkantilizmin devletten elde ettiği imtiyazlarla sınırlıydı. Teknolojiyi üreten ve teknoloji rantıyla büyüyen karteller ve emperyal devlet kapitalizmiyle Smith tanışmamıştı. Smith, bu dönemi mutlaklaştırarak, tarihsiz bir kapitalizmi anlatırken, doğal olarak teorik bir dengeye ulaşacaktı. Bu anlamda, tam rekabet ve onun dengesi şüphesiz statik bir dengedir. Statik denge hiçbir şeyin hareket etmediği bir durumu ifade eder. Smith’in tam rekabetinin-zorunlu olarak- tarih olmasından sonra iktisat teorisi dengeyi tekelci dönemde de hep aramıştır.

 Şimdi yaklaşık 200 yılı aşkın bir süredir devam eden ulus-devlete dayalı kalkınma modeli ve onun serbest rekabete değil de “zora ve devlete” dayanan dengesi/dengesizliği bitiyor mu? Serbest piyasa, gerçekten kapitalizmin “anarşik” işleyişinin sonucunda ortadan kaybolmasa, yani tekelci kapitalizme dönüşmese, ilkönce Adam Smith’in “görünmez eli” sonra da Walras’ın mükemmel “genel dengesi” geçerli olur mu? Tekelci yapıların ve devlete dayanan bir ekonominin yerini, teknolojinin ve bilginin kesintisiz ve sonsuz yayıldığı bir rekabetçi sistem alırsa, bu sistemde, dinamik bir dengeyi hangi ekonomik birimler, nasıl oluşturur?  

Bu makale bu soruların yanıtını aramak için kısa bir başlangıçtır.

 

 Giriş –

 

Kapitalizmin tam rekabet anlatısı sistemin temelini oluşturmuştur. Ancak tam rekabet, klasik, daha sonra da, hâkim iktisat teorisinin temel argümanlarını oluşturmasına rağmen, kapitalizmin iki yüz yılı ayan tarihinde çok küçük dönemi [1] kapsar. Bu anlamda kapitalizmin, tam rekabete dayalı, dengesi ya da pür piyasa teorileri yalnızca modellerde anlatılmıştır.

Daha geniş ve güncel bir anlatımla kapitalizmin, her seferinde, Smith’in “serbest piyasasının” canına okuyan krizleri, piyasanın mekanizmasının aksamasına hatta hiç işlememesine mi bağlıdır?   Bu sorunun yanıtı aslında yok. Çünkü sistemin kendisi Walras’ın ispat etmeye çalıştığı gibi denge değil; dengesizlik üretiyor. Sistemin denge hali ancak sistemin ilk doğuşunda mümkün oldu. Bunu anlatmak için Adam Smith’in kuramını oluşturduğu yani serbest piyasanın kendiliğinden “denge” sinin kendiliğinden kurulduğu döneme bakmamız gerekir. Bu yıllar, yani 1700 lerin başı ve sonu arasında geçen dönem, İngiltere ve Kara Avrupa’sında yeni bir sistemin oluştuğu ve kendini tamamladığı dönemdir.

Devrim niteliğinde bilimsel buluşlar, bu buluşların getirdiği teknolojik gelişmeler ve bu gelişmelerin edebiyat, müzik gibi üst düzey sanatsal alanlarda kendini göstermesi yeri bir dönemi anlattığı kadar, insanlık tarihinin en önemli ve köklü “sıçramasını” anlatıyordu. Burjuva sınıfının doğuşu ve Schumpeter’in deyişiyle yıkıcı yaratıcılığı devreye girmişti.

Yeni ticaret yollarının hızla açılması, Britanya’nın bir imparatorluk olarak yükselişi ve Amerikan kolonilerinin bağımsızlık savaşı kapitalizmin ilk önce ticarete sonra da sanayi ye dayalı egemenliğinin temellerini atıyordu. 

Kapitalist piyasanın kendiliğinden dengesini kapsamlı olarak anlatan bu anlamda klasik iktisadın başyapıtı sayılan Smith’in “Ulusların Zenginliği,” “zenginliğin” başka bir anlatımla sermaye birikiminin önündeki en büyük engelin devletin piyasanın doğal işleyişine müdahalesi olduğunu söyler. Smith’e göre; “doğal özgürlük ortamında devletin başlıca işlevi adalet ve hukuk düzeni, ulusal savunma ve bazı kamu kurumlarının al-yapı yatırımlarını sürdürmesi olmalıdır. Ancak Smith zamanında tekel hakkı merkantilizmin devletten elde ettiği imtiyazlarla sınırlıydı. Teknolojiyi üreten ve teknoloji rantıyla büyüyen karteller ve emperyal devlet kapitalizmiyle Smith tanışmamıştı. Smith bu dönemi mutlaklaştırarak, tarihsiz bir kapitalizmi anlatırken, doğal olarak teorik bir dengeye ulaşacaktı. Bu anlamda, 

 tam rekabet ve onun dengesi şüphesiz statik bir dengedir. Statik denge hiçbir şeyin hareket etmediği bir durumu ifade eder. [2] Smith’in tam rekabetinin-zorunlu olarak- tarih olmasından sonra iktisat teorisi, dengeyi tekelci dönemde de hep aramıştır. Şimdi yaklaşık 200 yılı aşkın bir süredir devam eden ulus-devlete dayalı kalkınma modeli ve onun serbest rekabete değil de “zora ve devlete” dayanan dengesi/dengesizliği bitiyor mu? Bu sorunun olası yanıtı Walras’ın genel dengesini yeniden gündeme getiriyor.

 

İŞBÖLÜMÜ, DENGE VE İKİ AYRI KALKINMA

 

Schumpeter, işbölümü, topraktaki özel mülkiyetin kökeni, doğa üzerinde giderek daha fazla egemenlik kurulması ve iktisadi serbestlik olgularının Smith’in iktisat sosyolojisinin temellerini oluşturduğunu, ancak bütün bunların Smith’in iddia ettiği gibi, iktisadi gidişata içkin herhangi bir “kendiliğindenlikle” değil, bu gidişatın toplumsal çerçeveye sıkışarak farklı ve çarpık hatta yıkıcı olarak devam edeceğini söyler. [3] Schumpeter’in iddiası bir dengeye yönelen ya da onun etrafında dönenen hareketleri içeren geleneksel iktisat teorisi anlayışını eleştirmek ve dengenin bozulmasının da yıkıcı olmakla birlikte yapıcı bir dinamik yaratarak, sistemi tamir ediyor olmasıydı. Aynı şekilde Marx’da Smithyen kalkınmanın mümkün olmadığını kapitalizmin anarşik işleyişinin, bir denge halinden ziyade dengesizlik üreterek devrevi krizlere neden olduğunu yazacaktı. Arrigni’ye göre; “ iktisat teorisinin kusurlarıyla ilgili olarak Schumpeter’in duyduğu metodolojik kaygılar faklı türden iki pazar temelli ekonomik gelişme arasındaki önemli bir ayrımla yakından ilişkilidir.” [4] Bu iki tür ekonomik gelişmeden birincisi Smithyen pazar temelli dolayısıyla “kendiliğinden” bir genel dengeye oturan modeldir. Bu model içinde bulunduğu toplumsal oluşumu-formasyonu- veri kabul eder, sistem gerekli işbölümünü, teknoloji gelişimini ve pazar genişlemesini verili koşullarda, var olan toplumsal çerçeveyi değiştirmeksizin yapar. Sistem geçici bir süre genel denge halinden uzaklaşsa bile bir süre sonra yeniden kendi dinamikleriyle dengeye gelir. Ancak sistemin pazar sorunu ortaya çıktığında Smith’in işbölümü Ricardocu dış ticareti keşfeder. Ulusların zenginliği (sonsuz ekonomik dengesi) yalnız ulusal iç pazarla olamayacağına göre, ülkeler “mukayeseli üstünlüklerine” bağlı işbölümüne giderek “dengeyi” küreselleştireceklerdir. Ancak bu bir ütopyaydı. Kapitalizm, Schumpeter’in dediği gibi araya devleti sokarak yıkıcı bir yaratıcılık “ yaratacak” ve yoluna öyle devam edecekti. Smithyen kalkınma öyle ütopik bir dengeye oturuyordu ki; Smith, “ eğer bir ulus kusursuz özgürlük (tam rekabet) ve kusursuz adaletten faydalanmaksızın müreffeh olamazsa hiçbir ulus müreffeh olamaz” [5] derken yalnız ulusal sınırlar içinde bir dengeyi değil, kapitalizmin küresel dengesini anlatıyordu. Bu anlamda Smith ticaretin küreselleşmesini desteklemişti. Ancak Arrighi’ye göre Smith, 1980’lerde başlayan neoliberal uygulamaları da Smithyen pazar temelli kalkınmaya aykırı bulurdu. “ Pek çok kişiyi istihdam eden ya da halk arasında yeğin bir hoşnutluk uyandıran geçim mallarının söz konusu olduğu ticaret ve zanaatlarda korumacıktan çekilirken azami dikkat gösterilmelidir” [6] Bu anlamda neoliberal uygulamaların devreye girdiği ve Washington Mutabakatı ile belirginleştirildiği dönem, kesinlikle Smithyen bir liberalizmi içermediği gibi Walrasgil genel dengenin teorik ve matematik bir modelden ibaret olduğu kanısını güçlendirir. Böylece neoklasik iktisat, zorunlu olarak, Walras’ın genel dengesini bireysel-tekil- tercihlerin matematiksel modeli olarak anlar ve öğretir. Hâlbuki Smithyen kalkınmada- yani serbest rekabetçi pazar temelli kalkınmada, Walras’ın modeli,  pekâlâ sahici bir genel dengeyi anlatabilir. İşte tam burada Smith’den ve tam rekabetten ayrılarak “gerçeğe” yani tekelci devlet kapitalizmine dönüyoruz. Bu, ikinci ve tekelci kalkınma modelidir. Ancak bu model, paradoksal bir şekilde, dengenin dengesizliğini oluştururken, dengenin (talep yetersizliğinin) ulus-devletle sağlanacağını da vaaz eder. Keynes’in para ve mal piyasalarındaki dengesi devletin hatta devletlerin yaratacağı savaş ve savaş ekonomisinin sonucu olarak gerçekleşir.        

 

DENGENİN DENGESİZLİĞİ

 

Keynesgil ve Marksist yaklaşımlarda, genel denge koşulları sektörel veya bütünsel açılardan ele alınırken, neo-klasik yaklaşımda, genel denge bireysel tercihlerden hareketle incelenir. Walras’ın açtığı yoldan ve Arrow-Debreu modelinin önerdiği temel varsayımlar çerçevesinde, neo-klasik denge sorununun tek çözümü, tam rekabet koşullarıdır. Bu genel bir dengeyi bize verdiği zaman Pareto optimumu gibi bir statik denge halini elde ederiz. Rekabetçi denge ile Pareto optimumu arasında doğrudan bir ilişki yakalayabiliriz. Herkesin rekabet ederek, faydasını maksimum kıldığı bir durumda, diğer kişinin refahına hiç dokunmadan, hiç kimsenin refahının iyileşmeyeceği durum eğer bize Pareto optimumunu verirse, tüketiciler hala mal talep etmektedirler. Aynı şekilde mal arzı da fazla olan talebi karşılamaya dönüktür ve doygunluk dışı talep edilen malların fiyatları sıfırlanır. Ama bu yukarıda vurguladığımız gibi statik bir denge halidir. Ayrıca model, (Arrow-Debreu) yalnızca fiyatları arz ve talebi oluşturan dolayısıyla dengeyi sağlayan, sinyal olarak ele almakta, fiyatların mallar hakkında yeterli bilgiyi sağladığını, bu bilginin herkesçe aynı biçim ve kolaylıkla, elde edebileceğini kabul etmektedir. Burada paranın bir meta olarak belirleyiciliği devre dışı bırakılmıştır. Burada modelin işleyişindeki en önemli engel, malların standartlaşmasının ulusal ekonomilerce engellenmesi ve homojen bir genel eşdeğerin( bir dünya parası) olmayışıdır. Ayrıca bilginin masrafsız, eşit ve herkese aynı anda ulaşması mümkün olmamıştır. Şimdi burada özellikle “olmamıştır” kelimesini kullandık. Şimdi, bu “ütopik” varsayımların bundan sonra gerçekleşemeyeceğini iddia edemeyiz. Dolayısıyla, piyasanın, bilginin en üst düzeyde ulaşılır olması ve malların fiyat ve kalite (kullanım ve değişim değerleri olarak) olarak küreselleştiği bir durumda dinamik bir genel dengeyi sağlayamayacağını iddia edemeyiz.    

Smith’de ne kendi kendini düzenleyen piyasaların ne de “sonsuz” bir ekonomik genişlemenin motoru olarak kapitalizmin kuramcısı ve savunucusuydu. Yaygın kanaatin aksine, sermaye birikiminin zamanla kar oranını aşağıya çekeceği ve sonunda ekonomik genişlemeyi durduracağı yolundaki düşünce Marx’a değil, Smith’e aittir. [7]  Burada dengenin oluşumu ancak sonsuz sermaye birikimi sürecini sınırlandırarak ve denetleyerek olur. Ama o zaman bu da Walras’ın tam rekabetçi dengesi değildir. Eşitsizliğin dengesidir. Ve tam burada da paretocu bir kararlı denge hali bu eşitsizliğin sürdürülmesi anlamına gelir ki; bu dengenin bozulması bir sistem sorunudur.

 

DENGE MERKEZİ BİR FİYAT OLUŞUMUNU GEREKTİRİYOR.

 

Bu halde buradan “kanıtlanmış” denge tanımına varırız: Bütün tüketicilerin bütçe olanakları içinde en çok doyuma ulaştıkları, bütün üreticilerin maksimum kar sağladıkları, üretim ve kaynaklarla istemin tamamen karşılandığı bir durum ve bu durumu gerçekleştiren fiyat düzeyidir. [8] Bu tanım bize pareto anlamında bir optimumu da verir. Burada bütün tüketiciler en çok doyum, üreticilerde maksimum kar sağlarlar. Talebin tümü karşılanır. Ancak burada tek tek malların değil, sistemin genel dengesi söz konusu olduğu için, arz ve talebin birbirine eşit olduğu durum bir denklemler silsilesini gerektirir. Bu bize aynı zamanda bir ekonomi için çoklu pareto optimumu durumu olduğunu da anlatır. Bu denge halinin gerçekleşebilmesi için, Walrasgil denklemlerin tümünün aynı anda çözümü gerekir. Burada şöyle bir genel denge hali yaklaşımı geliştirebiliriz; herhangi bir denge bozukluğunda, toplam aşırı talebin, (talebin arzı geçtiği tüm piyasalarda) toplam aşırı arza (arzın talebi geçtiği bütün piyasalarda) tam olarak eşit olması gerekir. Bu genel denge hali ve optimum fiyat düzeylerini anlattığı gibi paretocu ilkeler çerçevesinde pareto optimumunu da bize anlatır.

Ancak, eğer piyasada denge hali yoksa bu durumda aşırı talebin aşırı arza eşit olması için diğer bir iki piyasa eş zamanlı olarak denge dışı kalmalıdır. Bu nedenle, biri dışında bütün piyasalar dengedeyse, o zaman son piyasada dengede olmalıdır. Bu yüzden bütün piyasalarda denge koşullarını veren denklemler gereksiz denklemi içerir. Üç mallı bir piyasada,

ATh,= 0,

ATa,a= f (Fa,Fb)

Bu durumda a için aşırı talep her iki fiyata bağlıdır.  Bu sadece, her hangi iki fiyat grubu için piyasada a için üç durumdan birinin doğması demektir. AT a = 0 Burada a’ya yönelik arz ve talep eşit olacaktır. AT a> 0 yani a ya yönelik talep arzı geçecektir. Ya da, AT a < 0 a’ya yönelik talep a’ya yönelik arzdan az olacaktır. Negatif aşırı talep aşırı arzda özdeşir.

AT h = ( F a, F h) Bu durumda, h ya yönelik toplam talep her iki fiyata bağlıdır; BU FONKSİYONUN ANLAMI, a MALI İÇİN VERİLENİN b ve c MALLARİ İÇİN UYGULANABİLMESİDİR.[9] İşte burada zurnanın zırt dediği yere geliyoruz. Yani piyasaların merkezi bir denge oluşturması temel malların denge oluşturmasına bağlıdır. Açıkça Walras’ın dengesi merkezi bir plana dayalı fiyat dengesi önermez ama model bir mal grubunda denge yakalandığında diğerlerinin onu takip edip genel dengeye varılacağını vaaz eder. Devam edelim; AT c= f ( F a, F h) bu durumda c ye yönelik aşırı talep diğer iki malın fiyatına bağlıdır. Bu durumda denge koşulumuz, a ya yönelik aşırı talep 0 olmalıdır. Yani, AT h = 0 ı da aynı zamanda elde ederiz. Burada beş bilinmeyenli bir denklemde eşitlik koşulu yakaladık. Bunu sonsuza kadar sürdürebiliriz. Ancak burada yeterli ve gerekli şart, fiyatlara bağlı arz ve talebin gecikmeksizin komşu piyasaları etkileme gücüdür. Aslında bu piyasanın ve tam rekabetin gücü olarak karşımıza çıkar.

 

GENEL DENGENİN SÜRDÜREBİLİRLİĞİ (İSTİKRARI)

 

Burada temel sorumuz, daha doğrusu Walras’ın temel sorusu piyasanın bir sektördeki dengesizliği kendiliğinden- diğer piyasalara bakarak- düzeltip düzeltemeyeceğidir.  Yani fiilen dengesiz fiyatlar grubu ortaya çıktığında, piyasa arz ve talep güçlerinin bu fiyatları denge kurulana kadar değiştirip değiştirmeyeceğidir. Bu sorunun yanıtı halen çözümsüzdür. Çünkü Adam Smith’in tam rekabetçi piyasası yerini tekelci yapıya bırakmıştır. Ancak bu yapı çözüldüğü zaman eş anlı bir genel denge durumu yakalayabiliriz. Ancak bu denge hali de Walras’ın genel dengesi gibi statik değil, dinamik bir genel denge daha doğrusu dengesizlik hali olacaktır. Neo-klasik rekabetçi anlayışta, her firma piyasa fiyatlarını veri alır, piyasada önce fiyatlar oluşur sonra firmalar bu fiyatlara karşılık verir. Ancak çözülen bir genel denge durumundan sonra, fiyatlar nasıl oluşacak? İkinci sorumuz da budur. [10]  Bu soruya Walras’ın yanıtı basittir: “ Rekabetçi bakış açısından en örgütlü piyasalar, her mübadelenin koşullarını açıkça duyurulması ve satıcılara fiyatlarını düşürmek ve alıcılara fiyat tekliflerini yükselmek için bir şans verilmesini sağlayacak biçimde ve işlemleri merkezileştiren ajanlar olarak devralınan tellalların aracılığıyla, alım ve satımların açık artırma ile yapıldığı piyasalardır.” [11]  Ancak Walras’ın merkezi planlamanın bir ölçüde “liberal” fiyat versiyonu olan bu merkezi tellalı yeterli değildir. Burada tellalın duyurduğu ve/ veya piyasanın algıladığı fiyatların denge grubu fiyatları olması gerekir. Bu olmadıkça genel tellal işe yaramaz. Üstelik tekel ya da monopol, oligopol hallerinde bu şüphesiz ki geçerli değildir. Ancak tellal tanrı olursa Walras haklı olabilir. Ya da çok gelişmiş bir merkezi planlama olgusundan söz etmemiz gerekecek. Ancak şöyle bir nokta var: Walras, ekonomi tam rekabetçi olduğundan, küçük nispeten güçsüz firmaların aşırı arz durumunda fiyatlarını düşürerek sürekli tepki göstereceğini varsayıyor. Aynı şekilde fiyatlar gereksiz yükseldiğinde buna tepki verecek demokratik ve seçenek üretecek bir toplum –tüketicinin kamusal aklı- Walras’ın dengesini statik değil ama dinamik anlamda haklı çıkarabilir. Burada firma teorisi bazında ölçek meselesine girdiğimizde ölçek büyümesi ve kapitalizmin anarşik işleyişinin Walras’ı devre dışı bıraktığını görürüz.

 

ÖLÇEK EKONOMİLERİ DENGE OLUŞTURAMAZ 

 

Üretimin kendini yenileyerek sürmesi ve sürdürülebilirliğinin sonucu ölçek büyümesi ile mümkün olur.  Marx, Kapitalin ilk cildinde büyük ölçekli kapitalist üretimin üstünlüklerini ayrıntılı olarak ortaya koyar. Enerji maliyetleri ve diğer sabit maliyetler ölçek büyümesine bağlı olarak azalır. Bunun dışında büyüyen ölçekler kendi dışsal ekonomilerini yaratırlar. Kapitalist ekonomide ölçek zaman içinde üretim maliyetlerini belirlediği için bunun etkisi göreli fiyatlara yansır. Malların mallar ve işgücü ile üretildiği bir yeniden üretim sisteminde, ölçek büyümesi sermaye birikiminin kendisidir. Bu aynı zamanda ekonomik büyüme ve gelişmeyi de karşılar. Ancak yukarıdaki bahiste de belirttiğimiz gibi, üretim süreci, tarihi süreç içinde teknoloji gelişimine bağlı olarak gerçekleşir. Ölçek ekonomileri büyük çaplı seri üretimin geçerli olduğu, bu seri üretimi karşılayacak talebin oluştuğu ekonomilerde ve dönemlerde ortaya çıkmışlardır. “ Teknolojik gelişme ile birlikte gerçekleştirilen sermaye birikimi; ölçek büyümelerine ve birim ürün maliyetlerini azalmasına yol açarak, kar oranlarını artırır. [12]  

Bir sanayi kolunda gerçekleşen ölçek ekonomileri kapitalist üretimin yapısı gereği, diğer sanayi kollarında da benzer teknoloji ve ölçekleri ve dışsallıkları yaratır. Dışsallık sanayi kapitalizminde devletin üstlendiği bir olgu olarak karşımıza çıkar ve devleti ekonomik kalkınmanın merkezi durumuna getirir. Bu anlamda tekelci devlet kapitalizmi tekeler için dışsallık yaratarak dengesizliğinin dengesini sürekli kılar ve yeniden üretir.   

Ölçek büyümeleri kar oranları artırarak sermaye birikim sürecini hızlandırmışlardır.

Bu büyüme aynı anda tekelci yapıları doğurur. Yukarıda özetlediğimiz gibi, seri üretimin önem kazanması, fordist üretim yönteminin hâkim olması monopol ve oligopol yapıların ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Ölçek ekonomileri ve teknolojik gelişme, aynı zamanda statik genel dengeyi bozarak krizinde hazırlayıcısı olurlar. Bu açıdan ölçek ekonomilerini Walras’ın genel denge analizi dışlar. Çünkü Walrasgil genel dengede zaman ve gelişen teknoloji veri değildir. Bu bağlamda teknolojik gelişmenin ikili bir yapısı vardır. [13]Birincisi ölçeğin büyümesini zorlar ve bunu başardığı oranda maliyetleri düşürerek kar oranları artırır; ama aynı zamanda sermayenin bileşimini emek aleyhine bozarak orta ve uzun dönemde kar oranlarını düşürür. Kar oranlarının düşmesi ve pazar daralması sürdürülen sermaye birikim rejiminin bir krizle sona ermesi anlamına gelir.

Bu açıdan ölçek ekonomileri kapitalizmin gelişiminde iki döneme damgasını vurmuştur.

Ancak dünya ekonomisi, yirminci yüzyılın hemen başında başlayan ve ölçek ekonomileri yaratan süreci tamamlamıştır. Statik genel dengeyi teknolojinin ve ölçeğin sürekli gelişmesi bozmuştur.

 

WALRAS DENGESİ ESNEK ÜRETİM VE KOBİ EKONOMİSİNDE OLABİLİR Mİ?

 

Bugün kitlesel seri üretim yerine esnek, özellikli üretim geçerli.

Ar-Ge faaliyetleri ile hız kazanan üretim ve proses mühendisliği ile pazarlama stratejileri arasındaki yatay bütünleşme günümüzün üretim profilini belirliyor. Ölçek ekonomileri yerini kümelenme modellerine bırakıyor. Ayrıca teknolojinin denetlenemez olması bize teknoloji rantı ile oluşan teknoloji oligopolinin kırıldığını gösteriyor. Kümelenme modelleri ölçek ekonomileri ve devletin oluşturup tekel yarattığı kamusal dışsallıkların yerini almaya başlamıştır. Bu olgu teknolojinin denetlemezliği ile bir araya geldiğinde yeni bir rekabet tanımı bize vermektedir.

Kümelenme ve rekabet gücü arasındaki ilişkinin yapısını 1990’lı yıllarda kurup geliştiren Michael Porter kümeleri şöyle tanımlıyor:

Aynı sektörde faaliyet gösteren, aralarında işbirliği ve aynı zamanda rekabet olan işletmelerin, onlara mal/hizmet sunan tedarikçilerin,  ilgili kurumsal yapıların (üniversiteler, meslek kuruluşları, iş koluyla ilgili standartları belirleyen ve kontrol eden kurumlar, gibi) aynı coğrafi bölgede yoğunlaşmaları[14]

Bu yoğunlaşma stratejisini 19. yüzyılın sonlarına doğru ünlü İngiliz iktisatçı Alfred Marshall’da bir yöntem olarak ortaya koymuştur.

19. yüzyıldaki sanayileşme birleşmeleri, gümrük duvarlarını, devlet himayesini gerektirmiştir. Örneğin Alman sanayileşmesinin ilk aşamaları devletin etkin müdahalesi ve çeşitli sanayi kollarını bir araya getirme şeklindeydi. Dokuma, maden işleme, demir sanayileri devletin sürekli kredi sağladığı ve belli bölgelerde bütünleştirdiği (özendirdiği) sanayiler olmuştur. Bütünleşme ulusal politik bütünleşme ile paralel gerçekleşmiştir. Bu strateji List’in etkin devletçilik kuramından ilham almıştır. İngiltere’nin ilkönce serbest rekabetçi ve yoğun emek sömürüsüne, daha sonra da sömürgeleştirmeye dayanan birikimi devletin araya girmediği çok hızlı tekelleşme ile olmuştur. Bu modelde küçük işletmeler yoğun rekabet sonucu yerlerini uluslar arası sömürüyü götürecek çapta işletmelere bırakmıştır. Ancak Almanya gibi sanayileşmenin devletin araya girerek olduğu yapılarda KOBİ’ler ayakta kalabilmiş ve sanayileşme stratejisi içinde kendilerine daha çok yer bulabilmişlerdir. Kümelenme yaklaşımını esasında seri üretim yerine esnek üretimi, Ar-Ge’nin ve teknoloji geliştirmenin yaygınlaşmasını öne çıkaran yeni sermaye birikim stratejisi üzerinden ele almak gerekir.

Tarihsel sürece bakıldığında, başarılı kümeler kamu sektörünün az ya da hiç müdahalesi olmadan oluşmuş ve gelişmişlerdir. Yani yukarıda belirttiğimiz gibi devletin müdahalesiyle gelişen (Almanya) ekonomilerde KOBİ’ler başından beri var olmuştur.  Ancak bunların, devlet müdahalesinin en aza indiği küreselleşme sürecinde bugün ayakta kalabilmesi için kümelenme modelleri çerçevesinde örgütlenmeleri gerekir.

 UNIDO (United Nations Industrial Development Organization /Birleşmiş Milletler Endüstriyel Kalkınma Örgütü), Avrupa Birliği gibi uluslar üstü kuruluşlar, ilgilendikleri ülkelerde aktif küme geliştirme çalışmaları yürütmekte, geliştirdikleri politikalarla ve fonlarla üye ülkelere yardımcı olmaktadırlar. Bu çabaların sonucunda kümelenme / küme geliştirme, son yıllarda bilinçli olarak yürütülen kamu yönetimi politikalarının bir parçası olmuştur.

Küreselleşme ile birlikte taşeronlaşma ve esnek üretim anlayışının gelişmesi kapitalist birikimde küçük işletmelerin hem önemini artırmış hem de bu işletmelerin hızla gelişmesine neden olmuştur. Bugün sermayenin merkezileşmesi üzerinden değil de, atomize olması üzerinden gerçekleşen birikim küreselleşmenin şu anki üretim yöntemleriyle de örtüşmektedir. Fordizmin devasa üretim hatları ve fabrikalar üzerinden gerçekleştirdiği sermaye birikimi 1970’leki krizle yerini esnek üretim anlayışına bırakmıştır. Bu üretim yöntemine en uygun yapı başta Almanya olmak üzere merkez Avrupa ülkelerinde vardı. Amerika ve Japonya’nın bu üretim yöntemine ayak uydurmaları daha güç olmuştur. Çünkü özellikle ikinci savaş sonrası bu iki ülkede kapitalizmin gelişimi sermayenin merkezileşmesi üzerinden olmuştur. Japonya’da devletin ve banka sisteminin desteklediği yapı büyük tekelleri doğurmuştur. Amerika’da ise demir-çelik, silah ve petrol sanayi dev tekellerle örülü yapısını yerel savaşlarla ve ABD’nin emperyalist politikalarıyla güçlendirmiştir. Bugün küreselleşme dalgaları en çok, bu nedenlerle, bu ülkelerden başlamaktadır. Avrupa’nın kriz dalgalarını daha az hissetmesinin bugün en önemli nedeni 1970’li yılların başında itibaren küçük ve orta boy işletmelerin Avrupa kıtasında desteklenmesidir. Bu durum aynı anda, Avrupa’nın, ABD’ye göre daha düşük bir militarist profil çizmesine de neden olmuştur. 

Bugün hızla değişen teknoloji ve piyasaların küreselleşmesi, rekabet koşullarını etkilemekte ve KOBİ’ler için yeni imkânlar tanımaktadır. Bu nedenle KOBİ’ler, AB’nin ekonomik gelişmesinde önemli bir role sahiptir. Bugün 1970’li yıllardan beri önemli bir büyüme temposu yakalamayan ve kısmi enflasyonla birlikte işsizlik sorunu ile de boğuşan Avrupa Ekonomisini KOBİ’ler ayakta tutmaktadır.  Aşağıdaki tabloda istihdamın işletme ölçeklerine göre dağılımını görmektesiniz. KOBİ’ler ve Mikro işletmeler AB’de istihdamın yüzde 71.90’ını sağlamaktadır. Bu AB’nin işsizliğe karşı esnek bir yapısının olduğun da göstermektedir. Bu durumda AB kapitalizminin mikro işletmelere ve KOBİ işletmelerini desteklemesi ve bu konuda çok geniş bir mevzuata sahip olmasına şaşmamak gerek. Böyle olunca AB’de kümelenme modellerini KOBİ’lerin gerçekleştirmişlerdir. Özellikle İtalya ve İrlanda’da geliştirilen modeller önemli bir deneyimdir.

SONUÇ OLARAK,

Bugün yaşadığımız kriz bize göstermektedir ki; dünya ekonomisi makas değiştirmektedir. Tekelci devlet kapitalizmi yerini küresel yeni rekabetçi bir sistemi bırakmak zorundadır. Bu kriz bize bunu gösteriyor. Bu anlamda Walras’ın genel dengesi eğer statik değil de dinamik bir çerçevede ele alınırsa yeni bir piyasa ve ekonomi modeli geliştirebiliriz.

 Küreselleşmenin yeni sermaye birikim döneminde sürükleyici sektörlerden biri olan Bilgi İletişimin Teknolojileri bu tezi güçlendiren bir gelişme göstermektedir.

Şunu söyleyebiliriz: Aslında bu dalga küreselleşmenin dalgasıdır. Freeman’a göre içinde bulunduğumuz beşinci büyük sermaye birikimi oluşumunu anlatır.  Freeman beşinci dalgayı 1980’lerden başlatıyor ve günümüze getiriyor. Bu dönemi tanımlayan temel niteleme enformasyon ve iletişim. Temel taşıyıcı büyüme sektörleri ise yazılım, esnek üretim sistemleri, sayısal haberleşme ağları, uydu teknolojisi, biyoteknoloji. Castells, Freeman’ın bu çerçevesini enformasyon teknolojisi paradigması ile tamamlar.[15]  Yeni teknolojilerin hızlı yayılımı, bu teknolojilerin ağ kurma iradesi ve etkileşimi, esnekliğin temel olduğu ve yatırım üretim planlamasını bilgisayar ağlarına bağlı yapan oluşumların ortaya çıkması ve üretim zincirini oluşturması paradigmanın başlıca ayaklarıdır. Castells şöyle devam eder:…”Böylece mikro elektronik, telekomünikasyon, opto-elektronik, ve bilgisayarlar artık enformasyon sistemleri ile bütünleşmiştir. Bu noktada örneğin çip üreticileri ile yazılımcılar arasında hala işletme düzeyinde bir farklılık mevcut olacaktır. Ancak bu tür bir farklılaşma, çip donanımlarına yazılımların yerleştirilmesi kadar, şirketlerin stratejik ortaklıklar, işbirliğine dayalı projeler çerçevesinde giderek daha fazla bütünleşmesiyle bulanıklaşmıştır.” [16] İşte bu gelişme ve kendini yenileme dalgası dünyanın bir önceki dönemde “azgelişmiş” olan iki kesimdeki ülkelerini dalganın üzerine taşımıştır. Birincisi batıda düşen kar oranlarına bağılı olarak batının üretimini üslenen ve düşük ücretle dünyanın üretim üssü olan ülkeleri. Bu ülkeler doğrudan yabancı yatırımları alarak, gelişmiş dünyanın üretimini üstlenmişlerdir.

Bu eksen kaymasının ikili bir amacı vardı: Birincisi yükselen ücretler ve hızla yenilenen teknoloji sayesinde düşen kar oranlarını, ücretlerin düşük, emek verimliliğinin yüksek olduğu Asya’ya kaydırarak dünyada ortalama olarak artırmak; ikincisi ise ABD’nin ve AB’ye yeni üye olan ülkelerin cari açıklarını telafi edecek dünya ekonomisi dengesini ihracat fazlası vererek sağlamak. Çin ve diğer gelişen Asya’nın fazlaları ABD dolarına dönerek sonunda ABD’yi finanse etmiştir. Bu gelişmenin taşıyıcı ülkeleri daha doğrusu bölgeleri Freeman’a göre, ABD, Asya, AB, Rusya ve diğer gelişmekte olan ülkelerdir.

Bu stratejik gelişmelere uluslar arası finans piyasalarının serbestleşmesi ve düzenlenmesi eklenince karşımıza tek bir pazara doğru giden bir kapitalizm çıkıyor. İşte tek pazara giden yol bize belki genel adil bir denge halini vermektedir. Ama bu denge kesinlikle paretocu olmayan bir yolla, yani birilerinin refahı büyük çoğunluğun refahı için bozularak gerçekleşecektir.

Sonuç olarak Walras’ın genel dengesini matematik bir model olarak anlatan neoliberal iktisat, paradoksal olarak, bu modelin gerçekleşeceği koşulların oluşmaya başladığı bir eşikte bütün temel hipotezlerinin geçersizleşmesiyle tarih sahnesinden çekiliyor. Ancak, aynı şekilde, klasik iktisadın yarattığı boşluğu doldurmak üzere ya da liberalizmin yerini devlet kapitalizmine bırakmasıyla, öne çıkan Keynesyen iktisat ve onu var eden ulus-devlet paradigması da bitiyor.   

 

 

KAYNAKÇA:

          1) Adam Smith, An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations 2. cilt Londra-1961

2)      R.V. Eagly The Structure of Classical Economic Theory; New-York Oxford University, 1974 s.3-4

3)      Chric Freeman ve Luc Socete, Yenilik İktisadı, TÜBİTAK, İstanbul, 2003;

4)       Cemil Ertem, BirGün Gazetesi, KOBİ yazı dizisi, Ağustos, 2007

5)      Dr. Murat Çetin, AB’de KOBİ’lere yönelik teknoloji politikaları, KTÜ, İİBF dergisi, 2005

6)      E.P.Thomson; İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu; Birikim Yayınları, İstanbul, 2004;

7)      Edvard Chancellor, Finansal Spekülasyonlar Tarihi; Scala yayıncılık, İstanbul, 2006

8)       G. Arrighi, Adam Smith in Beijing, Londra, Verso-2007-

9)      Sweezy ve Baran, Tekelci Kapitalizm, Kalkedon Yayınevi; İstanbul, 2007

10)  Immanuel Wallerstein, Liberalizmden Sonra, Metis Yayınları, İstanbul, 1998

11)  K. Marx Kapital, cilt 1 Sol Yayınları, İstanbul, 1978,

12)  Manuel Castells, Ağ Toplumunun Yükselişi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları,1995

13)    Makine Mühendisleri Odası Raporları; KOBİ ve Sanayileşme, 2006

14)   Elmas Modeli ile Ankara Bilişim Kümelenmesi Rekabet Analizi, Melih Bulu, Hakkı Eraslan, Özlem Şahin, 2006,

15)  N. Kaldor. The Irrelevanca of Equilibrium Economics

16)  Michael Porter, Kümeler ve Rekabetin Ekonomisi. Harvard Business Review, 1998

17)  Michael Porter, The Competitive Advantage of Nations The MacMillan Pres Ltd, 1990

18)  Robert H. Ballance, A. Ansari, Hans.W.Singer,Uluslar arası Ekonomi ve Sınai Kalkınma; Çağlayan Kitabevi, İstanbul, 1985

19)  Tuncer Bulutay, Genel Denge Kuramı, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Ankara, 1979

20)  www.urak.org.tr, www.itkib.org.tr, www.dpt.gov.tr, www.tuik.gov.tr www.gaziantepinovasyonvadisi.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


[1] Sweezy ve Baran’a göre serbest rekabetçi dönem kapitalizmin tarihinde 30-40 yıllık kısa ve dönemi kapsar.  Bkz. Sweezy ve Baran Tekelci Kapitalizm, S: 98, 2008-Kalkedon Yayınları-İst. 

[2] Ahmet İnsel, Toplum ve Bilim, S:14 Güz, 2000.

[3] J. Schumpeter, The Theory of Economic Development (New-York, Oxford University Press -1961 )

[4] G. Arrighi, Adam Smith in Beijing, Londra, Verso-2007-S: 47

[5] G. Arrighi, age: S:56

[6] Adam Smith, An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations 2. cilt Londra-1961s: 449

[7] G. Arrighi,agy: S; 58

[8] Tuncer Bulutay, Genel Denge Kuramı, A.Ü. SBF –1979- S: 71

[9] E.K. Hunt, History of Economic Thought 2002- S: 289

[10] Örneğin 2008 krizi tüm fiyatları ve küresel dengeyi bozan bir krizdir. Bu kriz sonrası da bu soruyu sorabiliriz.

[11] Walras, Element of Pure Economics, S: 42

[12] N. Kaldor, “The Irrelevance of Equilibrium Economics” s. 1240-1242,

[13] Genel Denge Kuramı, Tuncer Bulutay, A.Ü. Siyasal bilgiler Fakültesi, Ankara, 1979,

[14] [Michael Porter ‘Kümeler ve Rekabetin Ekonomisi’, Harvard Business Review, Kasım/Aralık 1998]

 

[15] Manuel Castells, Ağ Toplumunun Yükselişi, 2005, Bilgi Üniversitesi, İstanbul.

[16] Manuel Castells, age, s; 91.


“TAM REKABETTEN TEKELCİ DENGESİZLİĞE” için 1 Yorum Var

  • 1 Aytaç Erdoğdu Says:

    Dunyaya konjongturel olaral bakıldığında, libertalizm; bretton-woods’u baslagic olarak alirsak, izin veridigi olcude vardir…

    Hatta sisteme yeni kusaklarda biat edeceklerin secimi icin “liberal gibi gorunen” uygulamalar denek tasidir..
    Guven yitirenlerin de tasfiyesi…
    Son kriz aslinda hem kadro anlaminda, hem sayilari azalan makro iktisatcilar anlaminda hem de petro-dolarlarin topraga ve betona gomulmmesi anlaminda tasfiyedir..

    Bu nedenle de bu yazi makro iktisat acisindan (lutfen beni affediniz ama) “sadece donemsel ve artik kontrollu krizlerde bir fantastik inceleme gibi duruyor. Ya da klasik iktisat teorileri ile oyalananlara bir seyler ifade edelim diye illuzyon olarak dusunulebilir…

    Gunumuzde Para-kredi sisteminin dunya capinda kontrol makenizmasina hemen bagli FED ve bagimsiz konvertibl para basan veya kaydi para ureten “bagimsiz” Ama gercekte FED’e bagimli merkez bankalari varken nasil bir liberalizm ya da devlet kapitalizminden sozedilebilinir..

    Mevzi ve kontrolsuz gibi gorunen bir takim uygulamalar muhtemelen “kontrollu laboratuar deneyleri”dir…

    Aytac ERDOGDU

Yorum Yaz