Ulusalcıların ikinci şansı-2
Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 09-01-2010
0

ABD, 1957- ırkçı beyaz Amerikalılar üniversite kapısında siyah bir öğrenciyi taciz ediyor. Aynı görüntüyü Türkiye 2006′da İstanbul’da Aydın Üniversitesi’nde yaşadı. Ulusalcı-faşist öğrenciler başörtüsüyle derse girmeye çalışan bir kız öğrencinin arkasından koşarak ve tıpkı bu resimdeki gibi arkasında birikerek dakikalarca başörtülü kız öğrenciyi taciz ettiler ve okula girmesini engellediler.
Türkiye’de ulus-devlete ekonomik ve siyasi geleceklerini bağlamış kesimlerin ikinci bir şansı var mı? Sorumuz bu; aslında bu soru şu sıralar olan bitenin ve bütün bu olan bitenden kaynaklı tartışmaların özeti gibi. Eksen kayması tartışmasından, kurumlar arası çatışma tartışmasına kadar olan tüm tartışma, haber ve görüşler buraya dayanıyor.
Bir önceki yazıda alıntı yaptığımız Brzezinski, bugün ulus-devlet siyasetinin emperyal temsilcisi olan neoconların ancak Bush dönemi politikalarından vazgeçerlerse, bir ikinci şanslarının olabileceğini söylüyor. Aslında tam burada Fukuyama’nın Tarihin Sonu’nda belirttiği, insanlığın, son durağı “liberal demokrasiye” nasılsa ulaşacağı ve burada ABD’nin birtakım rezervlerinin –yani toleranslarının- olması gerektiği tezini de hatırlamak gerek. Neoconlar, Fukuyama’yı dinlemek yerine, “medeniyetler çatışması” diyen Huntington’u dinlediler. Huntington’un tezi, kapitalizmin küresel bir sistem olarak, inşa edilmesinin tek yolunun kaçınılmaz bir medeniyet “hesaplaşması” olduğunu söyler. “Bu çatışma nasılsa olacak, o zaman bir an önce olsun; işgal edelim ve yıkıp yeniden, nasıl gerekiyorsa öyle yapalım.” Ulusalcı-neoconların Bush dönemindeki telaşı ve tezi buydu. Ama bu telaş pek işe yaramadı. Zaten, Fukuyama’nın tezini eğer, kapitalizmin bundan sonra küresel, sınırsız bir sistem olarak var olacağı şeklinde okursak, Fukuyama haklı, küreselleşmenin ve onun modernizminin hâkimiyetinin, uygarlıkların zorla yok edilerek sağlanacağını –örtülü olarak- söylemeye çalışan Huntington haksızdı. Şimdi Brzezinski, tam buradan hareket ederek, neoconlara yanlış yaptıklarını anlatıyor.
Asya balkanlaşmasını, ulus-devletler üzerinden kontrol etmek ve küresel krize de dayanarak örtülü bir içe kapanma dönemi geliştirmek, Obama iktidarına karşı strateji geliştiren, demir-çelik, silah, petro-kimya gibi geleneksel kontrol sanayilerinin siyasi temsilcilerinin yeni hedefidir.
Şimdi tam burada Türkiye’ye dönelim. Türkiye’de Obama ekibini ikinci kere seçtirmemek ve bu stratejiyi hayata geçirmek isteyen güçlerin temsilcileri kimler olabilir; yani “ikinci bir şans” yakalamak isteyenler kimler?
Demirel, şu sıralar yine konuşmaya başladı; kozmik aramalardan rahatsız. Nasıl rahatsız olmasın ki, bir zamanların “sivil” bir numarası olarak kanla yazdıkları kirli tarihin, ölmeden ortaya çıkma ihtimali onu çılgına çeviriyor ve kendi geçmiş konumunu ele veren konuşmalar yapıyor. Demirel, ırkçı-yağmacı ulus-devleti yaratan önemli bir figürdür. Bugün hâlâ konuşabiliyor ve siyasi bir partiyi yönlendirebiliyorsa, onun temsil ettiği çıkar çevreleri, sözünü ettiğimiz ikinci şans umutlarını kaybetmemişler demek ki.
Bugün bütün bu değişimlerin en önemli ve en kısa vadeli ekonomik sonuçlarından birisi, Türkiye ve İran’ın dünyanın en önemli petrol ve doğalgaz geçiş ve işleme merkezi olmasıdır.
Ceyhan, yalnız bölgenin değil dünyanın en önemli enerji merkezi olacak. İran’da ise 70’li yıllardan kalan rafineriler yenilenecek, enerji maliyetleri düşecek. Pazarlar ulusal olmaktan çıkıp bölgesel ve küresel olacak. Banka ve finans sistemleri yenilenip, ulusal değil bölgesel nitelik kazanacak. Şimdi soruyorum; “rakipsiz oluruz, tekel oluruz” diyerek, eski teknoloji tekel bir rafineriye ve çok şubeli, artık çağdışı, yerli marka bir bankaya milyarlarca doları gömenlerin de ikinci bir şansları, bu durumda, var mı? Yine bu durumdaki bir dev sermaye yapısı, bu durumu görüp ikinci şans için Demirel’li yıllara dönmek istemez mi; dönmek için neler yapabilir; hangi yazarları, hangi medya grubunu nasıl kullanır?
Türkiye, şimdiye değin, küresel silah şirketlerinin en önemli müşterisiydi. Bırakın Kore’yi Kıbrısları hemen 1996 yılına gelin. 1996-2000 yıllarında, Türkiye, Tayvan ve Suudi Arabistan’dan sonra en büyük silah alıcısıydı. O yıllar, Doğu ve Güneydoğu’da çatışmaların sürekli yükseltildiği, ülkeden barışın uzak tutulduğu yıllardı.
Şimdi ise, silah üreticisi tekellerin akbaba gibi üzerinde uçuştuğu bir ülke olmaktan çıkmaya çalışıyoruz. Aslında bütün bu kıyamet biraz da bundan kopmuyor mu sizce; silah tekellerinin ikinci bir şansı olabilir mi; olmalı mı?
Türkiye, AB ülkeleri içinde, kamu harcamalarının bileşimi açısından bakıldığında kamu harcamalarını etkin kullanamayan –refah yaratan bileşimi seçmeyen- en alt gurubun üyesi.
Bu gurubun ortak özelliği, savunma harcamalarının yüksek, eğitim ve sağlık harcamalarının göreli olarak düşük olmasıdır. Bugün Sayıştay’ın fiili olarak Savunma bütçesini denetlemesine imkân yok.
Şimdi savunma harcamalarının denetlendiği, gereksiz askerî harcamalar yerine eğitim ve sağlığa bütçe ayıran bir Türkiye yerine, asker vesayetinde ve ordusu kendi yurttaşlarıyla savaşan bir Türkiye isteyenlerin ikinci bir şansı olmalı mı?

