BORSADAKİ YÜKSELİŞİN SIRRI- günlük notlar- 25/03/2010

Posted by ertemcemil132 | Posted in Haberler, Türkiye Yazıları | Posted on 25-03-2010

0

Borsada 27 ayın en yüksek seviyesini getiren yükselişin kaynağı olarak yabancı yatırımcılar gösteriliyor. Kulislerde bu yükselişin kaynağı olan alımlara sebep olarak sorunlu Avrupa’dan kaçan paranın güvenli liman olarak Türkiye’yi seçmesi gösteriliyor. Faizlerin dün itibariyle aşağı düşmesi ve aslında dört bankaya gelen yoğun alımlar nedeni ile borsa yükseldi. Bunun üzerine içerdeki faizlerin düşüşü ön plana çıktı. Dışarıya baktığımız zaman Yunanistan faktörü ve Portekiz’in notunun düşürülmesi İspanya, İngiltere ve İtalya’nın bu durumdan etkilenmesi, oradaki paranın Türkiye’ye gelmesini sağladı. Enflasyon ve faiz konusundaki açıklamalar, Asya Borsası’nda bulunan Rusya, Türkiye, Endonezya gibi gelişmekte olan Ülkelerin borsalarında iyileşmeye neden oldu.

İMKB endeksi yakın bir zamanda 58 bin seviyesini Dow Jones’un ise 11.000 – 11.700 seviyelerini test etmesi şu sıralar en güçlü olasılık. Paki bu yükselişlerin arkasındaki ekonomik gerçekler nreler onlara bakalım? 

 

Öte yandan 2010 yılında küresel ekonominin toparlanmaya başlayacağı anlaşılıyor.

OECD 2011′de dünya ticaretinde daha olumlu gelişmeler bekliyor ve bu yıldaki artış hızının yüzde 7,7′ye ulaşacağını öngörüyor. Kaba bir hesapla, bütün bu gelişmeler sonunda 2011 sonunda dünya ticareti 2008 yılı sonundaki düzeyini tutturmuş olacak.

 

OECD, Euro Bölgesinde, 2009 yılında, yüzde 4 oranında GSYH düşüşü olduktan sonra, büyümenin 2010′da oldukça zayıf olarak (yüzde 0,9) başlayacağı, 2011′de ise ancak yüzde 1,7 düzeyine ulaşabileceğini öngörüyor. Euro bölgesi 1997-2006 döneminde ortalama olarak yüzde 2,3 büyümüştü. OECD’nin ABD de büyümeye ilişkin öngörüleri de benzer nitelikte. Ancak ABD’de 2009′daki GSYH düşüş hızı daha düşük: sadece yüzde 2,5. Buna karşılık 2010 ve 2011′de ABD ekonomisinin, Euro Bölgesi’nden daha hızlı büyümesi bekleniyor. OECD’ye göre ABD 2010′da yüzde 2,5 ve 2011′de yüzde 2,8 büyüyecek. Ancak biz Türkiye’nin toparlanmasının 2010’da başlayacağını ve tüm bölgeyi sirküle edeceğini, arkasından sürükleyeceğini düşüyoruz.

 

AVRO’NUN DEĞER KAYBI KRİZDEN ÇIKIŞ İÇİN GEREKLİ

 

Avro çökmez; AB’de aynen yoluna devam eder. Çünkü bütün bu kriz ortaya çıkarmıştır ki; artık çıkış için tek bir yol vardır; o da, daha fazla bütünleşme ve daha fazla küreselleşme. Çünkü ortak para politikasını tamamlayan ortak maliye politikasıdır.

 Dünya Bankası’nın son raporunun “kriz sonrası küresel ekonomi” bölümünde bundan sonrası için, daha fazla regülasyon ve merkezi finans sisteminin daha istikrarlı olması gerektiği vurgusu var. Kriz sırasında, başta merkez ülkeler olmak üzere, alınan önlemlerin etkisinin zayıf olması, bu önlemleri küresel ekonomi çerçevesinde bir araya getirecek ve işlevlendirecek bir yapıcı iradenin olmamasına bağlanıyor. Yunanistan gerçeği ortaya çıkarmıştır ki; artık AB ekonomisi, Yunanistan, İspanya, Fransa falan değildir, AB bir bütündür. Ve AB ekonomisinin tekleyen, arkada kalan ekonomileri mecburen merkez ülkeler tarafından toparlanacaktır. Yunanistan’ın IMF’si artık AB’dir. Aynı şey İspanya ve Portekiz için de geçerli.

G-20’nin inisiyatifinin ve kurumsallaşmasının gecikmesinin bir sorun olduğu ve Çin- Hindistan gibi, kriz dönemlerinde hızlı büyüyen ekonomilerin merkezi regülâsyona entegre olmaları ve yalnız ihracata dönük değil, iç pazara dönük bir büyümeyi öne çıkarmaları gerektiği artık IMF ve Dünya Bankası’nın resmi görüşü. Küresel yönetişimin gerekliliği ve kaçınılmaz oluşu artık ortada.

Dünya Bankası ve IMF daha fazla düzenleme ve güçlü ama istikrarlı bir finansal sistem üzerinde duruyorlar ama bu düzenleme ve istikrar, kesinlikle korumacılık duvarıyla bölünmüş ve herkesin kendi bacağından asıldığı bir dünya ekonomisini anlatmıyor. Tam aksine düzenlemelerin yeni ve daha fazla küreselleşme sayesinde olacağına dair vurgu çok güçlü.  

 

BUNDAN SONRA NE OLACAK?

 

Bundan sonrası çok açık artık; avro değer kaybedecek ama tabii ki ortadan kalmayacak. İspanya gibi dinamizmini kaybetmiş ekonomiler AB dinamiğine daha fazla yanaşacaklar.

 Bu ekonomiler bir yoksullaşma süreci yaşayacak ama içe kapanmayacaklar. Doğu Batı’nın yerini yavaş yavaş alacak. Bu sürece girdik.

 Burada Çin anahtar ülke, İspanya gibiler için avronun düşmesi yeterli değil. Çin’in de parasının değerini yükseltmesi gerekir. Bu aynı zamanda Obama’nın ABD’li hane halklarına daha az harcayın biz artık karşılıksız dolar basmayacağız demesi ile eş anlamı ve eş zamanlı bir durum. Ama bunun için en erken tarih 2012. Dolar çok güçlenmeyecek ama dolardaki gerileme duracak. Başta TL olmak üzere, yerel güçlü paralar revaçta olacak. Şu sıralar faizlerin hızlı atacağını söyleyemeyiz ancak başta faiz olmak üzere, kurlardaki fiyatların gerçek sevilerine gelmesini beklerken küresel enflasyon tehlikesi hep kapımızda olacak. Birde şu gerçek var; ABD hazine kağıtları dahil likit paranın şu sıralar gideceği yer yok. Bu Türkiye için önemli bir avantaj.

 

TÜRKİYE NİYE AVANTAJLI?

 

Türkiye’nin kısa vadede sorun yaratacak ve kısa vadede çözülecek ekonomik sorunları yok. Bütçe umulandan iyi sonuçlar veriyor, kur dengesi ve cari açık sürdürülebilir durumda. İhracat Avrupa’daki krize rağmen artıyor. Ekonominin ancak uzun vadede çözülecek, işsizlik, gelir dağılımı dengesizliği, bölgesel eşitsizlik gibi sorunları ise maalesef giderek alıştığımız yapısal sorunlar. Hükümet, IMF gölgesinden de kurtulduğuna göre, bu sorunlara artık eğilmek ve yapısal reform gerektiren bu sorunları, tıpkı Anayasa değişikliği gibi gündeme getirmek zorunda. Merkez Bankası’nın son açıklamasında, enflasyon ile ilgili, ancak yılın son çeyreğinden itibaren düşüş eğilimine gireceği vurgusu vardı. Demek ki Merkez Bankası önümüzdeki aylarda, ekonomide bir hareketlenme ve buna bağlı fiyat dalgalanmaları öngörüyor. Bu hem iyi hem de kötü haber. İyi olması yeniden büyümeye geçileceği ve piyasalarda paranın dolaşmaya başlaması…  Ancak işin kötü yanı da bu hareketlenmeyle birlikte cari açığın ve enflasyonun artmaya başlayacak olması. Bu durum faizlerin de yükselmeye başlamasına yol açabilir. İşte bunun için, Türkiye seçim havasına girmeden, eski hastalıkların hortlamaması için, Hükümet, önlem alıp reformları gündeme getirmeli.

Öte yandan Merkez Bankası’nın enflasyon hedeflemesi programı ve öncelikleri değişmelidir.

Mesela, Merkez Bankası enflasyonun artmaya başlamasına yönelik olarak atacağı ilk adımı, para sıkılaştırması olarak açıklıyor. Bu faizlerin artmaya başlaması demek. Burada Merkez Bankası durgunluk ve enflasyon ikileminde tercihini enflasyonu önlemek doğrultusunda kullanacağını belirtiyor.  MB, enflasyon hedefini gerçekleştirdiğinde başarılı sayılıyor. İşte bu hedef günümüz şartlarında gerçekçi değil. Çünkü bu kriz göstermiştir ki, durgunluk ve bunun sonucunda hızla artmaya başlayan işsizlik çok daha önemli ekonomik ve sosyal sorunlar doğurmaktadır. Burada Merkez Bankası’nın fiyat istikrarı dışında, istihdamı sağlayıcı para politikalarını öne çıkarmak gibi bir amacı da olmalıdır. Örneğin Amerikan Merkez Bankası (FED) bunu gözetmektedir.

Hükümet Merkez Bankası’nın işlevi ve görevini yeniden tanımlayacak bir reformu süratle yapmalı, istihdam sağlayacak, örneğin makine sektörü gibi sektörleri desteklemeli, banka sistemi ve reel sektör arasındaki ilişkileri yeniden düzenleyecek reformları gündeme getirmelidir.  Ayrıca toplumun tüm kesimlerini kapsayacak bir vergi düzenlemesi getirerek gelir idaresini yeniden yapılandırmalı ve doğrudan vergi gelirlerini artırmalıdır. Dolaylı vergilerin oranı kesinlikle AB ülkeleri seviyesine düşmelidir. Başlayan Sosyal Güvenlik reformu devam ettirilmeli, sosyal güvenlik sisteminde kaynak sağlayacak önlemler devreye girmelidir. Eximbank’ın yeni dönemin ihtiyaçlarına göre yenirden yapılanması kaçınılmazdır.  İhracat finansmanı için Eximbank uzun vadeli tahvil ihraç etmeli ve bu kaynak ihracatçının finansmanı için kullanılmalı, bunun dışında Ulusal Ortak Satın Alma Fonu oluşturulmalıdır. Bu, Çin gibi, küresel piyasalardan, yoğun emtia alımı yapan ülkelerle ihracat rekabeti için gerekli bir girişimdir.  

Türkiye’nin 2010 ve sonrasında küresel ekonominin yeni çekim ve yatırım merkezi olması bu adımlarla ve demokrasinin sağlayacağı siyasi istikrarla olacaktır.  

 Bu arada Hükümetin Anayasa değişimi konusunda kararlılığı ve kendine güveni, muhalefetin durumu ve çözümsüzlüğü 2011’de tek başına yeni bir AKP iktidarını hem ortaya çıkartıyor hem de piyasalar için kaçınılmaz kılıyor.   

 

        

 

 

 

 

Write a comment