SON BÜYÜME RAKAMLARI VE EKONOMİDE YAPILMASI GEREKENLER HAKKINDA
Posted by ertemcemil132 | Posted in Türkiye Yazıları | Posted on 31-03-2010
0
2009 büyümesi belli oldu. Son çeyrekteki yüzde 6’lık büyüme,beklentilerin üstünde.
Bu büyüme aslında bize 2010’u anlatıyor. 2010’un ilk çeyreğinden başlamak üzere, büyüme temposu kriz öncesine dönecektir. 2009’un son çeyreğindeki büyümeyi, sadece tarımdaki iyileşme ve kamu harcamalarındaki artışa bağlayanlar yanılıyor. 2009’un son çeyreği ayna zamanda sanayideki kıpırdanmanın başladığı, ciro ve sipariş endekslerindeki artışların gözlemlendiği bir dönem olmuştur. Örneğin Sanayi Üretim Endeksi, 2009 yılı Ekim ayında bir önceki yılın Ekim ayına göre % 6,5 artarak 117,9 olarak gerçekleşmişti. Bu büyümenin başladığını ve 2010 ikinci çeyrekten sonra da giderek artacağını bize göstermişti. Aylık bazda ise 2009 Eylül ayından Ekim ayına yüzde 13,7’lik çok güçlü bir artış görülmektedir.
Bu artışta kriz etkisiyle geçen yıl Ekim ayında sanayi üretiminde görülen büyük gerilemenin payı, diğer bir ifadeyle baz etkisi unutulmamalıdır.
Takvim ve mevsim etkilerinden arındırılarak tekrar tahmin edildiğinde, Sanayi Üretim Endeksi 2009- Eylül’den Ekim’e aylık bazda yüzde 2,9 artarak 104,9’dan 108 seviyesine yükselmiştir.
Bu artış, sanayide Nisan 2009’da başlayan canlanmadan bu yana görülen en yüksek aylık büyümedir.
Dolayısıyla 2009’un son çeyreğinde görülen büyümenin, ağırlıkla sanayi kaynaklı olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Sanayideki bu çıkışı tabii ki tarımdaki iyileşme, devlet harcamaları desteklemiştir.
Bu dönemde ihracat kurdaki dezavantaja rağmen artış eğilimine girmiş, dayanıklı tüketim malları satışlarında artış gözlemlenirken sermaye malı yatırımları da 2009’un son aylarında artma eğilimine girmiştir. Bunun dışında Türkiye’ye yabancı girişleri de 2009’un son aylarında ve 2010’un ilk ayında gözükmeye başlamıştır. Devletin tüketim harcamalarının yüzde 17, 9 artması para politikası ile uyumlu olmayan bir maliye politikası çerçevesi gibi gözükse de, bütçe rakamları ve kamu borç yükü, kamunun enflasyon yaratıcı bir harcama eğilimi içinde olmadığını bize göstermektedir. Yine son çeyrekte maaş ve ücretlerde yüzde 1,8 artış olurken tüketim harcamalarında yüzde 4,4 lük bir artış meydana gelmiştir. Bu bize tüketici güveninin artmakta olduğunu gösterirken, kriz nedeniyle ertelenen tüketim harcamalarının yavaş yavaş artmakta olduğunu da anlatmaktadır.
Nitekim 2010 yılı Ocak ayında 79,24 olan Tüketici Güven Endeksi, Şubat ayında Ocak ayına göre %3,30 oranında artarak 81,85 değerine yükselmiştir.
Yine dün TÜİK’in yayınladığı sanayi ciro ve sipariş endeksi de, 2010 yılı Ocak ayında, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 11,7 artış göstermiştir. Siparişlerde ve dolayısıyla cirolarda bu birebir artış önemli bir düzelme işareti. Ayrıca dayanıklı tüketim malı imalatında, yüzde 31 ciro artışı görülmektedir. Dayanıklı tüketim malı cirolarında artış iç ve dış talebin hareketlendiği anlamına gelmektedir. Ayrıca sermaye malları grubunda da, geçen seneye göre, yüzde 18 artış gözlemlenmektedir. Bütün bu veriler Türkiye’nin krizden çıkma doğrultusunda yavaş ama kararlı adımlar attığını göstermektedir.
Bütün bunlara bağlı olarak, Türkiye ekonomisi için 2010 yılı gerçek manada hızlı büyüme sürecine geçiş anlamına gelmektedir. Eğer bugünkü trendler devam ederse, 2010’un son çeyreğinde yıllık büyüme %9 civarında gerçekleşecektir. Yine aynı yıl yatırım harcamalar %18’in üstünde büyürken İthalat hız kazanarak %26’lık bir büyüme ihracat ise bir önceki yılla benzer şekilde %14’lük bir büyüme sergileyecektir. 2010 yılı dördüncü çeyreğinden itibaren Türkiye ekonomisi yeniden cari açık vermeye başlayacaktır. Bu dönemde TL. nın değeri %7’nin üzerinde artacaktır. İşte bu noktada yapısal reformların devreye girmiş olması gerekir ki; ihracatımız kura ve dışarıdaki canlanmaya bağlı olarak değil, sürdürülebilir olarak artsın. Bunun için OSB’lerin yeniden düzenlenmesi bölgesel teşviklerin yanı sıra ağırlıklı olarak Sektörel teşvik sisteminin devreye girmesi ve öncü sektörlerin desteklenmesi gerekir.
2011 yılının Türkiye’nin normal büyüme trendlerine döndüğü yıl olması beklenmektedir. Yatırımlarda ve dış ticaret hacminde bir yavaşlama sözkononusu olmakla birlikte, Türkiye Ekonomisi’nin Achilleus Topuğu olan Cari Hesap’ta yüksek açıklar vermemek ve yeni kırılganlıklar yaratmamak için daha dengeli büyümemeniz gerekmektedir. Ancak yine de Türkiye’nin kriz sonrası yapısal sorunlarını işaret ettiğimiz paralelde çözmesi halinde bir cari açık sorunuyla karşılaşacağını sanmıyoruz.
2011 yılında bu öngörünün geçerli olması için Gerek Maliye, gerekse Para Politikasının incelikle uygulanması gerekmektedir. Türkiye’nin bir sonraki bölümde incelenecek Bütçe Durumundaki hassas durumda dikkate alınırsa, Kamu Harcamalarının 2010 yılında reel olarak enflasyonun yaklaşık %2 üzerinde ve 2011 yılında %6 üzerinde arttırılması uygun olacaktır. Parasal Genişleme hedefi de 2010 yılında reel olarak %4,5 ve 2011 yılında da %10 civarında belirlenmelidir.
Büyümenin temel dinamikleri
Bir kere, 2010-2012 arasında Türkiye’ye yalnız körfez ve Suudi kaynaklı sermaye akışının ortalama 50 milyar dolar civarında olacağı tahmin ediliyor. Bugün yalnız bir fonun, Türkiye üzerinde, yaklaşık 20 milyar dolarlık projeksiyonu var. Bunun dışında Avrupa’da özellikle makine sanayiinde birçok marka Türkiye’ye yatırım yapacak. Çünkü Avrupa, krizden çıkmak için Amerika’nın ikinci savaştan sonra yaptığını yapmak durumunda. Yani bütün kıtada ileri teknolojiye dayanan yeni ekonomiyi merkeze alıp, bunun dışındaki sanayiyi uygun ölçek ve dışsallığın olduğu “çevre”ye dağıtmak zorunda. Bütün bu süreçte iki geliştirici dinamiğe tanık olacağız. Birincisi, Türk sanayicisi, birçok Avrupa markasını satın alarak, dünyaya ihracatını markalaşma üzerinden de arttıracak. İkincisi ise, küresel birçok markanın Türkiye’de, makine ve ileri teknoloji içeren sektörlere doğrudan yatırım yapması. Bu iki dinamik birleşerek Türkiye’nin hem doğusuna hem de batısına yönelik ihracatını geometrik olarak arttıracak. Hemen bir örnek verelim; ekonomide en önemli sektör hangisidir? Bu soruya Marksist iktisatçılar bir kerede yanıt verir: Üretim araçlarını üreten sektör, yani ilk önce makine yapan makineler; sonra da kesim iki, başka deyişle tüketim mallarını üretecek makineleri yapan sektörler.
Irak Harekâtı, Bosna ve Azerbaycan Savaşları, Meksika, Arjantin, Asya ve Rusya krizleri, dış istikrarsızlık, savaş, kifayetsiz koalisyon hükümetlerinin iktidarsızlığı ile örülü ve de 1994, 1999- 2001 krizleriyle de iç istikrarsızlığa sahne olan bir dönemde makine sanayii ihracatını yıllık yüzde 22,43 oranında büyütmüştür. Öte yandan, 2002 Ocak – 2008 Aralık ayları arasındaki dönemde ise makine sanayii ihracatı yıllık ortalama olarak yüzde 29,71 oranında büyümüştür. Şimdi bu büyüme, hem doğrudan yabancı yatırımlar çerçevesinde hem de sanayinin kendi iç dinamikleri çerçevesinde olmuştur. Avrupa makine sanayii artık Türkiye üzerinden Doğu pazarlarını denetleyebilir. Bunun için hem Avrupa markaları Türkiye’ye gelecektir hem de Türk markaları Avrupa’dan şirket ve marka satın alacaktır. Bu açıdan 2023 yılına kadar olan süreçte yalnız makine sanayiinin minimum ihracatı 150 milyar dolar sınırına dayanacaktır.
Öte yandan Avrupa’da ki krize rağmen, 2010 yılında küresel ekonominin toparlanmaya başlayacağı anlaşılıyor.
OECD 2011′de dünya ticaretinde daha olumlu gelişmeler bekliyor ve bu yıldaki artış hızının yüzde 7,7′ye ulaşacağını öngörüyor. Kaba bir hesapla, bütün bu gelişmeler sonunda 2011 sonunda dünya ticareti 2008 yılı sonundaki düzeyini tutturmuş olacak.
OECD, Euro Bölgesinde, 2009 yılında, yüzde 4 oranında GSYH düşüşü olduktan sonra, büyümenin 2010′da oldukça zayıf olarak (yüzde 0,9) başlayacağı, 2011′de ise ancak yüzde 1,7 düzeyine ulaşabileceğini öngörüyor. Euro bölgesi 1997-2006 döneminde ortalama olarak yüzde 2,3 büyümüştü. OECD’nin ABD de büyümeye ilişkin öngörüleri de benzer nitelikte. Ancak ABD’de 2009′daki GSYH düşüş hızı daha düşük: sadece yüzde 2,5. Buna karşılık 2010 ve 2011′de ABD ekonomisinin, Euro Bölgesi’nden daha hızlı büyümesi bekleniyor. OECD’ye göre ABD 2010′da yüzde 2,5 ve 2011′de yüzde 2,8 büyüyecek. Ancak biz Türkiye’nin toparlanmasının 2010’da başlayacağını ve tüm bölgeyi sirküle edeceğini, arkasından sürükleyeceğini düşüyoruz. Bu cümleden olmak üzere, dünyada teknoloji alanındaki değişimler temel kontrol sanayilerinin hızla dönüşmekte olduğunu bize gösteriyor.
Dünyada teknoloji alanında önemli gelişmeler oluyor.
Dünya Ekonomik Forumu’nun, ‘Dünya Bilişim Teknolojileri” raporu bize inovasyon alanında gelişmekte olan ülkelerin çok hızla gelişmiş dünyayı yakalamakta olduğunu gösteriyor. Özellikle, Çin, Singapur, G.Kore, Hong-Kong, Malezya, Hindistan teknoloji üretiminde son on yıldır sıçrayarak ilerliyor. Bu alanda inovasyon ve teknoloji üreten birçok marka ise bu ülkelerin denetiminde Ar-Ge yatırımlarını yapıyor ya da bu ülkelerin eline geçiyor. Bir çok küresel şirket, Ar-Ge merkezlerini yine bu ülkelerde kuruyorlar. Bu olağanüstü ve yeni bir dünyayı anlatan gelişmeden Türkiye uzak değil. Ancak Türkiye’nin bu fırsatı, başta makine sektörü olmak üzere, kullanması gerekiyor. Tamam, Dünya Ekonomik Forumu’nun raporunda görüldüğü gibi, teknoloji üretimi Batı’dan Doğu’ya kayıyor ama bu kendiliğinden bir süreç de değil. Bu alanda hamle yapan yukarıdaki ülkeler bütünlüklü bir sanayi politikası, dışa açılma ve yenilikçi rekabet stratejileri geliştirdiler. Türkiye bütün bu değişimin tam ortasında olmasına rağmen, şimdiye değin bu değişimi adeta eliyle itti. Ancak bu kriz ortaya çıkarıyor ki, Türkiye siyasi istikrar ve bütünlüklü bir sanayi politikasıyla beraber ekonomi politikalarında doğru tercihler yaparsa henüz treni kaçırmış değil.
Para Politikalarında temel makas değişikliği hakkında
Enflasyon Hedeflemesi Programından vazgeçilmelidir. Bunun sebebi sadece kriz değil aynı zamanda bu programın kur rejimi ile çelişmesidir. Enflasyon Hedeflemesi programı kısa vadeli faiz hedeflemesi ile yürütülmektedir. Dalgalı Döviz Kuru Rejimi’nde ise hem kur ve faizler piyasada belirlenmekte, yani Merkez Bankası hiçbir müdahalede bulunmamakta, hem de aktif para politikası tek geçerli politika aracı olmaktadır. Eğer M.B. faiz hedeflemesine yönelmişse hem dolaylı yoldan kuru da sabitlemiş olacak hem de elindeki tek nüdahale aracı aktif para politikasından vaz geçmiş olacaktır. Bunun yerine kur rejimi aynen kalmakla birlikte Merkez Bankası bir Parasal Hedefleme Programı uygulamalıdır.
Bir Parasal Hedefleme Programı ile kastedilen Merkez Bankası’nın kur veya faiz üzerinde belirleyici rolünden vazgeçerek, dalgalı döviz kuru sisteminin sağladığı en etkili politika aracı olan aktif para politikasını kullanmasıdır. Burada, özellikle Bütçe Açığının finansmanı çok önemli bir noktayı teşkil etmektedir. 2009 yılının ilk altı ayı itibariyle gözlenen olgu, vergi gelirlerindeki düşüşten kaynaklanan bütçe açığı borçlanma yoluyla finanse edilmekte, bu da, ödünç verilebilir fonlar arzını düşürmekte, faizler yatırımların beklenen getirisinin üzerine çıkmakta ve yatırım azalmaktadır. Bu olgu, makro iktisatta çokça referans verilen Dışlama Etkisi’dir. Dışlama Etkisinin ortadan kaldıracak bir uygulama Hazine’nin tahvil ve bonoları doğrudan T.C. Merkez Bankası’na satmasıdır. Bugün birçok iktisatçı tarafından demode görülen bütçe açığının Merkez Bankası tarafından finansmanının en büyük maliyeti olası yüksek enflasyondur. Ancak, içinde bulunduğumuz kriz şartlarında enflasyon değil deflasyon tehlikesi vardır. Bu durumda, ekonominin krizden çıkışı yatırımlardaki artışa bağlıyken, dışlama etkisini yaratan borçlanma politikası uygulamak krizi daha da derinleştirecektir. Önerimiz, krizde dengeler yerine oturana kadar bütçe açığının belli bir kısmının Merkez Bankası kaynaklarınca finanse edilmesidir; kaldı ki bir enflasyon tehlikesi de hali hazırda mevcut bulunmamaktadır.
Bundan önce, özellikle 2000 yılındaki sabit kur rejimi ile birlikte uygulanan istikrar programına kadar, T.C. Merkez Bankası parasal hedefleme programları uygulamaktaydı. Ancak, bu programlarda uygulanan kur rejimi “kirli dalgalanma” rejimi olarak adlandırılmaktadır. Buna göre, T.C. Merkez Bankası 1990’lı yıllar boyunca, fiyat istikrarını sağlamak amacıyla dar anlamlı para arzını kısa ve orta dönemli gösterge hedefler doğrultusunda yönlendirirken, kurun da aylık belirlenen maksimum ve minimum değerler arasında dalgalanmasına müsaade etmekteydi. Eğer kur bu bandın dışına çıkma eğilimi gösterirse Merkez Bankası müdahale ediyordu. Merkez Bankası’nın bir politika uygularken iki veya daha fazla ve bazı durumlarda birbiriyle çelişen salınımlar sergileyen iktisadi değişkenleri gösterge hedefi olarak seçmesi Merkez Bankası’nın politika uygulamasının etkinliğini azaltan bir unsurdur. Yani, kur politikası ve para politikası belli koşullar altında birbiriyle çelişmekteydi. Tıpkı bugün olduğu gibi.
Nobel İktisat ödüllü iktisatçı Robert Mundell’ın iktisat yazınına kazandırdığı Mundell Flemming modelinin temel argümanlarından yola çıkılarak elde edilen sonuçlara göre dalgalı kur rejiminin işlemesi için olmazsa olmaz iki koşul vardır:
Kurların piyasada belirlenmesi; faizlerin piyasada belirlenmesi.
Eğer T.C. Merkez Bankası kurlar üzerinde belli bir taahhüde girişmez fakat faizleri hem temel politika aracı olarak kullanıp hem de kısa vadeli gösterge olarak tanımlarsa o zaman kurların serbestisi hiçbir anlam ifade etmez. Dalgalı kur rejiminin çalışma mekanizması, sermaye hareketlerinin iç ve dış piyasa faiz oranları arasındaki farka göre belirlenmesine ve dolayısıyla oluşabilecek döviz arz veya talep fazlalarının kurlardaki dengeye intibakla düzeltileceği varsayımına dayanmaktadır. Dolayısıyla hem kur hem de faizin serbestçe piyasada belirlendiği bu düzende iç faizler dış dünya faiz haddi + ülke riski + devalüasyon beklentisi toplamına eşit olacakken, kurlar da cari dengeyi sağlayacak düzeye intibak edecektir. Böyle bir durumda dalgalı kur rejiminin en temel iki sonucuna ulaşılmaktadır:
(i) Merkez Bankasının aktif para politikası milli gelir üzerinde tam etkindir, (ii) milli gelir düzeyinde dış şokların etkileri asgariye inmiştir.
Mevcut enflasyon hedeflemesi programı temelde nihai hedef olarak önceden belirlenmiş enflasyon haddini almaktadır. Bu amaçla hem kısa vadeli gösterge olarak hem de temel politika aracı olarak Merkez Bankası kısa vadeli faiz oranlarını kullanmaktadır. En kritik nokta ise, Merkez Bankası’nın bu programda görev tanımı içerisinde dış dengeyi sağlamak diye bir ödevinin bulunmamasıdır. Piyasaya bırakıldığı takdirde kendiliğinden kurlarla birlikte dış dengeyi sağlayacak olan faiz oranları Merkez Bankasınca iç fiyat istikrarını sağlamak amacıyla kullanılmaktadır. Hem gösterge hem de politika aracı olduğu için de, parasal genişleme bu belirlenen gösterge faiz hedefine endekslenmiştir. Yani aktif para politikası aracından Merkez Bankası vazgeçmiştir. 5 senedir uygulanan bu program, dış dengeden farklı bir iç faiz dengesi yaratmış ve dış dengeyi sağlayacak kritik faiz haddinin çok üstünde faiz değerleri oluşmuştur. Dalgalı döviz kuru uygulamasına rağmen, bu kadar yüksek cari açık vermemizin sebebi uygulanan Enflasyon Hedeflemesi programı ile Dalgalı Kur Rejiminin çelişmesidir. Doğal olarak, bu durum, ekonomiyi dış şoklara aşırı hassas hale getirmiştir.
Enflasyon Hedeflemesinden Parasal Hedeflemeye Geçiş Süreci
Enflasyon Hedeflemesinden Parasal Hedeflemeye ani bir kararla geçilmesinde sakınılmalıdır. Çünkü bu şok etkisi, hem piyasa aktörlerinin duruma hazırlıksız yakalanmasına neden olacak hem de Merkez Bankası’nın güvenilirliğine gölge düşürecektir. Hatta enflasyon hedeflemesinden vazgeçtiğimizin deklare edilmesine bile gerek yoktur. İlk etapta yapılacak işlem belli aralıklarla dış dengeyi sağlayacak kritik faiz hedefi doğrultusunda düzenli faiz indirimlerinin gerçekleşmesidir. Bununla birlikte, eşgüdüm içerisinde olarak maliye politikası gevşetilmelidir. Bu işlem vergi indiriminden daha çok kamu harcamalarının – hususiyetle altyapı harcamaları ve sosyal hizmetler alanlarında yapılacak kamu harcamalarının – arttırılması şeklinde gerçekleştirilmelidir. Para politikasının serbestleştirilmesi amacıyla faiz indirimleri en geç Ocak 2010’a kadar tamamlanmalıdır. Yine Mart 2010’a kadar borçlanma politikası gevşetilmeli ve Bütçe açığı belli oranlarda Merkez Bankası kaynaklarınca karşılanmalıdır.
Bundan sonra ikinci aşamada, Merkez Bankası faiz oranının gösterge niteliğini kaldırdığını ilan eder ve mevcut şartlarda enflasyon hedeflemesi politikasının kısa vadeli göstergesini önceden kararlaştırmış olduğu bir para arzı tanımı olarak revize eder. Geçiş süreci ve krizin etkilerinin yaygınlaşması, böylesi bir değişime kamuoyunu hazırlayacağı için de beklentiler üzerinde bir şok etkisi oluşmayacaktır. Parasal Hedefleme açısından gösterge Para Arzı Tanımının seçimi kritiktir. Burada dar anlamlı bir tanımın seçimi Merkez Bankası’nın kontrolünü arttırmasına rağmen milli gelir bileşenleri ile para arzının ilişkisi çok yüzeysel olacaktır. Ancak, geniş anlamlı bir tanımın seçilmesi ise Merkez Bankasının parasal kontrolünü azaltacaktır. Bu ikilemi aşmak için, Merkez Bankası, dar anlamlı bir para arzını, örneğin M1’i politika aracı olarak kullanıp, kısa vadeli gösterge hedef olarak da geniş anlamlı bir para arzını, örneğin M2Y, yerleştirmelidir.
Üçüncü aşamada ise, dünyada gerçekleşmesi muhtemel olan deflasyon sürecine de bağlı olarak, Merkez Bankası nihai hedef olan Enflasyon Hedefini kaldırdığını ve bundan böyle Milli Gelir bileşenlerinden birisini nihai hedef olarak tanımladığını deklare eder. Burada bizim önerimiz, GSYİH’nın sabit fiyatlarla değerindeki yılsonu bazıyla yıllık büyümesinin hedeflenmesidir. Bu nihai aşama, istikrar programı ile kur rejimi arasındaki çelişkinin de sonlanmasına neden olacaktır.
Parasal Hedefleme Programının Temel Sütunları
Parasal Hedeflemeye örtülü olarak geçiş süreci Ocak 2010’a kadar sürebilir. Parasal Hedefleme programında nihai hedef olarak GSYİH’da reel büyümenin olduğunun ilanı da Haziran 2010’da gerçekleşecek şekilde takvimlendirilmelidir.
Programda geçiş döneminde temel politika aracı düzenli aralıklarla indirilecek kısa vadeli faiz hadleri iken 2010 Martından itibaren faizler serbest bırakılıp temel para politikası aracı olarak M1 tanımlanacaktır. Yani, MB Bankalar arası Para Piyasası’na Müdahale etmeyecektir.
Mart 2010’dan itibaren programın ara gösterge hedefi M2Y olarak ilan edilmelidir. Bu sayede para politikası aracı ile programın ara gösterge hedefi birbirinden ayrılacaktır.
Haziran 2010’dan itibaren ise Merkez Bankası nihai hedefini GSYİH’nın yıllık büyümesi olarak kamuoyuna duyuracaktır.
Mart 2010’dan itibaren kur rejimi gerçek anlamda “dalgalı kur rejimi” haline gelecek ve Merkez Bankası’nın herhangi bir kur veya faiz taahhüdü bulunmayacaktır. Bugünkü dış konjonktürden kaynaklanan kriz ortamında, ekonominin dış şoklara hassasiyetinin en aza indirilmesi için dalgalı kur rejiminin sağlayacağı avantajlardan 2010’un 2. yarısından itibaren istifade edilecektir. Genişlemeci Maliye Politikası ile birlikte parasal hedefleme 2010’un 2. Yarısından itibaren ekonomideki daralmacı eğilimleri ortadan kaldıracaktır.
Banka sisteminin yeniden kredi verebilir hale gelmesi için bu konuda gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı ve yüksek sermaye yeterlilik oranı ile çalışan Türk bankalarının dezavantajlı durumu ortadan kaldırılmalıdır.
Teknoloji ve yeni sermaye malları üretiminde yapılması gerekenler
Türkiye’nin Ar-Ge ye ayırdığı pay milli gelire oranla % 0,7 seviyesindedir. Bu oran Çin’de 4,3 Japonya’da 3,5 seviyesindedir. Bu oranın hızla % 2 ler seviyesine çıkarmak öncelikli politika olmalıdır. Öncü sektörlerde, kayıt dışına önleyecek ve optimal ölçeği geliştirecek yeni bir teşvik sistemi geliştirilmelidir.
Eximbank kaynakları çok yetersizdir. Hızla güçlendirilmeli, TCMB ile stratejik iş birlikleri yaratılarak yeni enstrümanlar geliştirilmelidir. Özellikle dış ticarete yönelik finansal enstrümanların işlem göreceği piyasa oluşturulmalı, her türlü kontrat likiditeye dönüştürülebilmelidir. Ödeme ve sigorta sistemleri çeşitlendirilmelidir. Yerel paralarla komşu ülkelerin MB larında açılacak karşılıklı hesaplarla ticaret yapılabilmelidir.
Yeni teknolojilerde BİT, nanoteknoloji, biyoteknoloji, genetik, enerji, makine, çevre teknolojileri ile gıda sektörleri önceliklidir.
BİT alanındaki gelişmeler servis sektörünün rekabetçi yapısını güçlendirecektir.
Açık İnovasyon, açık bilim, açık ağ yapıları kavramları üzerine çalışmalar yapılması ve bu alanlara teşvik edici yatırımların özendirilmesi önemlidir. Özellikle e-devlet projelerine bu kapsamda bakmak gerekmektedir. (Cemil Ertem, Dündar Demiröz-Rapor-2009)

