TÜRKİYE’DE GÖKKUŞAĞININ İKİ GÜÇLÜ RENGİ

Posted by ertemcemil132 | Posted in aktüel dergisi yazıları | Posted on 11-03-2010

0

  Türkiye geçen ay Şakir Eczacıbaşı’nı kaybetti. Hani hep denir ya; “bizde de burjuva mı var canım, burjuva dediğin sanattan anlamalı, hatta sanatın bir dalını icra edebilmeli, bizdekiler parayı bulunca şehre göçmüş kasabalı toprak zenginleri”  Eh, ne demeli bir zamanlar yerli yersiz dillerden düşmeyen bu “saptamanın” tabii ki dışında, aykırı bir örnekti Şakir Eczacıbaşı. Ama burjuva olmak sadece sanattan, bilimden, politikadan anlayacak kadar eğitimli olmayı ve gerekli kültür birikimini içselleştirmeyi mi gerektirir sadece.

Burjuva, her şey den önce bir sınıfın adı. Devrim yapan bir sınıfın. Bu anlamda burjuva politiktir. Burjuva, kendi sınıfının nefes alamayacağı bir ortamda yaşayamaz. Eğer yaşarsa özünü, yani sınıfsal özelliklerini kaybeder. Bırakın sanat gibi “ince” zevkleri ve faaliyetleri olmasını, ekonomik olarak var olamaz. Yani yatırım yapamaz, iş kuramaz ve yok olur.

Ya da Türkiye’de olduğu gibi yağmacı bir devletçi anmayışın bir parçası olarak, burjuva değil ama egemen yoz bir zengine dönüşerek yaşamını sürdürür.

 

Türkiye’de demokrat olmak

 

 Bu zenginlerin Türkiye’de hiçbir zaman burjuva demokrasisi gibi bir kaygıları olmamıştır. Tam aksine zenginliklerini ve devlete bağlı yağmayı sürdürebilmek için demokrasi düşmanı olmuşlardır. İşte Şakir Eczacıbaşı, burjuva olmanın,  ki sahici olan da budur, farkında olan ve bunun sonuna kadar gereğini yerine getiren bir aydın ve sanatçıydı. Ama o, sanatçı ve aydın kimliğinden önce bir burjuvaydı. Bundan dolayı da politikti. Politik duruşu da tam anlamıyla liberal ve demokrat bir çizgiye oturuyordu. Hatta bu çizginin militan bir savunucusu ve aktivistiydi. Darbelere karşıydı. Darbelerin karşısında cesurca durdu. Çünkü kimliği ve özü bunu gerektiriyordu. Bu kimlik, İstanbul ve Sanat Vakfı’nı ona kurdurttu. Ama ondan önce, Sinematek 12 Mart darbesinde Yılmaz Güney’in Umut filmini Şakir Eczacıbaşı sayesinde gösterecekti.

 

Sonra İstanbul Film Festivali, bu toplumun 12 Eylül cenderesinden çıkmaya çalışırken nefes almasını sağlayan bir oksijen deposuydu sanki. Türkiye’de işadamları ancak şimdilerde “darbe yapmayı vatana ihanet sayıyor; oysa o, 12 Eylül’e Türkiyeli bir işadamı gibi değil, demokrat bir sanatçı gibi karşı çıktı. Şimdi ve bundan sonra Türkiye Şakir Eczacıbaşı’nın değerini ve önemini daha fazla anlayacak. Şakir Eczacıbaşı’nın sanatçı kimliği ve sanata verdiği destekle anılması bu anlamda çok eksik. Şakir Eczacıbaşı gibiler esas olarak Türkiye’de demokrat kimlikleriyle anılmalıdırlar.

 

“Ben liberal ve demokratım evladım”

 

Tıpkı Cemil Meriç gibi. Şimdi nereden çıktı demeyin, Şakir Eczacıbaşı hakkında bunları yazarken Cemil Meriç’in de, bu yönüyle, onunla aynı akıbete uğradığını düşündüm.

Cemil Meriç, kendisi ile yapılan bir söyleşide; “sizin için demokrat diyebilir miyiz” sorusunu “ elbette evladım; gerçek demokratım. Liberal ve demokratım” diye yanıtlıyordu. Türkiye’de aydınlar kendilerini demokrat olarak tanımlamamışlardır. Hatta demokrat olmanın gereğini de-çoğu kere- yapmamışlardır. Türkiye’de demokrat olmak, siyasi, dini ve ulusal kimliklerin altında kalmış âdete bu kimlikler tarafından ezilmiştir. Cemil Meriç “evet evladım ben liberal ve demokratım” derken çok önemli bir risk alıyordu. Tıpkı Türkiye’nin dikenli tellerle çevrili olduğu bir dönemde İstanbul Film Festivali gibi bir adımı atan Şakir Eczacıbaşı gibi.

Bir aydın için, ben liberal ve demokratım demek ve bunun gereğini yapmak, sağ ya da sol resmi ideolojiyi reddetmenin cezası çok hızlı olarak yalnızlaştırılmak ve anlaşılamamak cenderesine sokulmak olmuştur bu ülkede. Ben Cemil Meriç’in bu cendere de yıllardır kıvrandığını ve ona dudak büküldüğünü söylersem şaşırmazsınız ama aynı şeyi bir burjuva olarak Şakir Eczacıbaşı için söylersem kabul etmezseniz belki. Ama gerçekten bu Şakir Eczacıbaşı için de böyle olmuştur. Şakir Eczacıbaşı, sanayici ve zengin bir aileden gelmiş olması nedeniyle bu yalnızlığın dışında gibi gözükmüştür ama onunda yaptıklarına yıllardır çelme takılmış, dudak bükülmüş ve gerçek demokrat kimliği adeta sanayici aile kimliğinin altında-kasıtlı olarak- saklanmıştır. İşte bu da dayanılmaz bir yalnızlıktır.     

  İşte bundan dolayı Şakir Eczacıbaşı’nı ananlar en çok onun sanatçı kimliğine ve sanatı destekleyen yanına vurgu yaparken, esas olanı, yani demokrat yanını es geçebiliyorlar.

Eğer Cemil Meriç’de , “evladım ben liberal demokratım” demese muhtemelen muhafazakâr bir düşünür olarak nitelenecek ve tabii bu onun için çok eksik hatta yanlış bir tanımlama olacaktı.

 

Karanlık yıllar ve iki sahici demokrat

 

Cemil Meriç’te tıpkı Şakir Eczacıbaşı gibi, Türkiye’nin içe kapalı, kavruk bir ülke olmaması gerektiğini, kendi özünü koruyarak dünyalı olmasını savunmuştur.

 Çok ilginç ama olması gereken bir rastlantı da Cemil Meriç’i demokrat bir aydın, Şakir Eczacıbaşı’nı da demokrat bir sanat aktivisti yapan ve onu bu yola zorlayan yıllar, bence, 1970’lelirin başıyla 1980’lerin sonuna kadar olan dönemdir.    

Cemil Meriç’in en verimli dönemi 1974-84 arasıdır. 1974’te kadar biriktirdiklerini bu tarihten sonra topluma vermeye başlar. Ta ki felç geçirdiği 1984 yılına kadar.

Türkiye bu tarihler arasında çok zor ve kanlı günlerden geçer. 1974’ten sonra gerginleşen siyasi ortam 1975’ten sonra örtülü bir iç savaşa dönüşür. Türkiye’yi 12 Eylül karanlığına götüren bu yolda Cemil Meriç’in ışığı görünmez. Ama o, 12 Eylül karanlığını aydınlatacak eserlerini bu dönemde yazar ve yayınlar.  

 12 Eylül dönemimde İstanbul Film Festivali dünyadan kopan Türkiye’ye yeniden dünyayı getirecekti. Bu Şakir Eczacıbaşı gibi demokratın işi olabilirdi ancak. Bütün bu çabalar 12 Eylül karanlığına giden yolda ortaya çıkamazdı zaten.  

 Çünkü Türkiye, birbirini boğazlayan bir kısır döngüye girmiş ve hem sağda hem de sol da “resmi” ezberler hâkim kılınmıştı. Sol, soğuk savaşın ezberleri içinde kendini savunmaya çalışırken, kökeninde olan entelektüel derinlikten uzaklaşmış, sağ ise darbe ortamını hazırlayacak ve ona hizmet edecek saldırgan bir kısırlığa mahkûm edilmişti. Bu ortamda ve kanla gelen 12 Eylül, adeta Türkiye’nin bütün birikimlerini bir orta ateşinde yakıp kül etti. İşte hem Şakir Eczacıbaşı hem de Cemil Meriç, 12 Eylül faşizminin orta ateşinde yakıp kül ettiği Türkiye’nin birikimlerini yeniden toparlayan iki demokrat aydındı artık.  

 

Türkiye şu sıralar bir asırdır kendisini cendereye alan tepeden inmeci-Jakoben resmi iktidar ideolojisi aşma doğrultusunda adımlar atıyor. Tam burada, bu noktada ben Şakir Eczacıbaşı’nı yazarken Cemil Meriç’i de hatırladım. Türkiye’nin bugün bir arada yaşamaya yani gökkuşağına ihtiyacı var. Şakir Eczacıbaşı ve Cemil Meriç, çok ayrı yerlerde ama Türkiye’nin geleceğini anlatan gökkuşağının iki güçlü rengiydi.

Write a comment