Türkiye’de sermayenin (yeniden) oluşumu ve birikimi süreçleri
Posted by ertemcemil132 | Posted in aktüel dergisi yazıları, Finans Politik, Türkiye Yazıları | Posted on 07-03-2010
0
Aşağıdaki yazı Forbes dergisinin bu ay hazırlanan “zenginler” dosyası için kaleme alınmıştır. Yazının burada okuyacağınız versiyonu dipnotları ile orijinal halidir. Bu yazının bir değişik şekli de Aktüel dergisinin son sayısında yayınlanmıştır.
Forbes’in bu ay hazırlığı “zenginler” dosyası birçok açıdan hepimize çok önemli ipuçları veriyor. Türkiye’de şu sıralar yapılan tartışmalar ve bunların sonucunda kalkan toz duman biraz sukuta erdiğinde karşılaşacağımız tabloyu bu çalışma ve çalışmanın sonuçları anlatıyor aslında. “En zenginler” ile diğerlerinin arası açılıyor. Ama ne olursa olsun artık o eski zenginler yok. Yani dünyada uzunca bir süredir bilgi teknolojileri ve bilgisayar gibi teknoloji sektörlerinde “sıfırdan” en zenginler listesine girenlerin ağırlığı ortadayken Türkiye bu yeni ve genç zenginlerle tanışmamıştı. Ancak 2008 krizinin getireceği köklü değişim, özellikle Amerika’da görülen yeni zengin neslin, ilkönce kıta Avrupa’sında sonra da Türkiye gibi “gelişmekte olan” ülkelerde “eskileri” hızla geriye iteceğini bize gösteriyor.
Ancak Türkiye’deki değişim, aynı zamanda, siyasi ve sonra de köklü hukuki değişimleri de arkasından sürükleyeceği için, dünyadakinden, çok daha sancılı olacak.
Türkiye’de zenginliğin kaynaklarına baktığımızda tabii ki ilkönce devleti görürüz.
TEVHİD’DEN ULUS DEVLETE
Türkiye’de ulus-devlet inşa sürecinin kilit sözcüğü “tevhid” di. Tevhid, bir kılma, birleştirme, bütünleştirme anlamına geliyordu. Bugünkü deyimle üniter yapının inşası, bütün bu süreci belirleyen ama daha doğru dürüst tamamlanmadan çözülmeye başlayan bir tarihi içerir. Türkiye’de ulus-devletin ve pazarın inşa süreci-yani zenginliğin, meta üretimini sağlayıp sürekliliğini oluşturacak kurumsallaşmayı sağlaması tarihi- Cumhuriyetten çok önce parasal birlik oluşturma iradesi ile başlar. Ulus-devletlerin bu alanda ilk el attıkları konu ülke bütünlüğünde tek para sisteminin kullanımıydı. Türkiye’de de benzer bir politika izlendi. 1844 Tashih-i Ayar girişimiyle parasal birlik süreci başladı. [1] Henüz ulusal pazarın oluşmadığı bir imparatorlukta ulusal para sistemine geçmek kolay değildi. Ancak bu zor süreç sembolik bir iradeyi temsil ediyordu. Osmanlı el yordamıyla da olsa zenginleşmenin finans-kapitalle olacağını, meta üretiminin ve dolaşımının yeni bir çağın temel işlevi olduğunu kavramıştı. Ama bu düşünsel “iradenin” alt yapısı yoktu. Batıdaki gibi bir önceki toplumsal yapının içsel dinamikleriyle doğan yeni bir sınıf ortada yoktu. Yalnızca sezgiler ve “artık böyle olması lazım” diyen bir “devletli” sınıfı vardı. Ama her şeye rağmen bu sistem bir ayakla yürüdü. Sistemi yeniden üretecek, bugünlerin deyimiyle söylersek reel ekonomiye ve onun rasyonalitesine bağlayacak üretici güçleri imparatorluk dinamikleri yaratmamıştı. Yaratamazdı da zaten; dolayısıyla Osmanlı banknotları para işlevi görmedi. Yalnızca, zorunlu hallerde, ticari senet gibi alınıp verildi.
Aslında 1923–30 arası Türk değişiminin üçayağından biri olan liberal-ulusçu sentezin hâkim olduğu, en azından iktisadiyat açısından hâkim olduğu bir ara dönemdir. [2] Ancak bu dönemde Osmanlı’dan kalma politikasızlık sürece hâkim olmuştur. İzmir İktisat Kongresi bu politikasızlık tespitini çok iyi anlatan bulunmaz bir örnektir.
Gerçi Kongre’de konuşulan konular arasında kişisel mülkiyet hakkı, serbest ticaret ve yabancı sermayenin yararları yer almaktadır. Yüzyıllar boyunca kişi mülkiyetini güvenceye almamış olan Osmanlı döneminden ve Birinci Dünya Savaşı’nın yabancı fobisinden sonra bu konulara sıcak yaklaşılmamsı önemli bir dönemeç sayılabilir. Ancak Kongre’ye bütünü ile bakıldığı zaman, bu yorumu abartmamak gerekir; çünkü görüşmelerde, iktisatla ilgili ilgisiz birçok konu ortaya atılmış, fakat strateji denilebilecek bir görüş paketi ortaya çıkmamıştır.” [3] Bunun nedeni çok açıktır; birincisi Türkiye’de batıdaki gibi sermaye birikiminin bütün gereklerini üstlenecek bir zenginlik ve o zenginliğin sahibi olan burjuva sınıfı yoktur; ikincisi devletin batıdan ayrı ve batıya rağmen bir kalkınmayı üstlenecek gücü, yönelimi ve ideolojik seçimi de yoktur. İzmir iktisat Kongresi’nden somut yönelimin çıkmaması 18. yüzyıldan başlamak üzere Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı temel değişimi anlatır aslında. “ 18. ve 19 yüzyıl Osmanlı toplumunun yaşadığı temel değişim, bir bürokratik burjuvazi ile ticaret burjuvazisinin doğuşudur. Bu burjuvazinin göze çarpan özelliği, kaynakları sultanın egemenliğinden ilk kez çekip almasıdır. Kaynaklar iki türlüydü: Birincisi, Batı tipi eğitimle oluşan beşeri kaynak, İkincisi Batıyla ticari ilişki kurmuş olan azınlık tacirlerinin ve önde gelen Batılı güçlerin yasal koruyuculuğu altına girmesiyle zenginleşen ticaret burjuvazisinin serveti. Beşeri kaynak, yani yeni Osmanlılar ve devletliler ile Batı finans kapitalinin temsilcisi finans ve ticaret burjuvazisi ekonomik gücünü kaybeden İmparatorluğunu yapıcı dinamikleri olarak tarih sahnesine çıktılar. [4]
Bu iki grup (bürokrasi ile gayrimüslim ticaret burjuvazisi) birlikte Osmanlı burjuvazisini oluşturabilirlerdi fakat etnik ve dinsel çizgilerin ayrıştığı Osmanlı toplumsal yapısı içinde farklı yerlerde konumlanmalarından ötürü bu parçalı yapı devam etti.”[5]
Osmanlı’da mülkiyetin saraya ait olması imparatorluğun dağılma sürecinde mülkiyetin ve zenginliğin devlet bürokrasisinin inisiyatifine bırakmıştır.
Ancak bürokratik burjuvazi zenginlik yaratan değil, onu ele geçiren ve kollayan bir sınıf olarak bir müddet sonra kendisinin denetleyeceği, yönlendireceği zenginlik yaratan bir sınıfa dayanmak isteyecektir. Bu açıdan “yabancı” ticaret burjuvazisi hiçte güvenilir ittifak değildir.
Osmanlı’da sonra da Cumhuriyet’te , asker ve sivil bürokratik iktidar, ilkönce kendi denetimleri dışında üretim güçlerinin gelişmesine, dolayısıyla sermayenin birikmesine izin vermemiş, bunu engellemiş, daha sonra ise kendi denetiminde ticaret burjuvazisi yaratarak zenginliği istediği ölçülerde ve oranlarda paylaşmıştır. Bu aynı zamanda bugünkü baskıcı devlet geleneğinin ekonomik nedenlerini anlatan bir özelliktir. Bu yapının oluşması ve pekiştirilmesi enflasyon dışında tamamıyla siyasi düzenlemelerle olmuştur.
RANTİYELER VE BURJUVALAR
Türkiye’de asker ve sivil devlet bürokrasisi, başından beri, suyun başını tutmuştur.
Oktay Yenal buna rant devletçiliği der.[6] Devlet ekonominin bir unsuru değil, kendisidir. Yine Yenal bu devletçiliği üçayağa oturtur. Denetleme, rant dağıtma ve enflasyoncu finans ayağı. Denetleme ve rant dağıtma ayakları Osmanlıdan beri devam eden müesseselerdir.
Yani devlet elitleri kendi çıkarları ve refahları doğrultusunda ilkönce kaynakları ve üretimi denetliyor-yönlendiriyor sonra da elde edilen artığı bir rant olarak paylaşıyor. Bu açıdan Osmanlı-Cumhuriyet bürokrasisi aslında devamlılık arz eder. 1950’ye kadar devlet, denetleme ve rant dağıtma ekonomisi ile ayakta durur.
Bu iki ekonomiye 1950’den sonra yeni bir kardeş gelir. Enflasyoncu finans. Aslında enflasyon, yukarıda da anlattığımız gibi, başından beri bir gelir aktarım mekanizması olarak, Türk burjuvazisini yaratma aracı olarak kullanılmıştır. 1950’den sonra Yenal’ın enflasyon vurgusu yapması, ticaret burjuvazisinin bir bölümünün sanayileşmeyi ve zamanın kontrol sanayilerinde uluslar arası sermaye ile işbirliği yaparak öne çıkmaya başlamasıdır.
Bu yapıya Demokrat Parti iktidarı enflasyon yolu ile kaynak aktarmıştır. Bu kesimin uluslar arası sermaye ile birlikte yatırım yapacak gelmesi için Türkiye’de iktidar değişikliği gerekecektir. Yani 27 Mayıs darbesi, Türkiye’de toprağa ve ticarete dayalı zenginlikten sanayiye ve uluslararası ilişkilere dayalı zenginliğe geçişin adımıdır.
Bu adım Koç’ları yaratmıştır. The New-York Times 1970’lerin başlarında Koç Holding’e ilişkin bir yorumunda “ Türkiye’de iş âlemi üç sektöre ayrılmıştır. Devlet sektörü, özel sektör ve Koç sektörü”diye manidar bir yorum yapmıştır. Koç Holding bugün tek başına ülkemizde yerli sermaye birikimi yok tezini çürütmektedir.
Özellikle planlı dönem ve ithal ikameci süreç emek-yoğun bir sermaye birikimini gerektirmiştir.
YENİ LİBERALLEŞME VE ZENGİNLERİ
12 Eylül’le birlikte uygulanan 24 Ocak kararları ve liberalleşme süreci, 1989’da Türk parasını koruma kanununun rafa kaldırılmasıyla, doruk noktasına varmıştır ama Türk banka ve finans sistemi bu radikal değişimi üstlenecek nitelik ve nicelikte değildir henüz.
Hızlı ve ölçüsüz liberalleşme, 1980’li yılların ortalarına kadar yürütülmüş devletçi yağmayı bir başka biçimde sürdürüp kendi yeni zenginlerini yaratmıştır. İhale yasasının ve etiğinin olmadığı bir ülkede herhangi bir orta boy işletmenin satın alması ciddiyetinde bile olmayan özelleştirmeler devletin ve bu dönemin yeni zenginlerini yarattı. 24 Ocakta başlayan süreci, bir çok açıdan, homojen ve kesintisiz olarak niteleyemeyiz. Bu süreç, bütün cumhuriyet boyunca süren devletçi yağma ile harmanlanmış ölçüsüz ve kuralsız bir “liberalleşme” ve kriz sürecidir. Doksanlı yıllarla gelen koalisyon hükümetleri ve özelleştirmeler, banka vurgunları mafya burjuvazisini tam anlamıyla ortaya çıkarmış ve bu kesimin gemi azıya alan iktidarı Doğudaki kirli savaşla, uyuşturucu kaçakçılığı ve korucu ekonomisiyle birleşerek, Cumhuriyet oligarşisinin en kanlı ve en çürümüş yüzünü açığa vurmuştur. 1994 krizi ve onu tamamlayan 2001 krizi bu çürümüş yağma ve finans sermayesini hallaç pamuğu gibi atarken, Türkiye yeni bir döneme adım atıyordu.
ANADOLU GELİYOR
Türkiye’nin geleneksel zenginleri ve aileleri bu süreçten daha da güçlenerek çıkmanın yollarını aradılar. Bu süreçte, Çukurova, Sabancı ve Koç gibi gruplar oldukça radikal adımlar atarak, arkalarından gelen “yeni” zenginlere liderliklerini kaptırmamaya çalıştılar.
Ancak özellikle medya ve banka-finans alanlarında birçok yeni gurup küresel desteklerle ve ortaklıklarla geleneksel sermayenin önüne geçmeyi başardı.
Öte yandan Anadolu’da, özellikle Kayseri, Gaziantep, Denizli, Konya gibi şehirlerde AB’ye hatta gelişmekte olan Asya ve Amerika’ya ihracat yapan, küresel dev markalarla yarışan Türk şirketleri ortaya çıktı. Bu şirketlerin ortaya çıkma ve küresel bir kimlik kazanma süreci ise çok yenidir.
1980’e gelindiğinde imalat sanayiindeki istihdamın yüzde 35’i, katma değerin de yüzde 43,5’i kamu sektöründen kaynaklıydı. Bu zamana değin, Anadolu sermayesi olarak adlandırılan yerel sermayeleri ise sanayide devlet ve büyük sermaye ile girdi-çıktı ilişkilerine girip girmemesine göre gruplandırmak olanaklı görünmektedir. Girdi-çıktı ilişkilerinde iki farklı biçim gözlenebilir: (1) Yerelde üretilen hammaddelerin ilk aşama sınaî işlemden geçirilmesinden sonra gerekli yerlere aktarılması, (2) büyük sermaye veya devlet tarafından üretilen yarı-mamul malların montaj vb. işlemlerden geçirilerek yerel-bölgesel pazara sunumu. Bunların dışında, yerel-bölgesel pazara yönelik olan gıda, dokuma, ağaç ürünleri ile taş-toprağa dayalı sanayi gibi küçük ölçekli, küçük sermayeli, düşük katma değerli geleneksel sanayilerde uzmanlaşmış bir kesimin de yaşam alanı bulabildiği, hatta bunlardan bazılarının ‘orta’ sayılabilecek büyüklüklere eriştiği görülmüştür.
İşte bu işletmelerin birçoğu 1980’den 2001 krizine giden süreçte, yalnız iç pazarı değil, konjonktür gereği, dışarıyı da düşünerek çok önemli adımlar atarak, Türkiye’de geleneksel sermayenin tamamlayıcısı ve bayisi olmaktan çıktılar.
2001 krizini takip eden süreçte, Anadolu’da yapılanan ve çoğu KOBİ ölçülerinde olan bu işletmeler hızla kurumsallaşarak küresel rekabetin ve teknolojinin gereklerini yerine getirmeye başladılar. Özal’la başlayan bu süreç 2001 krizi sonrası ve Ak Parti iktidarları döneminde daha belirginleşerek devam etti. 1950’lerden sonra “resmen” uygulanmaya başlanan ithal ikameci dönemde, Anadolu’nun “zenginleri” İstanbul, İzmir gibi kentlere sanayici olmak için gitmişlerdi. Ancak Özal dönemi sonrası doksanlı yılların başında bu zenginler Anadolu’da yatırım yapmak için geri döndüler.
Şimdi Forbes’in zenginler listesinde göreceğiniz yeni kuşak sanayicilerin çoğu, bu süreçte ortaya çıkan sermayedarlardır.
Ancak Türkiye genelinde, 1980 sonrasında burjuvazinin iç bileşenlerindeki dengeler bakımından nasıl bir değişim yaşandığına bakıldığında, sektörel açıdan finans ve ticaret sektörlerinin sanayi ve tarım aleyhine bir ağırlık kazandığı görülmektedir. Ancak, bu söylenenler, yatay ve dikey bütünleşmesini tamamlamış büyük holdingler için geçerli değildir. Büyük sermayeli sanayinin 1980 sonrasında tekelci-oligopolcü fiyatlama sayesinde kar oranlarını önemli oranda artırdığı saptanmaktadır. Sanayi sektörünün finans ve ticaret karşısında gerilemesi daha çok küçük ve orta büyüklükteki sanayi sermayesi için geçerli olduğunu söyleyebiliriz. [7] Ancak bu saptama, büyük ölçüde, 2000’li yıllardan sonra hızla geçerliliğini yitirmeye başlamıştır
Sonuç olarak, 1980 sonrası dönemde sermayenin önemli oranda tekelleştiği, özellikle İstanbul’da üslenen, holding biçiminde örgütlenmiş, finans, ticaret vb. ayaklarını oluşturmuş, yabancı ortaklı kesimlerinin ağırlığını artırdığı görülmektedir. Bunun yanında, Türkiye’nin dünya ekonomisi ile eklemlenme biçiminde yaşanan gelişmelere bağlı olarak, ilkönce tekstil, mobilya, gıda ve hammadde yoğun sektörlerde yoğunlaşan, daha sonra da makine ve maden gibi ağır sanayiyi içeren alanlarda dış pazarlara dönük üretim yapan, küçük-orta ölçekli bir sanayi sermayesi de gelişebilmiştir.
İşte bu ikinciler hızla Türkiye’yi dünyaya bağlama doğrultusunda adım atarak, Türkiye’deki demokratikleşme sürecini desteklemiş ve son on yılda Türkiye’de dışa açılmayı ve AB üyeliği perspektifini -neredeyse- geleneksel sermayenin elinden almışlardır.
BUNDAN SONRASI
Avrupa’nın krizi, hiç şüphesiz, Türkiye’nin önemini artırıyor. Artık Avrupa’nın genişlemesi Türkiye üzerinden olacaktır. 2008 Krizi ortaya çıkardı ki Avrupa temel ekonomik dinamiklerini önemli ölçüde yitirmiştir. Bu önemli gelişme, sistemin yeniden yapılanmasının doğu merkezli olacağının işaretlerinden birisidir. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz: Bu kriz zenginliğin kaynağını değiştiriyor. Zenginliğin kaynağının değişmesi ise çok basit bir değişimi anlatmıyor. GM, Ford gibi yapıların var olan üretim zincirlerini değiştirmek zorunda kalmaları krizi anlattığı kadar kapitalizmin yeni dönemini de anlatıyor. Zenginliğin ancak serbest piyasa ortamında yapılacak üretimle olacağını, “Ulusların Zenginliğinde” Adam Smith anlatmıştı.
Adam Smith’in kuramını oluşturduğu dönem, üretime dayalı sermaye birikimini ve “serbest rekabeti” anlatır. Bu yıllar, yani 1700’lerin başı ve sonu arasında geçen dönem, İngiltere ve Kara Avrupa’sında yeni bir sistemin oluşmaya başladığı dönemdir.
Devrim niteliğinde bilimsel buluşlar, bu buluşların getirdiği teknolojik gelişmeler ve bu gelişmelerin edebiyat, müzik gibi üst düzey sanatsal alanlarda kendini göstermesi yeri bir dönemi anlattığı kadar, insanlık tarihinin en önemli ve köklü “sıçramasını” anlatıyordu. Burjuva sınıfının doğuşu ve Schumpeter’in deyişiyle yıkıcı yaratıcılığı devreye girmişti.
Yeni ticaret yollarının hızla açılması, Britanya’nın bir imparatorluk olarak yükselişi ve Amerikan kolonilerinin bağımsızlık savaşı kapitalizmin ilk önce ticarete sonra da sanayiye dayalı egemenliğinin temellerini atıyordu.
Kapitalist piyasanın kendiliğinden dengesini kapsamlı olarak anlatan bu anlamda klasik iktisadın başyapıtı sayılan Smith’in “Ulusların Zenginliği,” “zenginliğin,”önündeki en büyük engelin devletin piyasanın doğal işleyişine müdahalesi olduğunu söyler. Smith’e göre; “doğal özgürlük” ortamında devletin başlıca işlevi adalet ve hukuk düzeni, ulusal savunma ve bazı kamu kurumlarının alt-yapı yatırımlarını sürdürmesi olmalıdır. Ancak Smith zamanında tekel hakkı merkantilizmin devletten elde ettiği imtiyazlarla sınırlıydı. Teknolojiyi üreten ve teknoloji rantıyla büyüyen karteller ve emperyal devlet kapitalizmiyle Smith tanışmamıştı.
Ancak kapitalizmin işleyişi Smith’in teorisini yerle bir etti.
Kara Avrupa’sı, kendi iç dinamikleriyle hızla gelişen, sömürgelerle birlikte rekabet edilemez bir ticaret ağı ve sanayi yapısı kuran Anglosakson egemenliğine karşı, devleti öne çıkaran ve kendi gecikmesini devlet kapitalizmi ve yayılmasıyla telafi eden başka bir yolu seçti.
Almanya’nın daha sonra İtalya ve İspanya’nın bu yönelimi, Smith’in serbest rekabetçi kapitalizminden çok ayrı ama daha kanlı bir dünyanın kapılarını açtı. Zenginliğin kaynağı “serbest rekabetçi” sanayi üretiminden tekelci devlet kapitalizmine geçmişti.
1860’da Almanya, sınai üretimin değeri bakımından, Britanya, Fransa ve ABD’nin arkasından dördüncü sıradaydı. 1913’e, yani birinci savaşın hemen öncesinde, Almanya 1860’da 2 milyar mark olan sanayi üretimini 20 milyar mark’a çıkararak, ABD’den sonra sanayi üretiminde ikinci sıraya yükseldi. Demir-çeliğe dayanan silah sanayi Alman sıçramasını gerçekleştiriyordu.
Alman birliği ve Nazizm, yeni bir zenginliği ve dönemi anlatıyordu. Faşizm ikinci savaşla birlikte yenildi; ama aynı zamanda insanlığa devletçi kapitalizmin en uç uygulamasının mirasını bıraktı.
İkinci savaş sonrası tekelci devlet kapitalizmi, hem yıkılan Avrupa’yı yeniden inşa etti; hem de Amerika’nın ekonomik ve siyasi egemenliğini anlatan ve bizi bugünkü krize götüren yeni sömürgeciliği hâkim kıldı. Bu zenginlik, aslında Nazilerin zenginlik anlayışının kaynağı olan devlete, demir-çelik sanayilerine, daha sonra petrol ekonomisine ve savaşa dayanıyordu. Şimdi bu ekonomi bu krizle birlikte kesin olarak bitti.
Türkiye’de de, bu krizle birlikte, kendini yenileyemeyen, eski ölçekte ve anlayıştaki işletmeler ortadan kalkacak; bu zorunluluk. Zenginliğin yeni kaynağı, ne petrol, ne şişirilmiş finans ne de savaş sanayine dayalı demir-çelik endüstrisi. Zenginliğin yeni kaynağı bilgi ağları, iletişim, nano teknoloji ve ötesi.
Örneğin, küresel geniş bant patlaması hiç dinmeyen bir hızla sürüyor.
Önümüzdeki on yıllık bir perspektifte medya sektöründe, dijital ve mobil iletişim araçlarının ve internet ağlarının ağırlığı çok hızlı artacak.
Önümüzdeki beş yıl içinde Asya- Pasifik ve Latin Amerika en hızlı büyüyen bölgeler olacak. Her iki bölgede de internet reklamcılığı, internet erişimi harcamaları, TV yayıncılık aboneliği ve lisans ücretleri, video oyunlarında çift haneli büyüme rakamları bekleniyor. Latin Amerika, bu alanlarda, 2007’deki 51 milyar dolardan 2012’de 85 milyar dolara yükselerek yüzde 10,6’lık bir Yıllık Bileşik Büyüme Oranı (YBBO) sergileyecek.
En büyük ikinci pazar olan EMEA’nin ise(Avrupa, Ortadoğu, Afrika) medya ve iletişimde 2012’de yüzde 6,8’lik bir YBBO ile 2012’de 792 milyar dolarlık hacme yükseleceği öngörülüyor.
Doğu ve Orta Avrupa ile Orta Doğu/Afrika bu bölgedeki büyümeyi tetikleyecek.
İşte krizden çıkış buralardadır. Zenginliğin yeni kaynağı da bu alanlardır.
TÜRKİYE NİYE DEĞİŞİMİN MERKEZİ?
IMF’nin, 2026 yılına değin, ülke ekonomilerin büyüme ve dünya GSYH’sından alacakları payları tahmin eden raporu, çok önemli bir gerçeği ortaya koyuyor: Artık gelişmiş ülke, gelişmemiş ülke farklarını giderek ortadan kaldıracak yeni bir sürece giriyoruz.
Bu süreç, finans sermayesinden başlamak üzere sermayenin yeniden yapılanmasını ve buna bağlı yeni sermaye birikimini gündeme getirecek. Bu gelişme özellikle Türkiye için çok önemli; çünkü Türkiye’deki hâkim sermaye yapısının ilkönce kabuk değiştirmesi sonra da tümüyle yenilenmesi, Türkiye için, bir müddet sonra, çok önemli bir siyasi değişimin de habercisi. Yeni bir para ve finans sistemi G-20’nin kurumsallaşmasıyla mümkün ancak bu mutlaka olacak ve bu finans sisteminin merkez ülkelerinden birisi, hiç şüphesiz, Türkiye. Bunun dışında yeni dönemin enerji yolları Türkiye’de kesişiyor. Ceyhan petrol dâhil enerji fiyatlarının belirlendiği ve enerjinin yeniden değerlendirilip dağıtıldığı çok önemli küresel bir enerji merkezi olacak. İran ve Irak’ın bütün bu konsepte uygun ekonomik ve siyasi yeniden yapılanması ve Ortadoğu’nun yeni dengeleri Türkiye’nin siyasi şemsiyesi altında gerçekleşecek.
Çok değil 2017’de dünyanın yeni ekonomik lideri Çin. IMF’nin, Dünya GSYH’sından aldıkları pay itibariyle en büyük ekonomileri sıralayan listesindeki ilk 15 ülke içinde Avrupa’dan sadece dört ülke var. Türkiye, burada 13. sırada. Ancak, yukarıda ki gerçekleri göz önüne alırsak, Türkiye, önümüzdeki on yıl içinde, ilk 10 büyük ekonomi arasına girecek. Çünkü IMF’nin raporunda, Türkiye’nin 13. sıraya yükselmesi İspanya, İtalya ve Kanada’nın geriye gitmesiyle oluyor. Eğer enerji ve finans da, beklenen gelişmeler gerçekleşirse, Türkiye’nin ekonomik dengeleri çok daha radikal bir değişime uğrayacaktır.
Aslında Avrupa ekonomisi artık, Almanya, Fransa ve İngiltere olmak üzere üç merkezin üstünde duruyor. Bu üç ülkede, sanayi alanında, hızla eski yerlerini terk ediyorlar.
Türkiye, özellikle makine sanayinde Almanya’nın yerini almaya aday gözüküyor.
Türkiye sanayisi bu krizde istihdam kaybına uğradı ama İspanya gibi temel dinamiklerini yitirmedi; tam aksine AB pazarına alternatif yeni pazarlar yarattı.
Seksenli yıllarda ama daha çok doksanlı yılların başından itibaren Körfez ülkelerinde biriken sermaye, yatırımlarını, şimdi çok zor durumda olan ve bazıları batmış olan Amerikan yatırım bankaları aracılığıyla Anglosakson finans sermayesi çerçevesinde değerlendiriyordu.
Bu yatırımların ancak bir bölümü Kara Avrupası merkezli sanayi şirketlerine gidiyor; büyük bir bölümü de ABD’yi finanse etmek üzere, dolar bazlı kâğıtlara gömülüyordu. Körfezin ve Suudilerin petrol kaynaklı birikimleri, Rus oligarkların enerji ve devlet yağmasından gelen birikimleriyle birleşerek ilkönce Amerika’ya gidiyor; bu paralar Amerikan Hazinesi ve Enron gibi skandal-naylon Amerikan şirketleri arasında paylaşıldıktan sonra, kalan, milyar dolarlık hedge fonları ellerinde bulunduran “para sihirbazları” aracılığıyla “gelişmekte olan” pazarlara yönlendiriliyordu.
Bütün bu süreçte Çin gibi ülkelerde dolar ve Amerikan Hazine kâğıdı alarak, Amerikan militarist sanayisini ve şişen Mortgage ve Wal-Mart ekonomisini beslediler.
Bu sürecin sürdürülebilir olup olmadığını bir kenara koyun, sürecin kendisi, kapitalizm için bile akıldışı ve çarpık bir yapıyı yaratarak, temel ekonomik dinamiklerini kaybetmiş bir Avrupa ve borçla yaşayıp dünyayı tehdit eden bir Amerika’yı insanlığın önüne koyup bıraktı.
Şimdi bütün bu çarpıklığı ilk farkına varan tabii ki Amerika oldu. Bunda Bush’un ve neoconların kör gözüm parmağına politikalarının tabii ki çok önemli bir payı vardı ama balonu başından beri şişiren Amerika’ydı.
Şimdi Obama, bütün bu sürecin ve yapının adeta simgesi olan “şişman ve hasta” finans ve banka sisteminden başlayarak temel misyonuna uygun adımları atacak.
Banka sistemindeki hastalıklı tekelci yapının kırılmasının küresel yeniden yapılanmanın çok önemli bir adımı olacağı belli. Çünkü Obama’yı Brown’da destekliyor. Amerika ve İngiltere’nin arkasına yakında tüm Avrupa dizilecek. Avrupa’nın, bir kez daha, Anglosakson hâkimiyetini takip etmekten başka çaresi yok.
Şimdi gelelim Türkiye’ye; bir kere, Körfezden Suudilere oradan enerji oligarklarına kadar, burnumuzun dibinde olup, Amerika’dan başlayarak dünyayı dolaşan sermaye bazılarının sandığı gibi buhar olmadı.
Artık bu sermayenin gideceği en önemli adreslerden birisi Türkiye.
Çok yakında, başta Türkiye olmak üzere, Doğu Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ya doğrudan yatırımlar önemli ölçüde artacak. Hatta bütün bu coğrafyaya Türkiye üzerinden sermaye akışı sağlanacak. Kısa vadede yalnız Türkiye’ye gelecek sermayenin 50 milyar dolar civarında olacağı biliniyor. Zaten bunların bir bölümü gerçekleşmeye başladı.
Ama bütün bu hızlı ekonomik değişimi Türkiye, bu banka sistemiyle omuzlayamaz.
Çok yakında en az 2001 krizi kadar kapsamlı bir değişime bu alanda hazırlıklı olalım.
Bu değişim yeni bir bankacılık anlayışının, etiğinin ve yönetiminin işbaşına gelmesiyle olacaktır. Bankaların reel kesimi finanse etme anlayışları ve yöntemleri tamamen değişecek ve bu değişim Türkiye’den başlayacaktır.
Türkiye sermayesi el değiştirecek; küreselleşecek. Bu, çok önemli bir siyasi değişimi de beraberinde getirecek.
[1] Zafer Toprak; İttihad- Terakki ve Cihan Harbi, Homer Yayınevi- İstanbul–2003; Sayfa; 45;
[2] Oktay Yenal Cumhuriyet’in İktisat Tarihinde 1923–1930 arasını “Halkçı Ekonominin Temelleri” başlığında anlatır.
[3] Oktay Yenal; age; S. 50;
[4] Bu konunun çarpıcı ve ayrıntılı hikâyesi için bkz; Haydar Kazgan Osmanlı’da Avrupa Finans Kapitali; YKB yayınları-İstanbul.
[5] Sait Çetinoğlu, Sermayenin Türkleştirilmesi S: 6
[6] Bkz; Oktay Yenal; Cumhuriyet”in İktisat Tarihi; Homer Yayınevi; İst; 2003
[7] Faruk Ataay; Praksis-Eylül-2008

