20. yüzyılın tasfiyesi-2
Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları, Türkiye Yazıları | Posted on 14-05-2010
2
2008’in son günleriydi. Baykal birdenbire, çarşaf açılımı yapmaya kalkmış, tek parti dönemini eleştiren demeçler vermeye başlamıştı. O zaman şunu yazmıştık “Şimdi herkes Baykal’ı ve CHP’yi şaşırarak –CHP’liler de dâhil olmak üzere- izliyor; anlamaya çalışıyor. Türban açılımını herkes anladı gibi oldu; ama arkasından gelen tek parti dönemi eleştirisi bu meselenin öyle seçimler için yapılan bir oportünizm manevrası olmadığını ortaya koydu. Daha düne kadar kendisini “Ergenekon Terör Örgütü” avukatı ilan eden, Kürt sorunu konusunda “dışkı yedirmek” ve operasyon “çözümleri” kadar kafasını çalıştıran Baykal, birdenbire bu ülkedeki “en liberalleri” bile kıskandıracak açılımı yaptı. Şimdi gerçekten bu ülkede okuma-yazma düzeyinde mürekkep yalamışlığı olan herkese sormak istiyorum. Bütün bunlar, Baykal’ın ya da ona bu akılları veren “becerikli” İstanbul il başkanının işi miydi? Hayır değildi tabii; o zaman Türkiye’de Kürt açılımı dâhil, bugünlerde ortaya çıkan birçok karar alınmıştı. Bunların en önemlisi de CHP’nin yenilenmesi ve iktidar partisinin “yorgunluğu” durumunda “sahici” bir alternatif olarak devreye girmesiydi. Bu stratejiden Baykal’ın haberi vardı. Devlet, ABD ile birlikte bölgenin yeniden yapılanmasının merkezi olmaya soyunuyordu. Rejimin sağı ve solu yeniden biçimlendirilecekti. Bu, aynı zamanda Doğu Avrupa’dan Çin sınırlarına kadar olan tüm hinterlandın Türkiye’den başlayarak yeniden yapılanması ve 20. yüzyılın kurum ve yapılarının yine Türkiye’den başlayarak tasfiye edilmesi anlamına geliyordu.
Avrupa Birliği, Asya ve tabii ki Amerika’nın yeniden ama geometrik bir hızla yapılanmasını karşılayacak, “eksen devlet” pozisyonunu koruyacak ve bölgedeki yeniden yapılanmada aktif rol alacak bir Türkiye, “dışkı yedirmek” dışında vizyonu olmayan kalın kafalı siyasetçilere teslim edilemezdi. Şimdi bu durumu, birileri Baykal’a anlatmaya çalıştı. Ama Baykal sadece anlar göründü ve parlak adamı Gürsel Tekin’le ancak birkaç adım atabildi.
Ama olmadı; olmamasını Baykal’ın yetersizliğinde aramamak gerekir. CHP, artık geride kalmakta olan baskıcı Cumhuriyet’in ta kendisidir. CHP, bu değişimi omuzlamasa bile, baskıcı bir gelenekten taviz vermeden bu değişimin önünde durmamalıydı. Bu açıdan önümüzdeki dönem Türkiye siyaseti, muhafazakâr-liberal ve cumhuriyetçi-laik merkezli olmak üzere yeniden tanzim edilecek.
Bu iki temel siyasi çizgi de hem 20. yüzyıldan kalma kurumları tasfiye etmede hem de değişimi götürmede nitelik olarak çok farklı olmayacaklar. ABD’deki “Demokrat” “Cumhuriyetçi” eksenlerine Türkiye’deki merkez siyasi akımlar yerleşecek.
İşte Baykal’ın, geciken tasfiyesi CHP’nin yukarıdan sarsıla sarsıla yeniden bu perspektifle biçimlendirilme çabasıdır ve devlet kaynaklıdır. Aynı durum, TSK için de söz konusudur. Çünkü TSK, CHP’nin silahlı versiyonu, onun tamamlayıcısı siyasi bir kurumdur.
Bu gelişmeler başka bir biçimde şu sıralar İngiltere’de oluyor. Gordon Brown’un yenilgisi ve istifası da bir 20. yüzyıl kurumunun tasfiyesidir. Ve İşçi Partisi neocon kuyrukçuluğunun bedelini bugün ödemektedir.
Tony Blair, Irak meselesinde Bush’un kuyruğuna takılmadan önce “Üçüncü Yol’ konusunda anlamlı sözler ederdi. Şöyle demişti: “Yeni İşçi Partisi, ne eski sol ne de yeni sağdır. Aksine, biz yeni bir ilerleme yolu sunuyoruz, merkezden gelen ancak vaat ettiği değişime bakıldığında tepeden tırnağa radikal bir yol sunuyoruz.” 1997’de Britanya’da bu anlayış iktidara geldiğinde Almanya’da Schröder ve ABD’de Clinton dönemi başlamıştı. Ama hiçbiri Obama değişiminin sınırına bile gelemedi. Çünkü 20. yüzyılın ürünüydüler. Bugün İngiltere’de kurulan muhafazakâr-liberal koalisyon 1997’de Blair’in söylediklerine, emin olun, daha yakın.
İşçi Partisi, muhafazakârlara göre “soldu” ama daha fazla 20. yüzyıl modernleşmesini omuzladığı için gericileşti. İşçi Partisi’nde 20. yüzyılı temsil eden anlayış bitti. Muhafazakâr ve Liberaller İşçi Partisi kadar beton değiller. Onlar siyasi gidişata uyum sağlayacaklar, tıpkı bizdeki “muhafazakârlar” gibi.
Şimdi orta vadede olacaklar: CHP’de Baykal gibi devam etmek isteyenler direnebilir, bu önemli değil; yenildiler artık. CHP’nin Anayasa Mahkemesi başvurusundan, ya da yine 20. yüzyıldan kalma “sol” “aydın” ve kurumların paketi geri çekin kampanyalarından bir şey çıkmayacak; Türkiye, referandumla 12 Eylül’de 12 Eylül batağından çıkacak. Kapitalizmin yeni dönemi buradan başlıyor. 20. yüzyılın tüm kurumları tam bu tarihten ve buradan başlayarak tasfiye olacak. Ulus-devlet kapitalizmine özgü ve ait olan her şeyin hızla içinin boşaldığını ya da tarih sahnesinden silindiğini göreceğiz. Bu yazı serilerinde tasfiye edilecek kurumları, yapıları ve kişileri (simgesel temsiliyet çerçevesinde) ele alacağız.
* * *
“Eski yerel ve ulusal kapalılığın ve kendi kendine yeterliliğin yerini, ulusların çok yönlü ilişkilerinin, çok yönlü karşılıklı bağımlılığının aldığını görüyoruz. Ve maddi üretimde olan, zihinsel üretimde de oluyor. Tek tek ulusların zihinsel yaratımları, ortak mülk haline geliyor. Ulusal tek yanlılık ve dar kafalılık giderek olanaksızlaşıyor.” Bu sözleri 150 yıl önce Marx söylemiş. Ama bu sözlerden sonra insanlık ulusal dar kafalılığın sonuçlarını çok acı yaşadı. İki dünya savaşı ve soykırımlar kapitalizmin akıl dışılığının ulusal dar kafalılıkla birleşmesinin sonucuydu. Buna tarihin zorunlu akışı, yaşanacaktı da diyebilirsiniz. Ama artık bu bahane tamamen ortadan kalktı. Dar kafalı ulusalcıları tarihin zorunluluğu da terk etti. Şimdilerde Türkiye’de hem siyasi alanda hem de ekonomide olan bütün bu akıl dışılığın ve açmazın sorumlusu ulusal dar kafalılıktır. Ulusal dar kafalılık bir müessese ve ideolojidir. Hatta soluyla sağıyla siyasi bir duruştur. Kapitalizme ait ama kapitalizmi bile gericileştiren ve gericileştiği oranda da, paradoksal olarak, kapitalizmin sürekliliğini sağlayan bir müessesedir.
Sieyes, bir ulusun ancak tek genel çıkarı olabileceğini iddia eder: Eğer ulus birden fazla çıkarı kabul edecek olsa, düzen kurmak imkânsız olurdu. Toplum düzeni zorunlu olarak amaçlarda birlik ve araçlarda uyum öngörür. Ulus kavramı hiçbir zaman kendini devrimci olarak sunduğundan olduğu kadar gerici olmamıştır. (Negri ve Hardt: 2000) Sonuçta bütün ulusal devrimler başından beri gericidir. Bu yapının yarattığı bütün kurumlar başından beri gericidir.
Ulus-devlet kapitalizmi dondurmak üzere kurulmuştur. Bu anlamda bütün 20. yüzyıl insanlığın ileriye doğru tüm dinamiklerinin budandığı bir gericilik yüzyılıdır. Yine bu anlamda 20. yüzyıl solu hem doğduğu andan bu gericiliğe bulaşmıştır.
Şimdi kapitalizmin ulus-devleti bir kenara itecek yeni dönemi bu topraklarda başlıyor. Ve tam buradan devamla:
Türkiye’de de devletin ve kurumların kapitalizmin bu “yeni” yönelimi doğrultusunda tahkim edilmesi, 20. yüzyılı hatta 19. yüzyılı anlatan, geleneksel kurumlarının ve partilerinin yeniden yapılanması kaçınılmazdı. İşte oluyor. Hem de en “merkez” olandan, CHP’den başladı.
Hiç şüpheniz olmasın CHP’deki değişime yakında “devlet” medyası da ayak uyduracak. “Liberal” ve “demokrat” kesilecekler; baştan ayağa… (güncel olandan hareketle 20. yüzyılın tasfiyesi yazılarına devam edeceğiz..)


Doğru söze ne denir ki…
Dünya değişiyor.
Darwin, türler arasındaki mücadeleyi anlatırken güçlü olanın hayatta kaldığını ortaya koymuştu. Güçsüz olan tasfiye edilecek güçlü olan kazanacaktı. Marks, Türler arasındaki mücadeleyi sınıflararası mücadeleye döndürerek dünyanın işçisinıfının gücüyle değişebileceğini öngördü. Dünya değiştikçe en büyük gücün, insan hak ve özgürlüklerinin olduğunu anladık. Gelecekteki dünyanın; bireyin hak ve özgürlüklerine sahip çıkanlar tarafından şekilleneceğini artık görmemiz gerekiyor.
Bizdeki değişimler güçlü liderler olmadan olamıyor ne yazık.Egemenler istemedikçe kolay değişim yok.Egemenliklerini öylesine pekiştirmişler ki onlarsız bir değişim söz konusu bile olmuyor.Memlekete ne lazımsa onlar getirir gerekirse.
Sistemin spontan işlemesi her toplumdan daha zor olacak.
Değişimin demokratik yoldan olabilmesi bizde karınca hızıyla olursa ne iyi.Halkımız isteklerinde aceleci değil.Heyecanlarını,enejilerini başka yerlerde harcıyorlar.Seçim zamanı gelene kadar evlerinde oturuyorlar.İyi ama seçtikleri hükümetin çabaları bir yerlerde bir takım mekanizmalarla akamete uğratılıyorsa niye seslerini yükseltmiyorlar.Niya mesela Anayasa Mahkemesi önünde toplanıp eylemlerde bulunmuyorlar?Niye Danıştayprotesto edilmiyor.Niye Yargıtay’ın,HSYK’nun yaptıkları yanına kar kalıyor.Haydi Genel kurmayın silahından korkuluyor.Diğerlerinin nesinden korkuluyor?
Ne zaman sıra gelecek heyecanların doğru eylemlerle doğru zamanlarda hayat verici değişimlerde harcanmasına?…