Bir örgü bilezik…

carmak-icin-o-guzel-yarinlara-bizimde-daglarimiz-vardirYüzlerce yıldan bugüne taşıdığı sabırla barışı ve geleceğini bekleyen kent: Diyarbakır

Bundan iki hafta önce bir panel için Diyarbakır’a gittim. Diyarbakır Belediyesi’nin Kültür ve Sanat Festivali kapsamanda düzenlenen panel, tahmin edeceğiz gibi, yaklaşık otuz yıldır konuştuğumuz ve daha da konuşacağımız barış ve bölgenin sorunları üzerine idi. Daha uçaktan iner inmez İstanbul’a henüz gelmeyen boğucu bir yazın Diyarbakır’a çoktan yerleştiğini anladık. Ama Diyarbakır’da en az sıcak kadar boğucu olan ve hemen hemen herkesin omuzlarına düşmüş bir belirsiz endişe hali de fark ediliyordu. Kalacağımız otele giderken şehir, sanki yeni başlayacak ama yüzlerce defa seyredilmiş eski bir filmi yeniden görmenin bıkkınlığı ile sinmiş öyle bize bakıyor gibi geldi.

 

 

BİR KALENİN İÇİNE SIKIŞAN HAYATLAR
Yolda bizi karşılayan gençlerle sohbet ederken hepsinin ortak bir amacı olduğunu birden bire anladım aslında bu mütevazı ortak amaç, bölgedeki işsizliği, genç insanların giderek sönen umutlarını anlatıyordu. Erkek ya da kız 15-25 arasındaki gençlerin tamamına yakını kısa yoldan devlet memuru olmak istiyordu. Bunun da ilk çözümü sağlık memuru olmak; bu alanda iki yıllık bir okul bitirip, ihtiyaç olan bir bölgeye atanmak ilk amaçları.
Devlete rağmen devletin bir parçası olmayı istemek çok ilginç bir hedef. Ancak bunun tam anlamıyla nihai hedefleri olduğu da söylenemez. Bunu sürekli gelir getirecek ve hayatlarını garanti altına alacak zorunlu bir durak olarak görüyorlar. Tamamına yakınının esas amacı müzik, spor, siyaset gibi ek uğraşılarla hayatlarındaki sosyal boşluğu doldurmak. Diyarbakır dışında bir başka hayat aramak onlar için imkânsızı istemek gibi bir şey. Bunun için bunu akıllarına bile getirmiyorlar. Diyarbakır’ın gençleri tıpkı kent gibi kendi içlerine dönmüşler. Kendilerine, ancak yoksul dünyalarının izin vereceği, mütevazı hedefler koymuşlar. Bu bir olgunluk ama aynı zamanda onları kısırlaştıran, törpüleyen, hayallerini öldüren bir boşluk da. İşte böylece gençlerden başlayarak, Diyarbakır, kendi içine dönen, sanki Türkiye’nin batısı ile ilişkisini giderek koparan bir kent olmuş.
Zamanın durduğu ve saatin yeniden işlemesi için kalıcı bir barış ortamını bekleyen kent, sanki Diyarbakır kalesinin tarihi duvarlarının içine sinmiş öyle bekliyor. Yüzyıl sonra bile olsa barış gelecek ve insanlar yeniden yaşamaya başlayacaklar, gençler sanki o zaman önlerindeki hayatın sonsuz seçeneklerini arasından seçim yapmanın sonsuz hazzını duyacaklar. Ama o günler gelene kadar, hem devlete muhtaçlar hem de ona ölesiye karşılar. Bu kahredici çelişki onların hayatlarının karanlık bir çıkmazı gibi karşılarında ve Diyarbakır’ın tarihten gelen o bin bir rengini onlara değmesini önlüyor.
SESE HAYAT VEREN ADAMLAR
Eğer bir kent geleceğini görürse geçmişini yaşatır ve onu geleceğe taşır. Geleceğinden emin olmayan bir toplum geçmişini geçmişte bırakır; onu unutur, onun dinamizmini kaybeder. İşte Diyarbakır’da bu olmak üzere. Diyarbakır kalesinin hemen dibinde başlayan yoksul mahalleler, ancak cami avlularıyla tarihle buluşuyor ve yoksulluğa ara veriyor. Sonra sanki binlerce yıldır sürmüş ve binlerce yıl daha sürecek bir yoksulluk çemberi kenti kaplıyor. İşte o zaman anlıyorsunuz ki yoksulluk kanıksanır, yoksulluk kabul edilir bir şey olabiliyor. Ama Diyarbakır kalesinin yüzlerce yıldan beri koruduğu o yaşlı duvarlarına sinmiş, kültürü, dini, dili siz, o insanların gönlünden çekip aldığınızda, onu yok etmek istediğinizde o sonsuz yoksulluğa yüz yıldır katlanan insanlar birdenbire ayağa kalkıyorlar. İşte o zaman onların gönlünde o savaş başlıyor. İşte bundan dolayı, belki de yalnız bundan dolayı Kürt sorunu yalnızca bir iş ve aş sorunu değil.
Bunu anlamak için Diyarbakır’ın ta binlerce yıl öteden gelen sese hayat veren adamları ile tanışmanız gerek. Evet, onlardan dengbejlerden bahsediyorum. Diyarbakır’ın serin avlulara açılan daracık, taş sokaklarından birinde Belediyenin dengbej evi var. Kürtçede ‘Sese hayat veren’ anlamına gelen ‘Dengbêj’, Kürt kültürüne ait destanları, aşk hikayelerini, isyanları, tarihi olayları herhangi bir enstrüman kullanmadan, sesleri ile canlandıran Kürt ozanlarına verilen isme deniyor. İşte bu dengbej evine vardığımızda Diyarbakır bülbülü olarak adlandırılan Seydoyı Boyacı, bir zamanlar Cudi’nin Munzur’un eteklerinden alıp getirdiği belki yüzyıllık bir aşk öyküsünü söylemekteydi. Başbakan Erdoğan bundan bir süre önce, “Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaşı Veli, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal bu toprakların mayasını yoğururken Cudi’nin, Munzur’un eteklerinde dolaşan dengbejler de aynı topraklara, aynı kardeşlik mayasını atıyor” demişti. Şimdi dengbejler yine o uzun, yanık yüzlerce yıl ötesinden gelen türküleri söylüyorlar ama sesleri tıpkı Diyarbakır’ın geleceği gibi boğuk. İşte onların sesleri bir gün çıkmaz olursa biz barışı bir daha hiç geri getirememek üzere kaybederiz. Dengbej Seydoyı, o hiç eskimeyen sesiyle kendi halkının sevinçlerini, hüzünlerini gönlünden gelen namelerle anlatırken insanın aklına, ister istemez, bu insanların, kimliklerinin, bin bir özenle korudukları ve nesilden nesile kendilerinden bile sakınarak bugüne getirdikleri kültürlerinin, dillerinin nasıl yıllarca yok edilmek istendiği akla geliyor. Başta 12 Eylül olmak üzere, bütün darbe dönemleri ve o darbe dönemlerini aratmayan, sözüm ona “sivil” hükümetler bölgenin bu binlerce yıldan bugüne gelen kültürünü, zenginliğini, dilini yok saymış ama daha ötesi yasaklamış. Bu insan neslinin, aklının yapacağı bir şey değil diye içinizden geçiriyorsunuz Diyarbakır’da dengbejleri dinlerken. Ama biz bunu yapmışız.
Ve şimdi hala, Kürt sorunu yalnız bir iş ve aş sorunu diyen, üstelikte bu topraklarda yetişmiş, parti liderleri var. Açılımda neymiş verdin mi işi, aşı seslerini keserler anlayışı artık Diyarbakır’ı kesmez; onun yüzlerce yıldır biriktirdiği ve Diyarbakır Kale’sinin içine gömdüğü öfkeyi yatıştırmaz. Diyarbakır bir kez daha barışı bekliyor; toprağa, dağlara gömdüğü sabırla…
İşte böyle; Diyarbakır’da göreceğimizi gördük, söyleyeceğimizi söyledik… Uçağa binerken sol koluma ilişti gözüm, iki gün önce Diyarbakır’a vardığımda beni karşılayan gençlerden biri örgü bir bilezik hediye etmişti; kolundan çıkarıp, benim beğendiğimi görünce… Onun olmadığını, farkında olmadan düştüğünü fark ettim; bir daha geldiğimde yeniden isteyeceğim. Demek ki daha taşımayı hak etmemişim; böyle değerli bir hediyeyi…


Yorum Yaz