Bütün olan bitenin kısa özeti ve “Kardeş Türküler”

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları, Türkiye Yazıları | Posted on 22-06-2010

2

childrenridingbicycles

Fotoğraf: Nuri Bilge Ceylan

Gün olur, susar bu hesapsız tüfekler

Nutuklar susar bir savaşın çıplağında

Bir ağıtın ateşinde susar manşetler

Gün olur

Ateşkes olur

Arkadaş olur kardeşini yitirmiş türküler.

 

Gün olur, yıkılır bu gök delen şehirler

Pazarlar yıkılır bir cevizin yeşilinde

Bir çocuğun bakışında yıkılır tekmil şirketler

Gün olur

Şenlik olur

Türkülere söz olur pazarlarda eskimiş şiirler

 

Gün olur koşar maviliklere çocuklar

Ceylanlar koşar Fırat’ın doğu yakasında

Bir abluka yağmurunda koşar Arap atlar

Gün olur

Bulutsuzluk olur

Gökkuşağı olur çocukluğunu unutmuş şarkılar.

 

Cüneyt Yalaz

 

 

 Anlaşıldı bu yaz tatil falan hak getire… Tamam tatil yapmayacağız, ancak bu yaz çıldırmayalım yeter. Ama bütün bu olan biten karşısında tartışılanlara ve bazı medya organlarına baktığınızda çıldırmamak elde değil. Mesela geçen gün şöyle bir haber vardı: “ABD’de, Türkiye NATO’dan atılsın sesleri”; aynen bu manşet. Üçüncü sınıf bir spor gazetesinde bile göremeyeceğiz artık modası geçmiş manşetler vardır ya, tıpkısı…

Gerçekten gazetecilik diye bir şey varsa bu arkadaşlar nasıl var oluyorlar. Bu nasıl bir dezenformasyondur. Çarpıtmanın da, dezenformasyonun da bir ahlakı, ciddiyeti entelektüel bakışı vardır ki; “dezenformasyon” olsun. Ama buradan şu sonuç ortaya çıkıyor; “medyanın” bir bölümü, yıllardır bunu yapmış bu ülkede; Türkiye’nin aleyhine, başka ülkelerin, birtakım karanlık çevrelerin maşası olarak bu halkı, Türkiye kamuoyunu “aptal” yerine koyarak böyle manşetler atmış, yönlendirmeye çalışmış. Türkiye’nin karanlık ve kanlı tarihinden de anlıyoruz ki maalesef başarılı olmuşlar. Şimdi bunlara şu ülkenin ajanı falan demek tabii gerçek bir durum değil. Ama Türkiye’de bu geçiş aşamasında, sermayenin medyadan başlayarak çok ciddi bir “bölünme” yaşayacağını ve bu bölünmenin önümüzdeki dönemin siyasetini belirleyeceğini söyleyebiliriz. Bu “bölünme” hangi ekonomik ve siyasi aktörler, araçlar eliyle olacak ve bu saflaşmanın ekonomi-politiği ne; şimdi ona bakalım.

Birincisi, Türkiye bu süreçte çok hızlı bir AB ile bütünleşme ivmesi yakalayacak. Bu durum ister istemez “yerleşik” bazı kurumları yerlerinden edecek. Türkiye gibi merkez ve kendi bölgesinden başka tüm küreyi ekonomik ve siyasi olarak belirleyecek bir ülkenin kaderi öyle, gerçeklikleri kendinden menkul 10-11 kişinin eline bırakılmayacak. Bu gibi kurumlardan başlayarak oligarşinin bürokratik kanadı çözülecek. Oligarşinin bu kanadına bağlı olarak ayakta duran “yerleşik” sermaye güçleri de mecburen yeni gelmekte olanlarla yer değiştirecekler. Mesela ben, Gaziantep, Kayseri, Malatya kökenli ve şimdi artık küresel olan sermaye güçlerinin, hızla birinci ve ikinci sıraları en çok beş yıl içinde alacağını söyleyebilirim. Bu sermaye güçleri, Türkiye ile de kalmayacaklar hem Avrupa’da hem de Asya’da ve Afrika’da enerji, iletişim, medya, bilgi teknolojileri, eğitim, sağlık, perakende, inşaat alanlarında önemli yatırımlar yapacaklar ki, zaten şu an bu güçlerin büyüme temposunu buralarda yapmaya başladıkları yatırımlar sağlıyor. İkincisi, iddia edilenin aksine, Türkiye’nin, kriz sonrası oluşacak yeni düzende rolü ve ABD ile ilişkisi, bir eşitler birlikteliği olarak gerçekleşecek. Stratejik derinlik budur ve bu derinlik aslında, sınırların tedrici olarak kalkması anlamına gelir. Yine tam burada, bütün ekonomik ve siyasi gücünü “sınırların” olduğu bir dünya ile biçimlendiren güçler artık yenilmeye mahkûm ve bu güçler bu bölünmenin en saldırgan tarafı. Çünkü sınır demek savaş ve savaş ekonomisi demektir. Sınırlar ne kadar az olursa o kadar az silah ticareti olur. Yine bu güçler, AB’nin bu krizden dağılarak çıkmasını istiyorlar. Çünkü AB’nin dağılması demek yeni bir dünya savaşına giden ilk adım demek.

Yine bu güçlerin yatırımları, bir önceki dönemi anlatan militarist endüstriyel kompleks çerçevesinde ve tam da bu nedenle yeni doğmuş bir köpek yavrusunun anasına bağlı olduğu kadar İsrail’e, ABD’de neoconlara ve onların bu şekilde devamına bağlı.

Gördüğünüz gibi Türkiye’deki çatışma (bölünme) küresel bir mücadelenin yansıması. Petro-kimya, demir-çelik ve militarist-askerî sanayi kompleks gibi 19.-20. yüzyıldan kalma kontrol sanayileri ile bilgi ve iletişim teknolojileri merkezli yeni ekonominin mücadelesi, özünde bu. Bu mücadele hiç şüphesiz, siyaseti, siyasi kurumları ve siyasi tavır alışları belirliyor. Türkiye’de Kürt sorunundan, anayasa referandumuna oradan İsrail-Türkiye çatışmasına kadar olan bütün güncel politik saflaşmanın okuması budur. Bu şüphesiz eksen kayması falan değil, ama yeni bir eksendir; hem de eskiyi Osmanlı tokadı ile yerle bir edecek yeni bir eksen. Bu tabii, aynı zamanda, içine Türkiye’yi de alan yeni bir Avrupa’dır.

“Eski yerel ve ulusal kendi kendine yeterliliğin ve içe kapanıklığın yerini çok yönlü ilişkiler, ulusların çok yönlü karşılıklı bağımlılığı almaktadır. Üstelik yalnızca maddi üretimde değil, zihni üretimde de. Tek tek ulusların yarattığı zihnî ürünler herkesin ortak malı olmaktadır. Ulusal dar kafalılık her geçen gün olanaksızlaşırken, burjuvazi, bütün üretim araçlarının hızla yenilenmesi için iletişimini son derece kolaylaştırmakta ve sonunda bütün ulusları, hatta en barbarları bile uygarlığın bağrına çekmektedir.” Bu satırlar 1848 yılında Avrupalı bir hayalet tarafından yazılmış ve o hayalet şimdi yine Avrupa’nın tam üstünde. Ama şimdi buradaki barbar uluslar konusunda bir şüphe yok; ancak uygarlığın bağrı neresi; bu soru 21. yüzyılın sorusu.

Peki kimin çıkarına bu dökülen kanlar…

Bilirsiniz, cinayetlerin, katliamların, savaşların arkasındaki gerçek nedeni bulmak için binlerce yıl  önce Cicero’nun bulduğu bir formül daha doğrusu soru vardı: cui bono?; yani, kimin çıkarına?.. Dökülen kanlardan en çok kim yarar sağlıyor, kan ve arkasından gelecek kaos sonrası kârlı çıkacak güçler hangileri?

Bugün Kürt sorunu, aslında küresel düzlemde birbiriyle çatışan iki siyasi ve ekonomik gücün, birbiriyle hesaplaştığı bir alan haline de dönüşmüştür. Şu andaki ABD ve İngiltere yönetimleri Kürt sorunu çözülmeden Ortadoğu’da kriz sonrasının “yeni düzeninin” kurulmayacağını biliyor. Ancak sorunun çözülmesiyle, Türkiye ve Ortadoğu’da kurulacak düzende, “düzenleri” bozulacak güçler, şu aşamada, çözümsüzlük hamlelerini yapıyorlar.

Obama yönetimi ve İngiltere’nin Kürt sorununun çözülmesi isteğinin arkasında; stratejik öneme sahip olan bölgenin yeniden yapılandırılması, enerji arzının kesintisiz sürmesi, İsrail’in politik meşruiyeti ve Filistin sorununun halli; buna bağlı olarak da Suriye’nin yeniden yapılandırılması ve Lübnan sorununun çözüm amacı vardı(r).

Ayrıca; “Pakistan’da denetlenebilir bir yönetimin oluşturulması ve Afganistan sorununun da buna bağlı çözümü” ABD’nin ana hedeflerindendi(r). ABD, Bush döneminin aksine bütün bu bölgeyi, ağırlıklı olarak savaşa bağlı olmadan denetim altına almak ve “piyasayla” buluşturmak istiyor(du). Çünkü kriz sonrası Kürt Federe Bölgesi, yeni bir ticaret ve üretim merkezi olacak. Türkiye’nin de içinde olduğu işbirliği çerçevesinde, Kürt yönetiminin, Çin, Güney Kore, AB ile şimdiden çok yönlü anlaşmalar imzaladığı biliniyor. Çok yönlü ticaret ağlarını ortaya çıkaracak bu anlaşmalar sonucunda Basra, Ürdün, Akabe ve Mersin limanları öne çıkacak. Ayrıca enerji geçişleri ve Samsun-Ceyhan hattı bölgenin jeoekonomik önemini arttıracak. Yüz milyarlarca doları bulan bir pazar ve sermaye birikimi hinterlandı önümüzde duruyor. Şimdi bütün bu yapılanmadan pay alamayacak ve sermaye güçlerini kaybedecek olanlar tabii ki savaşın bitmesi doğrultusunda atılan adımların karşısında duruyorlar ve duracaklar.

Tam da şu aşamada hem ABD’de hem de Türkiye’de, bölgede savaşa dayalı çözümü savunan bu güçlerin yeni bir inisiyatif aldığını görüyoruz. Bu süreç, DTP’nin kapatılıp Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un yasaklanmasıyla başlamıştır. Ahmet Türk gibi barış sürecini omuzlayacak bir denge unsurunun tasfiye edilmesi, “açılımın” bitmeye başladığı ilk gündür. Ama aynı günlerde İngiltere’de Brown iktidarının biteceği anlaşılıyordu, ABD’de ise, Obama yönetiminin de neo-conlar tarafından sıkıştırılmaya başlandığı âdeta bir abluka süreci başlıyordu. Obama’ya frene basmazsa sonunun Kennedy gibi olacağı, bir önceki dönemin finans ve sanayi sermayesi tarafından hatırlatılıyordu. Obama yönetiminde bu kesimin sözcüsü Biden, ipleri her zamankinden daha fazla ele alıyor ve Irak’tan asker çekilmesi bir yana askerî harcamaların arttırılması ve Netanyahu iktidarının desteği için üst üste hamleler geliyordu. Bu sürece, Almanya ve biraz da çekinerek Sarkozy destek veriyor; G-20 süreci yavaşlatılıyordu.

Ama tabii Obama’nın boğazına asker botuyla basmak isteyen bu güçlerin Türkiye’deki temsilcileri de, bu işaretleri okuyarak ayağa kalktılar. Başta terör medyası olmak üzere, tüm uzlaşma ve geri çekilme planları rafa kaldırıldı. Ahmet Türk’ün tasfiyesi ile başlayan süreç, çok yoğun operasyonlarla, sivil alana yönelik provokatif baskılar ve CHP-MHP’nin Habur yaygaraları ile devam ettirildi. Terör medyasının da desteği ile hükümete karşı psikolojik baskı ve bunun sonucunda geri çekilme sağlandı. Hükümetin içindeki çatlaklar ve anayasa reformu sürecindeki yarılma-yorgunluktan da yararlanılarak, operasyonlar arttırıldı.

Nihayet geçen hafta yargının o “tarihsel” atağı ve son baskın ile süreç  âdeta taçlandırılarak tamamlandı. Bu tezgâhı yapan güçler bir CHP-MHP iktidarı ve bu iktidarla birlikte Ergenekon ve anayasa reformu süreçlerinin durdurulması, Doğu’da yeni bir OHAL süreci ve savaşın devamını istiyorlar. Zaten Hakkâri baskını sonrası Bahçeli’nin OHAL çağrısı terör medyası tarafından “müthiş teklif” diye duyuruldu.

Şimdi Cicero’nun binlerce yıl öteden gelen sorusunun yanıtını verebilir miyiz; cui-bono? Kimin çıkarınaymış şu sıralar dökülen kanlar… Ama yukarıda anlattığımız hem küresel savaş yanlısı güçlerin hem de bunların Türkiye’de ki eli kanlı bayilerinin bu hamlelerinin nihai bir zaferle sonlanmayacağını söyleyebiliriz. Bu düz, sorunsuz bir süreç olmayacak, yenilmekte olanların hamleleri hiç kimseyi ümitsizliğe boğmasın.

Pazar akşamı  Kardeş Türküler İstanbul’da bütün halkları buluşturan olağanüstü bir konser verdi. Bu konseri bütün Türkiye’nin izlemesini isterdim. Orada savaşın değil, halkların kardeşliğinin ve barışın mutlak olduğu, binlerce yıldan gelen türkülerin, ağıtların şiirlerin gücünün silahların gücünden üstün olduğu bir kez daha ortaya çıktı.

 

Comments (2)

kardeş türküleri söylemekle kardeşlik olmuyor. Kardeşlik Uzattığın ellin karşılık bulmasıdır. yOksa Vur gerila vur kürdistani kur sloganıyla kardeşlik olmaz. Burda ölen. yoksul Anadolu çocuklarıdır.

Katılmamak mümkün mü.?..
Ama bu sevginin egemenliği bile kullanılabilinir bir malzeme…
ALLAH BENİ KAHRETMESİN..
çocukları öldürecek silahların elde olduğu bir dünyada…
Yürek yok
Beyin askıda
Sevgiler yok olmuş

Ekranda

Rakamda
Var olduğu zannedilen
ömre sığmayacak

Write a comment