İNCİ KEFALİ NÖBETİ

00018277Van Gölü’nün sodalı suyunda yaşayan mucize bir canlı, inci kefali. Ama yanlış ve bilinçsiz avlanma yüzünden yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. İnci kefalinin, göç yolunda, yumurta bırakmadan avlanması, soyunun tükenmesine yol açıyor. Geçen gün çok ilginç bir haber vardı; Van Gölü’nde göç eden inci kefalleri, bundan böyle asker korumasındaymış. Haberin görüntüleri ise daha da ilginçti. Coşkun suda zıplayarak yolunu bulmaya çalışan kefallere tam donanımlı G-3 piyade tüfekli askerler elleri tetikte eşlik ediyordu. Gerçekten çok güzel bir uygulama bu. Aynı zamanda askerin en anlamlı nöbeti olmalı bu inci kefali nöbeti.

Türkiye çok kritik bir eşikte. Doğu’da çatışmalar artıyor. PKK’nın ay sonu itibariyle “meşru savunma” konumunu bırakacağı beklentisi yaygın. Bu, çatışmaların ve cenazelerin artacağı anlamına geliyor. Bunun önüne geçilebilir mi; yani askerlerin Doğu’da yalnız “inci kefali” nöbeti tuttuğu bir aşamaya gelebilir miyiz? Bu sorunun muhatabı tabii ki ilk önce hükümet sonra TSK ve sonra da hepimiz, yani Türkiye.

Şu açılım meselesi, çeyiz sandığı değildi. Öyle birdenbire açılır açılmaz içinden ciciler çıkacak. Bir süreçti; halkların giderek ortak olacağı, konuşmaya başlayacağı bir süreç. Ama militarizm yanlısı güçler açılım meselesini, özellikle bir süreç değil, anlık, sorunları birdenbire çözecek bir Gordion keskin vuruşu olarak anlattılar. Böyle olunca her iki taraf da “nerede bu açılım” diye sormaya başladı. Binlerce insanın öldüğü ve otuz yıldan fazla süren bir örtülü savaşı öyle paketlerle falan bitiremezsiniz; ancak adım atabilirsiniz. Ve barış sürecini başlatırsınız. Hükümet adım atmaya niyetliydi. Zaten bu “niyet” öyle sübjektif bir irade değil; hükümet için, küresel koşullar gereği, “objektif” bir durumdu. Türkiye’nin, önemi giderek artan, “komşularla sıfır problem” tezi gereği, atılması gereken en önemli adım buydu.

Ama şimdi, bu adım, bu ay sonu itibariyle yarım kalma tehlikesi ile karşı karşıya. (Evet dediğimiz oldu, bu yazı Mayıs ayının ortasında yazılmıştı.)

Sanıyorum burada bir “iktidar” sorunu da yaşandı. Çünkü sivil iradenin inisiyatifi dışında operasyonlar tüm hızıyla sürdü. Burada devletin geleneksel bakışı şudur: “Dağda bana saldırmaya hazır silahlı adamlar var; ne açılımı, ne barış süreci… Benim işim onları yok etmek.” Bu bakış açısı, Şeyh Sait isyanı dâhil, bütün ayaklanmaların niye katliamla bastırıldığını anlatır. Bu değişmeyen, değiştirilemez bir yasadır. Aslında bir ulus-devlet kanunudur.

Şimdi bu “kanunu” değiştirmek için hâkim ulusun tüm unsurlarının ortak iradesi gerekir.

Ama yetmez, aynı zamanda bu iradenin siyasallaşması zorunludur. Ak Parti böyle bir siyasallaşmayı yapacak kadar güçlü değil. Ya da arkasında böyle bir toplumsal uzlaşı yok. Bütün bu süreçte bu “katliam kanununun” işlemesi ve barış sürecinin tıkanması için iki şey oldu, (yapıldı). Birincisi, savaştan yana olan devlet ve “sivil” siyasi yapılar süreci tıkadılar ve provoke ettiler. Operasyonları, inadına arttırdılar. Bir dakika diyen sivil iktidara da; “ne yapalım karakolları basmalarını mı bekleyeyim; istihbarat aldık temizleyeceğiz” diyerek yukarıdaki değişmez ulus-devlet yasasını hatırlattılar. İkincisi, başta CHP olmak üzere, tüm parti ve kurumlar, açılım meselesini anlık bir radikal “çözüm” olarak anladılar ve anlattılar. Buna BDP de dâhildir. Tabii CHP ve faşist yapılar açılımın, çözüm değil, Türkiye’nin bölünmesini getireceğini yaygınlaştırdılar. Bunun da amacı çatışmaları İstanbul, İzmir gibi metropollere, sonra da Anadolu kentlerine taşımaktı. Muğla aynen böyle bir provokasyondur. Ve arkasında objektif olarak CHP zihniyeti vardır.

Şimdi bu noktaya geldik. Ama bu fırsatı kaçırırsak ben bu işin nasıl biteceğini size üstü kapalı olarak anlatayım.

Birincisi bu sorun, artık başta ABD olmak üzere, yeniden yapılanan küresel siyasi sistemin İran meselesinden sonra en önemli sorunlarından birisidir. Saddam’dan önce bütün bu bölgede küresel sistem için sorunlar daha karmaşıktı; çünkü sisteme doğrudan direnen bir ulus-devlet vardı. Şimdi bu yok. Ama Türkiye’nin bu sorunu bahane ederek bölgeye müdahale olasılığı ve bölgenin yeniden yapılanmasında ayak sürüyüp mızıkçılık etme ihtimali var. Üstelik bu sorun İran ve Türkiye’yi askerî olarak birbirine yaklaştırıyor. Kürt sorunu durdukça, ABD’nin istemediği ulusdevlet formu, Türkiye ve İran’da var olacak. Bu konudaki çözümsüzlük Türkiye’yi İran’ın yanına savurur. Türkiye’nin en büyük riski artık budur.

Türkiye’de militarizm yanlıları çok yanılıyor. Tek başlarına değiller. Buraya yazıyorum en çok 2013’ün sonuna kadar bu iş “çözülmüş” olacak. Türkiye çözümsüzlükte ısrar ederse adres NATO.

Daha fazlasını tarih yazsın… İyi nöbetler…


Yorum Yaz