Cumhuriyetin kazanımları çetesi
Türkiye bu yargı meselesini daha çok tartışır.
Şimdi medyada, şu sıralar olan biten üzerinde yapılan tartışmalarda, dünyadaki değişimi kavrayamamış ve buna bağlı olarak Türkiye’nin nereye gittiğini göremeyen zihinsel ve entelektüel yoksunluğun galebe çaldığını görüyoruz. Ama “çıkarları bunu gerektiriyor onun için görmek istemiyorlar” diyeceğinizi biliyorum; değişimi istemiyorlar ve değişim onları çok korkutuyor. Bu korkuda da haklılar. Çok şey kaybedecekler. Bir zamanlar bir “Cumhuriyet’in Kazanımları Çetesi” vardı. Ne zaman Türkiye’de demokratikleşme yönünde bir gelişme olsa bu “Cumhuriyet’in Kazanımları Çetesi” üyelerinden bir zevat çıkar ve Cumhuriyet’in kazanımları elden gidiyor diye dövünmeye başlardı. Bu kazanımların ne olduğunu her zaman sormuşumdur. Ekonomik olarak bu ülkenin, şu 87 yılda geldiği yer burası mı olmalıydı? Bundan hiç söz etmeyeyim isterseniz; meslek gereği bu konuda günlerce konuşur ve yazarım. Ama ortada “kazanımlar çetesinin” iddia ettiği gibi “modern” bir “şey” de yok. Laiklik mi? Yapmayın Allah aşkına! Demokrasi ve laiklik bu ülkeye “Batılı” anlamda şöyle bir göründü o kadar. O da şu son on yılda.
Batı, laik olmayı, dini devletten alıp, bireyin vicdanına bırakmak olarak anlar ve uygular; ya Türkiye Cumhuriyeti’nde nasıl oldu; tam tersi, din, devletin denetimine ve ta içine sokularak birey yok sayıldı. Ancak şimdilerde nüfus cüzdanlarında din hanesini tartışmaya başladık. Azınlıkların farkına varmakla kalmayıp onların da bir dini olduğunu ve ibadet özgürlüklerinin olabileceğini, dinlerini öğretecek okullarının olması gerektiğini şimdi gündeme getiriyoruz. Pardon “getiriyoruz” dememek lazım, bu ülkede gerçekten demokrasinin olması gerektiğine inananlar gündeme getiriyor. Ve tabii “Cumhuriyet’in Kazanımları Çetesi” karşı çıkıyor. Şimdi bakın Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasına kimler karşı çıkıyor? Bu okulun açılmasına ta başından beri karşı çıkanlar bugün yargı tartışmalarında da aynı “taraf”tadırlar. Yani onlara göre, bu ülke vatandaşı olup ama farklı dine mensup olanlar, dinlerini anlatacak ve din adamı yetiştirecek okulları açamazlar ve bu onların “laiklik” anlayışı gereğidir.
Şu çok açık “Cumhuriyet’in Kazanımları Çetesi”nin kazanımları kendi çıkarlarıdır.
Şimdi lütfen soğukkanlı olalım ve geriye bakalım. Bu ülke çok yokluk gördü, çok krizden geçti değil mi? Kaç esnaf, kaç küçük işletme yok oldu, kaç fabrika kapandı bunların hesaplarını bize bugün bu ülkenin resmî istatistik kurumu bile veremez. Hâlâ bir krizin sıkıntıları ile boğuşuyoruz. İşçiler direniyor, küçük işletmeler ayakta kalmaya, emekliler üç kuruşla yaşamaya çalışıyor.
Peki, bu ülke, şimdiye değin, “kazanımlarımız” elden gidiyor, rejim elden gidiyor, ordu yıpratılıyor, sıra yargıya geldi diyenlere ne verdi? Çok şey. Onların örtülü ödenekleri, bütçeleri hiç kesilmedi. Maaşlarını, terfilerini tıkır tıkır aldılar. Krizler onlara teğet geçti. Hatta bazıları, kriz dönemlerinde bile, aldıkları zamlı maaşlarla yetinmeyip yolsuzluklarla ülkeyi soymaya kalkıştı. Bunların çok azı ortaya çıkarıldı. Ve lütfen yargılandı. Ama halk bunları biliyor. Dev holding kurup bunu, bu ülkeye, mesleki dayanışma kurumu diye yutturdular.
Süleyman Demirel, 1979 yılında, tamam iflas ettik artık 70 cente muhtacız dediğinde bile lojmanlarında, tel örgülerle çevrili güvenli dünyalarında daha da “mutlu” olacakları darbe günlerini ellerini ovuşturarak beklemeye başlamışlardı.
Türkiye oligarşisinde asker ve yargının ağırlığını oluşturduğu bürokrasinin hâkimiyetini ve bu ülkenin kaynaklarından aldığı payı kim inkâr edebilir. Aksini söyleyin, hodri meydan!
Yargının bağımsızlığı tartışmaları özünde bir rejim tartışması olarak karşımızda bugün.
Rejim tartışması tabii ki, adı demokrasi olan her rejimde olması gereken bir durum.
Ancak Türkiye’deki “rejim” tartışmaları aslında hep demokrasinin tartışılması şeklinde olmuştur. Burada “bir rejim sorunu” var dendiğinde bilinir ki “demokrasi” dozu hastaya fazla gelmiştir ve bu fazlalık rejim sorununu gidermek üzere, ortadan kaldırılır. Bu, bu tarihin kestirme anlatımının en önemli anahtarlarından biridir.
Bu anlamda yargı ve onun “bağımsızlığı” söylemi bütün Cumhuriyet tarihi boyunca demokrasi için “bir demokles kılıcı” olmuştur hep. Tabii bu anlamıyla da yargının kendisi, “Cumhuriyet Müzesi’nin” en önemli ve Türkiye için en “pahalı” parçası sayılmalıdır.
Yalnız yargının “siyasi” icraatları ve onların belgeleri bile, tek tek bu müzeyi dolduracak kadar önemli ve şaşırtıcıdır. İşte Türkiye’de yargı, ta başından beri “Cumhuriyet’in” ve “kazanımlarının” kendisi ve aynası olmuştur.

“Cumhuriyetin kazanımları çetesi” için 3 Yorum Var
Temmuz 8th, 2010 saat: 00:13
Yazınızda demişsiniz ki;
Ekonomik olarak bu ülkenin, şu 87 yılda geldiği yer burası mı olmalıydı? Bundan hiç söz etmeyeyim isterseniz; meslek gereği bu konuda günlerce konuşur ve yazarım.
Bir gün eğer yazarsanız benim için bi mahsuru yok severek okurum. Umarım yazarsınız.
Temmuz 8th, 2010 saat: 01:30
Bunu toplumumuzun başlangıcından beri; oluşumundan soyutlayarak anlayamayız anlatamayız.. Binlerce hatta bırakın abartılı olsun onbinlerce yıl geriye doğru gigerek bütün kırılma naktalarındaki paradigmaları üst üste koyup; sonra önce kendimize anlatmalıyız ki anlayalım.
Elbette taraf’ız ama bakmaktan değil görmekten yana taraf olmalıyız. Bakmak spesifik bir olaydır.Kırılmaları yaratan olaya sırasında sıradan ve bulunduğun noktadan olayı sana çarpan yönü ile algılamaktır.
Oysa GÖRMEK dikey olarak ve kendi doğrumuzu isbata yarayan verileri seçerek değil; tarihi-sosyolojik bütün eş zamanlı “gerçek” verileri aynı paradigmalar üzerine mümkün olduğunca tama yakın yerleştirdikten sonra; başkalarının farklı yönlerden bakışlarını da bu paradimalar içinde tümel olarak kavramaktır.
Ben batı kültürü ile doğunun yukarıda söylediğim bulunduğu yörede bütün doğal etmenlerin etkisinde doğu kültünün içinde eğitilmiş-oluşmuş bir bireyim. Bu BANA GÖRE çeşitli varyasyonlar göstersek de böyle.
Tevhid-i tedrisat nedeniyle. Farklılıklarımız eşitsiz ve görece tüm değişim ve etkileşim farklarımızdan kaynaklanıyor; o abartılı süre içinde sonsuz ebeveyn kuşaklarımızla birlikte.
Bu ülke insanı tarihin sosyo-ekonomik dayatmaları ile “O” paradigmada batı tipi demokrasiye giderken anadoludaki belki onbin yıllık bütün gelen geçen ve kalan kültlerin sonucu oluşan kanaat önderlerinin KURUCU İRADE olduğu bir “nev’i şahsına münhasır bir kurucu irade demokrasisi”dir.
Ve kurucu irade bu vasfını her değişen anayasa satıralarına yazarak kurduğu devlet yapısını korumuştur..
Bu hakk-ı mükteseptir ve aksi eşyanın tabiatına aykırıdır. Yani tersi harakiridir ve bu Anadolu kültüründe genel kabul görmez.
Ve Osmanlı’dan belki daha önce Bizans’tan da gelen “DEVLET EBED-İ MÜDDET”in bireyleri bu kültün Anadolu topraklarındaki Yürütme ve Yargısını elinde tutmuştur. Yasama ise “bir kaç” tek liderin tayin ettiği bir meclistir.
Demokrasi ise “HERKES İSTEDİĞİNİ SÖYLER EN SONUNDA BAŞKANIN DEDİĞİ OLUR” temel ilkesi doğrultusundadır.
Bu anadolu toplum kült’üdür..
Uzatmak istemiyorum.
Bir iki cümle daha…
Bu ancak NATO içinde yine kurucu iradenin liderlerinin demokrasisi doğrultusunda küresel-global emir komuta zinciri içinde yavaş ve sindirerek küreselleşmeye doğru gitmektedir.
Çünkü en fazla borçlu olan en uyumlu olmak zorundadır. Ve zaten Anadolu toplumu; son derece karmaşık karabet ilişkileri ile tarihteki her kırılma “paradigmaları”nda edilgen bir sosyolojik yapıdır.
Demokrasi; her istila sonucu ve fütuhat gereği “asker toplum” yaşam biçimi ile “anlamı kendinden menkul” bir kavram olarak kalacak, tevhid-i tedrisat ürünleri kuruluş yıllarında binde beş okuma yazma oranından; yüzde yüz 12 yıllık eğitime yaklaştıkça “işsüreci” eğitimi ile robot olmaktan kurtulursa belki batıya yakın bir deve kuşu oluşturabilecektir.
Bu “tarihte zorun ve liderin rolü” ile olacaktir yine..
Bu da bir tür iç dinamiktir.
Aytac ERDOGDU
Temmuz 9th, 2010 saat: 09:45
sevgili Aytac ERDOGDU,
anlamakta çok zorlanıyorum ama bir kaç çağrışımımı eklersem belki meramımızı anlatmak için bir zemin oluşur:
Osmanlı’dan belki Selçuklu’dan daha önce Bizans’tan da gelen “DEVLET EBED-İ MÜDDET”in bireyleri kanaat önderleri defalarca kıyıldılar, ezildiler, yok sayıldılar, mezarları bile yok edildi …
onlarla uzaktan yakından ilgisi olmayan ne idüğü belirsiz zevat bu ülkenin “kurucu iradesi” olarak kendini dayatıyor 100 yıldır!
anadolu toplum kült’ü “acılara dayanmak” dışında hangi Yürütme ve Yargı iradesini temsil etmiştir -bırak asıp-kesmeyi, asılıp-kesilmemeyi bile becerememiştir?
12 yıllık tevhid-i tedrisat eğitimi zaten devekuşu yetiştiriyor! “tarihte zorun ve liderin rolü” ile ilga mı olacaktir?..
Yorum Yaz