“REFERANDUM’UN EKONOMİ POLİTİĞİ
Posted by ertemcemil132 | Posted in ABD, Kriz, Küreselleşme, Türkiye Yazıları | Posted on 30-07-2010
0
Aşağıdaki metin referandum süreci ile ilgili yazdığım yazıların yalnız ekonomi-politik ağırlıklı tespitlerinin ve tezlerinin derlenmiş halidir.
Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en önemli iki ayını yaşayacak. Bu süreç, yalnızca bir referandum süreci değil bundan sonrasının temel dinamiklerinin ve aktörlerinin belirleneceği bir geri dönüşsüz yol aynı zamanda. Şimdi, şu saate kadar, çok tartışıldı ama AYM’nin aslında ne yaptığından başlayayım. AYM, tamam esasa girdi ama aslında pakete dokunmadı, dokunduğu hususlar öz’e sirayet etmeyen son derece teknik detaylar. Bu, AYM’nin, şimdiye kadar olan çizgisine ve ideolojik-politik duruşuna söz söyletmemek için bir “zevahiri” kurtarma taktiğidir.
Salı günü, yani AYM kararından bir gün önce şöyle yazmıştık: “Türkiye’de şu an referandum ve arkasından gelecek seçim sürecinin yarıda kesilmesi, sigara tekelleri gibi akbabalara, savaş endüstrisine, neocon artıklarına, uyuşturucu tacirlerine ‘Türkiye’yi yağmalayın, biz daha iktidardayız’ demek anlamına gelir. Bu, yalnız Türkiye’de demokrasi ve barış sürecinin yarıda kesilmesi anlamına gelmez, başta Ortadoğu olmak üzere, Türkiye’nin, siyaseti ve ekonomisiyle etkilediği bütün hinterlandın felce uğraması anlamına gelir. AB’nin krizi derinleşirken, Obama yönetiminin bütün stratejileri altüst olur. İsrail gibi terörist devletlerin ve onları besleyen uyuşturucu, silah, sigara tekellerinin günleri başlar. İşte bu gerçeğin yalnız hükümet değil, Türkiye’de TSK dahil, devletin birçok kurumu artık farkına vardı. (…) Sonuçta devlet, yukarıda yazdığım çerçevenin farkında ve AYM de devletin en önemli kurumu. Bu yüzden bence sonuç belli gibi. Ancak, AYM’nin kararından sonra nasıl bir süreç bizi bekliyor; 12 eylülde 12 Eylül Anayasası’ndaki en büyük deliği demokrasi adına bu ülke açabilecek mi; bilinemez ama bu sürecin Türkiye’de solu ve sağı yeniden dizayn edeceği çok açık.”
İşte şimdi tam buradan devam edelim.
Bu iki ay gibi kısa süreye, sol taraftan başlamak üzere, temel ideolojik kalıpları parçalayacak bir süreç sıkışacak. Türkiye’de yeni bir sivil toplum dinamiği bu süreçte ortaya çıkarken devletin kurumları, yine bu süreçte kendilerini –zorunlu olarak- yenileyecekler.
Mesela TSK’nin komuta kademesi yine bu süreçte değişecek. TSK, bu süreçte 19. yüzyıldan kalma ordu anlayışı ile devam edemeyeceğini anlayacak ve vizyonunu, stratejisi, yeni komuta kademesiyle birlikte sorgulayacak. TSK’nin, soğuk savaştan ve darbe süreçlerinden kalmış, Pentagon’un soğuk savaşta “azgelişmiş ülkelere” müdahale için geliştirdiği belgelerden kopyalanmış iç hizmet talimat kitapçıkları artık çöp olmak zorunda. TSK, iç tehditten ziyade dış tehdide dönük olarak yeni stratejilerini oluşturacak ama bu stratejiler yeni NATO konseptine uygun olacak. Belki çok şaşıracaksınız ama, bu süreçte, bu hızlandırılmış “demokratikleşmeye” en hızlı ayak uyduracak kurumlardan birisi TSK’dır. Çünkü TSK, yargı gibi, yalnız milli sınırlar içine hapsolmuş bir müessese olmadı bütün bu tarih boyunca. NATO süreci TSK’nin, özellikle komuta kademesinde, dışarıya açık yüzünü oluşturdu.
TSK, Türkiye’nin NATO üyeliği sürecinde daima temel NATO stratejilerini takip etmiştir. Bir Ege Ordusu sorunu dışında çok büyük sorun olmamıştır. Soğuk savaş döneminde Sovyetler “kapitalist olmayan yol” teziyle, egemenlik alanı içindeki azgelişmiş ülkelere doğrudan müdahaleyi resmî politika yaparken, ABD’de, NATO’ya bağlı ulusal orduların, kendi ülkelerinde, darbe yapmalarını bir strateji olarak geliştirmişti. Bu yüzden TSK’nın tüm darbeleri ABD icazetli ve örtülü NATO doktrinlerine uygundur. Ama doksanlı yıllardan sonraki darbe planları ve teşebbüsleri bu konseptin dışında iç faşist (Ergenekon) örgütlenmesidir. TSK, işte şimdi NATO’nun yeni konseptine uygun olarak, Türkiye’nin “içinden” ziyade, Irak’tan başlamak üzere, Ortadoğu ve Kafkaslarda bir NATO ordusu olarak yeniden örgütlenecek. Ve buralardaki enerji hatlarının, lojistik, ticari alanların ve yolların güvenliğini sağlayacak bir profesyonel orduya dönüşecek.
Bu süreçte en büyük depremlerden birisi de yargıda olacak. Yargının demokratikleşmesi, devletin oligarşi kaynaklı çıkarlarını değil de, yurttaşın doğrudan çıkarlarını koruyan demokratik bir kurum olmaya başlaması bu süreçle birlikte başlayacak.
Yine bu süreç, Türkiye’nin AB üyeliğini hızlandıracak ve tam üyelik gerçekleşmesini yalnız zaman unsuruna indirgeyen gelişmelere sahne olacak.
Bu süreç, Kürt sorununun çözümü konusunda, hem ülke içinde hem de ülke dışında demokrasi ve sivil toplum güçlerinin devreye gireceği ve başarılı adımlar atacağı bir süreç olacak aynı zamanda.
Bu süreç, Türkiye’de sağ ve sol siyasi partilerin tam ortasına bir saatli bomba gibi düşecek ve tam 12 Eylül’de patlayacak. Sağda ve soldaki bütün Ergenekon partileri, 12 Eylül 2010’da dayandıkları bütün ideolojik, politik temellerini kaybedecekler. Politik kurumlar olmaktan çıkarak, devletin, bir önceki ideolojik yönelimlerinin ayaklı mevtaları olarak, oldukları yerde, çürüyene kadar, sallanmaya başlayacaklar.
REFERANDUM VE ULUSLAR ARASI DÜZLEM
2013 kritik tarih, çünkü bu tarihte ikinci Obama iktidarı başlayacak. Amerika’nın kriz sonrası “düzeni,” çok daha radikal araçlar üreterek yerine oturtmaya çalışacağı bir döneme gireceğiz. BM’den Dünya Bankası’na IMF’ye kadar tüm uluslararası kurumlar yenilenerek artık “uluslararası” olmaktan çıkacak ve küresel nitelik kazanacaklar. NATO’nun etkinliği ve yaptırım gücü artacak. AB, çok hızlı toparlanarak siyasi bütünleşme adımlarını hızlandıracak. İkinci savaş sonrasından daha yoğun bir ABD-AB ilişkisi başlayacak.
Burada Obama yönetiminin stratejisi, Türkiye’nin, en kısa sürede tam üyeliğini sağlayarak, AB’nin K.Afrika ve Ortadoğu içine doğru uzanmasıdır. Ortadoğu, Kafkaslar ve Rusya’daki enerji kaynaklarının ulusal olmaktan çıkartılarak, küresel piyasalara bağlı hareket etmesi ve buralardaki ekonominin “piyasa” mekanizmasına tâbi olması hem ABD’nin hem de AB’nin yakın gelecek hedefidir. Bu, kapitalizmin tarihindeki en büyük “piyasa” hamlesi olacaktır ve bunun için siyasi risklerinden arındırılmış ve “istikrarlı” Türkiye’ye ihtiyaç var.
ABD burada, Türkiye devletinin net ortaklığını sağlayamazsa, 2017’ye kadar, bu konudaki hamleleri yapması ve başarılı olması tehlikeye girer. Bu da krizi uzatır ve dünyaya maliyeti çok yüksek olur. İşte bundan dolayı Türkiye’nin, bu referandum sürecini sorunsuz geçmesi ve Kürt sorununun çözümü konusunda güçlü adımlar atarak, önümüzdeki dört yılı garantileyecek bir seçim sonucu alması lazım. Bu seçim sonucunun ne olması gerektiğini yazmayacağım ama ne olmaması gerektiği çok açık: CHP-MHP koalisyonu kesinlikle olmayacak. (Tabii burada tam olarak şunu söylemek istiyorum: Bu koalisyon, Türkiye’de, bu koalisyonu isteyen çevrelerin bile çıkarlarına aykırıdır; herkesin hep birlikte kaybedeceği bir sonuç olur bu.)
KÜRT DİNAMİĞİ
Son iki ayda Doğu’da savaşın yeniden başlaması dışında bu gidişi durduracak bir olumsuzluk yaşanmadı. Aslında çatışmaların artmasının sorunu, Türkiye’nin seçimden önce çözmesi konusundaki iradeyi de açığa çıkarttığını söylemek gerek. (Geçen ay Diyarbakır’da bir Kürt genci bana; ne zaman Doğu’da silahlar konuşmaya başlarsa siz Batı’da o zaman Kürt sorunu demeye başlıyorsunuz dedi; lütfen bunu herkes düşünsün.)
Şimdi Kürt sorununun demokratikleşme çerçevesinde çözüm yoluna girmesi ve bu konuda toplumsal mutabakat sağlanması gerekiyor. Bunun tamamlayıcısı da, AB’nin toparlanmasına bağlı olarak Türkiye’nin tam üyelik sürecinin kısalması ve bu konuda tarafların güçlü adımlar atmaya başlaması olacaktır.
Türkiye’nin K.Irak’tan başlamak üzere, doğuya doğru etkinliğinin siyasi ve ekonomik olarak artmaya başlaması ve bu etkinliğin Doğu’ya piyasa ve onun “demokrasinin” ihracı olarak gerçekleşmeye başlaması, enerji hatlarının, Rusya dâhil olmak üzere, devreye girmesinin hızlandırılması ve bunlara bağlı olarak Türkiye’nin “komşularla sıfır problem” tezinin derinleştirilmesi, sınırların tedrici olarak aşağıya indirilmesinin hızlandırılması da bu gelişmelere bağlı olarak gündeme gelecektir.
Ancak burada şunu önemle belirtmek gerekir ki; bu adımlar hem ABD hem de AB’nin yakın gelecek planlarıdır ama Türkiye’de yaşayan halkların, aynı zamanda çıkarlarına da uygundur. Bu olabilir mi demeyin; bu tür büyük değişimler, yüzlerce yıllık değişim dalgalarının üstünde gelir ve bu değişimleri yönlendiren egemen güçlerin yenilenmesi büyük çoğunluğun uzun dönemli çıkarlarını da arkasına alabilir. İnsanlık tarihindeki bütün geri dönüşsüz alt-üst oluşlar ve devrimler bunun örnekleri ile doludur. Üç büyük burjuva devrimi (Amerikan, Fransız ve İngiliz) aynen budur.
Şimdi referanduma gelelim: Buradaki tezim şu; referandum iki aydan az bir süreç ama bu süreçte alınan siyasi pozisyonlar, bize bundan sonrasının siyasi yapılanmasını da ortaya çıkartıyor. Ben Ergenekon’u, geride kalmakta olan, devlet yapılanmasının ideolojik-siyasi tarihsel bloğu ve bu bloğun tüm yapı ve araçları olarak anlıyorum. İşte bu Ergenekon son iki yıldır, küçük-büyük bakmaksızın tüm siyasi partilere operasyon çekti. Son Saadet Partisi operasyonunda başarılı olamadılar. Şimdi Ergenekon operasyonu geçirmiş bütün partiler “hayır” diyerek 12 eylülde 12 Eylül rejiminin devamına evet diyecekler. Böylece bu siyasi duruş, onları tarihteki gerçek yerine göndermiş olacak.
KRİZ DİNAMİKLERİ VE REFERANDUM
Evet, krizden çıkışın ilk işaretlerini almaya başladık.
Amerika’dan gelen ama gözden kaçan bir haber var. Belki de gözden kaçmamıştır ama detaylı yorumlandığını sanmıyorum. Fortune 500 araştırması, ABD’nin en büyük 500 şirketinin kârlılık durumlarını ortaya koyuyor. İlginç ve önümüzdeki dönemi anlatan sonuçlar var. İlk sonuç, krizden çıkışın ABD’de başladığını ortaya koyuyor.
2009 yılı, ABD’deki ilk 500’ün kârlarında 56 yıldan beri en büyük ikinci artışa sahne oldu. Tam yüzde 355 bir artışla 391 milyar dolara sıçrayan kârlar, 2008 yılındaki eksi 925,9 milyar dolardan geldi. Ancak bu olağanüstü kâr artışı yine olağanüstü bir istihdam azalışı sayesinde oldu. ABD’li ilk 500 şirket tam 821 bin kişiyi işten atarak istihdamda 3,2’lik bir azalmaya neden oldu. Ancak satışların dibe vurması ve işten çıkarmaların başlamasından altı ay geçmeden verimlilik artmaya başladı. ABD Çalışma Bakanlığı’nın verilerine göre, emek maliyetleri yüzde 4,6 oranında azaldı. Yani Amerika, bir birim mal üretmek için daha az adam çalıştırmaya başladı. Ama işinden olmayan şanslı Amerikalılar, işten çıkarılmadıkları için dua ederken, bir ücret arışı ile de karşılaştılar. Yani artan verimlilik çok az da olsa ücretlere yansıdı. Öte yandan ABD’de, ileri teknoloji içeren ürünlerinin üretim payı 1995 ile 2005 yılları arasında yüzde 14’lerden yüzde 54’lere çıkmıştı. Ama bu sıçrama, Bush’un yüksek faiz, güçlü dolarla desteklediği demir-çelik, petro-kimya ve bunlardan beslenen militarist ekonomiye rağmen kendini gösteremedi. ABD, ileri teknoloji içeren malları, güçlü dolar yüzünden dünyaya satamadı. Aslında ABD, kendisini finanse eden Çin ve Asya’yı bütün Bush dönemi boyunca, doları ve faizleri yüksek tutarak destekledi. Onlar da dünyaya ve ABD’ye ucuz emek ve ucuz parayla mal satarak, kazandıklarıyla dolar aldılar ve ABD’yi finanse ettiler. ABD’nin hâlâ en büyük şirketi olan Wal-Mart, ucuz Çin ve Asya malları ile dolduruldu ve bu mallar yüksek kârlarla, ABD halkına kredi kartları ile satıldı. Böylece banka sistemi de ucuz Çin mallarından “süper” kârlar etti. Ama burada olan ilkönce, ayda 100 dolar alıp günde 12 saat çalışan Çin halkına sonra da o halkın ürettiği malları Wal-Mart gibi yerlerden hem fahiş fiyattan hem de kredi kartıyla alarak borç batağına batan Amerikalılara oldu. İşte bu Amerikalıların bir bölümü şimdi işsiz, bir bölümü de vadesi gelen trilyonlarca dolar kredi kartı borcunu nasıl ödeyeceğini düşünüyor. Yine aynı şekilde ABD’li orta sınıfa ucuz mal üreten ve ABD devletini finanse eden Çinliler de şu sıralar artık yeter deyip, Çin’deki Avrupa ve Japon fabrikalarında greve başladılar.
Öte yandan Bush’un sektörlerini temsil eden petrol, otomotiv, demir-çelik şirketleri olağanüstü kâr düşüşleri yaşayarak ilk sıralardaki yerlerini terk ettiler. Bu şirketlerin dayandığı emtia fiyatlarındaki düşüş altı enerji, petrol rafineri, boru hattı şirketini ilk 500 listesinden çıkartırken, 2008 yılında bir numara olan Exxon Mobil yeni lider Wal-Mart’ın çok gerisinde kaldı.
General Motors, 2008 yılında 6. sıradaydı 2009’da ise, batmaktan zor kurtularak, kendine ancak 15. sırada yer bulabildi. Şimdi ABD’de finans, sağlık, yeni teknoloji sektörleri öne çıkıyor ve bunların kârları 2009’un ikinci çeyreğinden itibaren artmaya başladı.
Bütün bunları iki şey için anlattım aslında.
Birincisi, kapitalizmin yasaları işliyor. Düzeltme ABD’den başladı, düşen kâr oranları ilkönce emeğe sonra da yeni gelen teknolojiye dayanarak yeniden yükselmeye başladı. Şimdi ABD’nin mali durumu düzelmeye başlayacak. Daha az cari açık ve bütçe açığı verecek. Onu geçmişte halkanın kafasına basarak finanse eden Çin gibiler ise, ister istemez makas (eksen demiyorum dikkat!) değiştirecek. Yani “içeriye” bakan yeni bir büyüme dönemine geçecek. ABD halkı AB halkıyla birlikte daha az harcayacak, daha çok çalışacak ve borçlarını ödeyecek. Ama bu sefer onların yerine Çinliler ve Asyalılar harcayıp borçlanacak. Ama bu, yeni ve daha küresel bir kapitalizmi ortaya çıkaracak. Dünyanın tepesi değişiyor. Bu durum Türkiye gibi ülkeleri devreye sokacak. Türkiye ilk önce Ortadoğu ve Afrika’ya sonra Asya ve Latin Amerika’ya daha çok mal satacak. Hatta Çin, Türkiye’nin en önemli pazarlarından olacak. Türkiye’de bu yılın ilk çeyreğinde yakalanan ve iç yatırımlara, tüketime bağlı büyüme, bir müddet sonra (iki çeyrek) dışa (Doğu’ya) dönük ihracat artışı ile desteklenecek. Öte yandan Doğu’ya ve Güney’e Türkiye üzerinden gitmek isteyen AB tam üyelik sürecini hızlandıracak.
İkincisi, tüm bunlara bağlı olarak, bizim Ergenekon tayfasının çok güvendiği neoconlar ve onların sektörleri, gördüğünüz gibi, göçmüş durumda ve hiç şansları yok. İkinci Obama iktidarı kaçınılmaz.
Kıssadan hisse: Şu temmuz sıcağında yanlış ata oynamayalım. Tamam, mevzi dolaşmak, ayakta durmak, Kocatepe pozu özentisi.. bunları anlıyorum; kim bilir ABD’de Exxon Mobil, GM’de neler hayal ediyordur. Ama gördüğünüz gibi hiç şansınız yok. Yani gelecekte karşılığınız yok; onun için açın şu ülkenin önünü. On bir kişi deyince bizim aklımıza 2010 Dünya Kupası’nı alan takım gelsin, şu temmuz da Hasan Hüseyin’in “Temmuz”u kadar güzel olsun.
BİR DÖNEM BİTİYOR; SİYASİ RİSKLER ARTIYOR
Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Örgütü (UNCTAD) ve Uluslar arası Yatırımcılar Derneği (YASED) tarafından hazırlanan 2010 Dünya Yatırım Raporu, Türkiye’nin Doğrudan Yabancı Yatırımlarda geçen yıla göre gerileme gösterdiğini ortaya koyuyor.
2009 yılında Türkiye, en çok yatırım çeken ülkeler arasında 32. sırada yer aldı. Türkiye, 2008 yılında genel sıralamada 20. sıradaydı. Dünyada UDY yatırımlarında, 2009 yılında, bir önceki yıla göre, yüzde 37 oranında azalma var. Yani yatırım sermayesi ihracı kriz nedeniyle önemli bir gerileme göstermiş. Krizin belirginleştiği 2008 yılında da yatırımcı sermaye ihracı bir önceki yıla göre yüzde 18 düşmüş. Demek ki 2009 küresel sermayenin kabuğuna çekildiği bir yıl olmuş. Ama işin ilginç tarafı 2009, ABD’den başlayarak karların yükselmeye başladığı bir yıl da oldu. 2009 yılı, ABD’deki ilk 500’ün kârlarında 56 yıldan beri en büyük ikinci artışa sahne oldu. Tam yüzde 355 bir artışla 391 milyar dolara sıçrayan kârlar, 2008 yılındaki eksi 925,9 milyar dolardan geldi.
Türkiye’de ise UDY’lerin 2009 yılında hatırı sayılır oranda düşmesinin en önemli nedeni, siyesi risk ve yabancıların Türkiye’yi kaosa sürükleyecek bir MHP-CHP koalisyonu olasılığını değerlendirmeleri ve 2010-2011 yıllarının Türkiye’de ekonominin büyüme performansına karşın siyasi belirsizliğinin giderek artacak olması. Nitekim “yabancıların” bu öngörülerinin gerçekleşme ihtimalinin yüksek olduğunu bize gösteren günlere girdik. Bir CHP-MHP koalisyonu isteyen güçlerin savaşı hatta iç savaşı kışkırtmak istemeleri bunun işareti.
Uluslar arası Doğrudan Yatırımlarda, 2009 yılında gelişmekte olan ülkeler gelişmiş ülkelere göre daha avantajlı oldu. Sermayenin hem giriş hem de çıkış merkezleri 2009 yılında gelişmekte olan ülkeler oldu. Hem ABD’de karların yükselmeye başlaması hem de gelişmekte olan ülkelerin sermayenin yeni yatırım ve hareket alanı olması 2010 yılında krizin, Asya’dan başlayarak çözülmeye başladığını ve ABD’nin de buna hızla ayak uyduracağını bize gösteriyor. Burada sorun, Doğu Avrupa’dan başlayan ve içine Türkiye’yi alarak Hindistan’a uzanan büyük hinderland. Burada hızla piyasaya bağlı istikrarın oluşturulması gerekiyor.
Cameron Türkiye’den sonra Hindistan’a gitti. Cameron’un bu turu, aslında İngiltere’nin de durumunu ortaya koyuyor. İngiltere’nin tek çıkışı, Türkiye’nin de içinde olduğu bu bölgenin küresel kapitalizmin pazarına dâhil olması. ABD ve İngiltere, ikinci savaştan sonra bir kez daha dünyayı, yeni bir kapitalizm için, toparlamaya çalışıyorlar.
İkinci savaş sonrası toparlanmanın ve yeniden inşanın merkezi Avrupa’ydı. Şimdi bu toparlanmanın merkezi Türkiye’den başlamak üzere Asya. Bunun için, bu topraklarda “piyasaya” ya bağlı siyasi istikrar çok önemli.
ABD ve İngiltere bunu yapabilecekler mi; bu önümüzdeki günlerin en önemli sorularından birisi. Ancak hem Obama’nın hem de şu an Cameron’un stratejisi belli: Türkiye’yi en kısa zamanda AB üyesi yaparak AB’nin “demokrasiye” bağlı siyasi istikrarını bütün bu coğrafyaya Türkiye üzerinden ihraç etmek.
Çünkü AB’nin ve İngiltere’nin yalnızca tasarruf tedbirleriyle bu krizden çıkamayacağı çok belli
FED Başkanı Bernanke, Avrupa’nın yarım trilyon avro’yu aşan tasarruf tedbirlerini abartması halinde, Keynesgil bir tasarruf paradoksunun söz konusu olabileceğini tekrarlayıp duruyor. Avrupa’nın yeniden kriz öncesi harcama düzeylerine dönebilmesi için, çok ciddi bir yeniden yapılanma ve bu yapılanmaya bağlı yeni pazarlar gerekiyor.
Avrupa sermayesi, Asya ile daha fazla bütünleşmeli, ama bunu, içine Türkiye’yi de alacak bir siyasi bütünleşmeyle gerçekleştirmeli.
İşte ABD ve İngiltere’nin stratejisi bu kadar basit ama kısa zamanda gerçekleşmesi zor bir strateji. Ancak ABD ve İngiltere bunu başarmak için bütün ekonomik ve siyasi güçlerini kullanacaklar. Aslında bu stratejiye temkinli de olsa Almanya ve Fransa’da yatmaya başladı. Çünkü bu iki ülkede krizi, düşük avro ve tasarruf tedbirleriyle sonsuza kadar idare edemeyeceklerini biliyorlar. Bunun için Sarkozy ve Merkel, giderayak Türkiye’den yana tavır alacaklar; nitekim bunun işaretleri de var. İşte tam da bundan dolayı AB, Türkiye’nin Anayasa referandumunda “evet”demesini istiyor.
Yani dünya Türkiye’nin gözünün içine bakıyor ve Türkiye’de siyasi kaos istemiyor. Peki, ABD ve İngiltere başka olmak üzere AB ülkelerini de birçoğunun istediği istikrarın, demokrasi ile sağlandığı, yabancı yatırımları üzerine Çin gibi çeken bir Türkiye, bölge halklarının da çıkarına mı; kesinlikle evet.
Bu, Türkiye’de, başta Kürt sorunu olmak üzere, birçok kangren olmuş sorunun hal yoluna girmesi anlamına gelir. Şu an dünyada hâkim küresel güçlerin çıkarları ile bölge halklarının çıkarları örtüşüyor. Bu, tarihsel perspektiften baktığımızda olabilecek bir şey.
Amerikan devrimi, sınırlara sığmayan Kuzey burjuvazisinin eseri idi ama köleler içinde özgürlük anlamına geliyordu.
Cameron, Türkiye çok hızlı büyüyecek ve önemli bir küresel güç olacak derken, bunu diplomatik nezaket olsun diye söylemiyordu; küresel bir stratejinin sonucunu dile getiriyordu sadece.
Ama tabii ki Türkiye’nin, önemli bir bölümünün bu siyasi küreselleşme projesine direndiğini söylememiz lazım. Bunun nedenlerini artık biliyoruz. Ergenekon olgusunun tarihsel bir blok olduğunu daha önce yazdım. Bu blok, şimdi referandumda evet oyu çıkmasın diye elinden geleni ardına koymuyor; provokasyonlara başladılar, eğer güçleri yeterse kentlerde katliamı bile göze alacaklarından şüpheniz olmasın; çünkü bir dönem kapanıyor, kolay değil.

