Müptezel Anlayış ve Kurumlara Karşı “Ne Yapmalı”?
Güven Sak’ın küreselleşme döneminde büyüme, kalkınma ve yeni bir sol yazılarına verdiğim yanıta Nabi Yağcı’da katılmıştı. Taraf ve Referans’ta bu tartışmalara devam etmeyi kararlaştırmıştık. Bu çerçevede Sayın Güven Sak’ın Referans’ta yayınlanan son yazısı çok ilginçti.
Sak yazısını şöyle bitiriyor: “ Küreselleşme sürecinin getirdiği fırsatları anlayan, piyasa mekanizmasının önemini kavramış bir sol partiye ihtiyaç vardır.” Bu Türkiye’deki sola önerilecek en son şey olabilir. Türkiye’de sol, piyasa dendiğinde bütün savunma mekanizmalarını (tırnaklarını) çıkarır. Ama Sayın Sak’ın cesareti bununla da bitmiyor, sorarak devam ediyor: (…) Türkiye özelinde meseleye bakıldığında AKP acaba sol mudur? Aman dikkat Sayın Sak; buna benzer şeyleri en son İdris Hocamız otuz küsur yıl önce söyledi ve herkes selamı sabahı kesti. Aman dikkat! Türkiye’de solun ezberleri var ve onlara bugün solcuyum diye geçinen “Japon askerleri” dokundurtmaz. Yani Güven Sak “piyasa” derken ne demek istedi bir durup düşünelim demezler. Şimdi ben Sayın Sak’ı bu cesareti için kutluyorum ve şu piyasa ve sol “düzenleme” meselelerine devam etmek istiyorum:
PLANLAMA, DEMOKRASİ VE PİYASA: METALARIN DİKTATÖRLÜĞÜ…
Alternatif İktisat yazılarına devam ediyoruz.
Meta üretiminin olduğu her yerde fiyat vardır. Fiyatların egemenliği ve istikrarı bugün piyasanın istikrarı ve egemenliği demektir. Neo-liberal anlayışın bir ideoloji olarak egemenliğinin en önemli ayraçlarından birisi, bugün “fiyat istikrarı”dır. Merkez Bankalarının temel işlevi artık fiyat istikrarıdır. Merkez Bankası web sayfasının başında temel amacının fiyat istikrarını sağlamak olduğu yazılıdır. Bu mutlak bir piyasa egemenliğinin sloganıdır. Küresel kapitalizm bugün iki önemli olguyu öne çıkarıyor ve ısrarla savunuyor:
1) Meta üretiminin ve dolaşımının kesintisiz ve aynı şartlarda dünyanın her yerinde olması
2) Bu metaların fiyatlarının ve bu fiyatlarının istikrarlı sürekliliğinin yine her yerde aynılaşması ve sürdürülmesi…
YENİ BİR İKTİSADA BAŞLANGIÇ DERSLERİ
Bu notlar çeşitli tarihlerde yazdığım “alternatif iktisat” yazılarının bir derlemesi. Şimdi burada yayınlamamın nedeni ise bugünlerde Marksist iktisat referans verilerek küreselleşme sürecinin yeni akım sol bir iktisadı doğuracağı tartışmasının başlaması. Bu tartışmaya Referans Gazetesi’nde Güven Sak ve Nabi Yağcı katıldı. Bu ön notları derli toplu bir makaleye (referansları ile birlikte) dönüştürmek artık boynumun borcu. Belki bir kitap olur. Ama bundan önce burada yayınlıyorum ki eleştirileri, eksikleri saptayalım. Bu yazıların dipnotlarını da önümüzdeki günlerde yayınlayacağım. Okurken kopukluk ve tekrarlara rastlayacaksınız. Lütfen geçiniz. Bunları birlikte düzelteceğiz.
Sweezy, Baran ve Magdoff 1942’de “Eğer kapitalistler kendi başlarına sermaye biriktirir, böylece her birinin kontrolü altındaki sermaye artarsa, daha büyük miktarlarda üretim mümkün olur” der. Marx’da buna sermayenin yoğunlaşması der. Sermayenin kapitalizmin tünelindeki yolculuğunu üç istasyonla sınırlayabiliriz.
Birincisi sermayenin birikimi, ikincisi yoğunlaşması üçüncüsü merkezileşmesi ve ihracı. Yoğunlaşma rekabeti ortadan kaldıran merkezileşmenin öncüsüdür ama kendisi değildir. Bu bakımdan birikim ve yoğunlaşmadan daha farklı bir süreç olan merkezileşme toplumsal servetin tekellerde toplanmasıdır. Bu süreç sınırları belli olan bir ekonomide büyük çoğunluk aleyhine hızlı bir yoksullaşmayı ve mülksüzleşmeyi beraberinde getirir. Çünkü merkezileşmede, birçok kişinin kaybettiği bir yerde, bir kişinin elinde büyük miktarlarda sermaye toplanmış olur. Yani birikiminin ve yoğunlaşmanın aksine merkezileşmede toplum, kısmi de olsa, zenginleşmiş olmaz, tam aksine fakirleşir. Herhangi bir endüstri dalında merkezileşme bir tek şirket kalıncaya kadar sürebilir. Bu bir ekonomi için akıldışı bir süreçtir. Çünkü tekelleşen malların fiyatı artar, bir müddet sonra ortalama kâr oranları da düşmeye ekonomi tam istihdamdan uzaklaşmaya başlar. Burada tekellerden geçinen bir orta sınıf yaratılmış olur, ama büyük çoğunluğun yoksulluğu niceliksel ve niteliksel olarak artar.
Bu aynı anda kıtlıktır. Yani başta temel mallar olmak üzere insanın yaşaması için güncel mallar da “kıt” olur ve fiyatları artar. Çünkü kar oranlarının giderek düşme eğilimi tekelleri yüksek fiyat mekanizması ile ayakta kalmaya zorlar. Tekelci yapı bunun için şimdiye kadar bilgiyi ve teknolojiyi de denetleyerek bunu başarabildi. Ama bugün kapitalizm bunu yapmakta zorlanıyor.
Bir Babalar Günü Yazısı
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
çarpı bacaklarıyla- ha düştü, ha düşecek…
nasıl koşarsa ardından bir devin,
o çapkın babamı ben öyle sevdim.bilmezdi ki oturduğumuz semti,
geldi mi de gidici hep, hepp acele işi!..
çağın en güzel gözlü maarif müfettişi,
atlastan bakardım nereye gitti,
öyle öyle ezber ettim gurbeti.
Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40′ı geçerse ateş, çağ’rırlar İstanbul’a.
bir helallaşmak ister elbet, diğ’mi, oğluyla!
tifoyken başardım bu aşk oy’nunu,
ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.
en son teştifine çıkana değin
koştururken ardından o uçmaktaki devin.
daha başka tür aşklar; geniş sevdalar için
açıldı nefesim, fikrim, canevim.
hayatta ben en çok babamı sevdim.
CAN YÜCEL
Benim babam devlet memuruydu. Çok yer gezdiğimizi hatırlıyorum. Ama en iyi hatırladığım yer Ağrı dağının etekleri. Küçük bir çocukken Iğdır’da kollarımı açıp Ağrı dağına doğru koşardım. Eteklerine erişeceğimi sanırdım. Sonra da dik yamaçlarından tırmanmaya başlayıp bir solukta karlı tepesine varacakmışım gibi gelirdi. O zamanlar barakalardan oluşan lojmanlarımız Iğdır’ın toprak yolla gidilen arka mahallelerinden birindeydi. Lojmanlara giden yol sanki Ağrı dağının eteklerinde son bulurdu.
Her akşamüstü okul çıkışı tekrarladığım bu Ağrı’ya varma koşularını arkamdan gelen babam, elinde benim okul çantam olduğu halde, gülümseyerek izler, peşimden koşmaz ve bir müddet sonra soluğumun kesilip geri döneceğimi ve ona doğru koşmaya başlayacağımı bilirdi. Ağrı’ya varamazdım ama babama varırdım.
Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 02-06-2008
0
GAP’IN BAŞARISI DEVLETE DEĞİL, HALKA MALOLMASINA BAĞLI
GAP Türkiye’nin en çok tartıştığı, uzunca bir süre daha tartışacağı önemli bir proje. AKP iktidarının da en iddialı çıkışı GAP’ta oldu. GAP paketi, hükümetin Kürt sorunu ve bölgesel eşitsizlik konusunda attığı en önemli adımlardan biri sayılmalı. Ancak bu adıma birçok açıdan itirazlar geliyor. En önemli itiraz da bu paketin, alışıldık bir seçim paketi olduğu, sıkışan AKP’nin yerel seçimlere yönelik bir manevrası olduğu, hatta kapatma olursa olası bir erken genel seçimde eline geçireceği bir koz olacağı yönünde. Hatta hükümetin bu paket yüzünden IMF ile yapılması gereken stand-by sonrası yeni “durumu” bağlamadığı konuşuluyor.
Ancak GAP’ın tarihine baktığımızda bunun hükümetler üstü bir “devlet” projesi olduğunu görüyoruz. Aslında GAP’ın hikâyesi 1938′lere dayanır. 1938 yılında Keban boğazında jeolojik ve topografik etütler, baraj yapılması amacıyla, yapılmaya başlanmıştır. 
Elektriğin önemi ve kalkınmanın onsuz olmayacağını, o yıllarda Yalnız Sovyetlerde değil, Türkiye gibi geç uluslaşma çabasında olan ülke yönetimlerinin de ilk hedefiydi. Elektriğin milli sınırlar içinde her yere ulaşması ulus-devletin ulusal pazarı oluşturmak için yapması gereken ilk işti. Ancak Fırat ve Dicle’ye rağmen, hem politik tercihler hem de bölgesel eşitsiz kalkınmanın doğası gereği doğunun elektrifikasyonu 1950′li yıllarla sarktı.
1950 – 1960 yılları arasında gerek Fırat gerekse Dicle üzerinde Elektrik İşleri Etüd İdaresi tarafından sondaj çalışmalara hız verildi. Demirel’i var eden Devlet Su İşleri de 1954 yılında kuruldu.
Dicle ve Fırat havza çalışmaları ve baraj projeleri o yıllarda şekillenmeye başlamıştı. Ancak bölgede ta başından beri var olan toprak dağılımını dolayısıyla sosyo-ekonomik yapıyı değiştirecek bir adım atılmamıştır.
Bölgenin elektirikifasyonu ile ilgili adımlar ve bölgenin sulu tarıma açılması projeleri dolayısıyla GAP, 1970′lerin sonunda gündeme geldi.
Devlet, hükümetler üstü olan bu projeyi bölgede hiçbir zaman yapılmayan toprak reformunun yerine ikame ederken asıl olarak projeye, bölgenin ekonomik ve siyasi olarak denetiminin bir aracı olarak bakmıştır. Böyle olunca GAP’ın işlevinden çok propogandif yanı öne çıkmış, çok konuşulmuş, çok yazılmış ama doğunun makûs talihini düzeltmemiştir.