Türkiye ara döneme girerken (2)

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-05-06 tarihli Sesonline.net Yazısı

Dün AKP’nin içe kapanarak Türkiye için çok önemli bir tercih yaptığını, aslında bunun Türkiye’nin de dış dünyayla bağlarının zayıflaması anlamına geldiğini vurgulamıştık. Yani AKP şunu diyor: Bir darbe ile yapılmak istenen nedir? AB konusunda temkinli yaklaşım, daha az demokrasi, Kürt sorununu inkâr edip, askeri yollarla sonuca gitmeye çalışmak ve savaş ortamını devam ettirmek, egemen kesimler arasındaki kaynak aktarımını zaman içinde yapmak gerekirse şimdilik durdurmak, bürokratik ve askeri statükoya dokunmamak. Devlet kadrolarında radikal değişiklikler yapmamak. Erdoğan ve ekibi, “bütün bunlar için çetelere ne gerek var; zaten onlar deşifre oldu bırakın bunları meşru hükümet yapsın” diyor. Ve bu konuda, tıpkı “27 Nisan Dolmabahçe uzlaşısı” gibi, uzlaşıldı. Artık AKP’nin kapatılması bile –belki- bir taktik olur. Böylece hükümet içindeki ara dönem “oyuncuları” öne çıktı ve hükümetin politik hattını belirlemeye başladılar. Bu ekonomiyi de kapsıyor.

Mesela Merkez Bankası çok rahatsız. Tüzmen’in yersiz enflasyon eleştirileri dışında, Durmuş Yılmaz para politikası hattının maliye politikası ile desteklenmesinden artık umudunu kesmiş durumda. Maliye politikasındaki son makas değişikliği Merkez Bankası ile Hükümetin arasındaki tüm ipleri koparacaktır. Merkez Bankası’nın artık faiz artırmaktan başka çaresi kalmadı; onun da çok işe yaramayacağını Yılmaz da biliyor. Bu süreçte Hükümet, IMF ve AB gibi dış yönlendiricilerle bağlarını zayıflatarak, enflasyon karşısındaki yenilgisini popülizm yaparak dengelemeye çalışacak. Son istihdam paketi, GAP’ı tamamlamak isteği bunun ilk ipuçları. Zaten GAP’ tamamlamak hevesi, asker PKK’yı hallediyor biz de işin ekonomik tarafını çözelim ucuzculuğu. GAP’ın parayla değil, sosyal reformlarla desteklenecek kapsamlı bir tarım reformuyla işe yarar hale geleceğini göremiyorlar. GAP, Kürt sorunun kendisidir. Eğer bölgedeki feodal-militarist yapıyı çözmeden bölgeye yatırım yapılırsa eşitsizlik, dolayısıyla sorunlar daha da artar. Ama ne yazık ki, birtakım güçlerin istediği de bu.

Şimdi, girdiğimiz bu ara dönemde, bölgede yeni sermaye ve onun sahipleri yaratılacak. Bütçeden, hepimizin parası bu militarist-çarpık kapitalist yapıya aktarılacak. Bu adım, ayrıca bölgede ve Irak’ta Türkiye’nin ekonomik ve askeri bir güç olarak var olmasını, Amerika sonrasını hesaplayan stratejinin sonucudur. Ve bunda, başından beri, darbe koşullarını destekleyen yayılmacı Türk sermayesinin parmağı vardır. Şimdi AKP ile bürokratik- askeri oligarşi ve yayılmacı sermaye arasında geçici bir ittifak kurulmuş durumda. Bu durum önümüzdeki günlerde bir ara dönem olarak siyasallaşacak. Ancak bunun ne yönde çözüleceği 2009 ortasında ABD’nin yeni yönetiminin alacağı inisiyatife bağlı olacak.

Buradaki sağ ve sol oyuncular ise şimdilik yapmaları gerekenleri yapıyor. Mesela CHP çoğu zaman nasyonal sosyalist olup özüne dönerken, kimi zaman “1 Mayıs demokratı” oluyor.

Bu güçlerin son günlerdeki sol, hatta 68 sevdası da bu oyunun bir parçası. Solun büyük bir bölümü 12 Mart darbesini destekleyen şaşkınlık halinden daha kötü durumda.

Bu süreçte Türkiye-AB ilişkileri zayıflayacak ve 2009 sonuna kadar, Avrupa kaynaklı sermaye girişi, giderek azalacak. Hükümet, Arap sermayesi ve kıytırık özelleştirmelerle idare edip, Merkez Bankası’nın yüksek reel faizine güvenecek. Mehmet Şimşek bunun için cari açık 50 milyar dolar olacak diyor.

Sonuç olarak kötü bir iki yıl geçireceğiz; sonrası mı; onu da kimse bilmiyor. Galiba asıl sorunda bu.

Share on Facebook

Türkiye ara döneme girerken (1)

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-05-05 tarihli Sesonline.net Yazısı

Darbe olunca n’olur? Bunu bu ülkede herkes biliyor. Kaç kere yaşadık. Ama şu Ergenekon işleri ortaya dökülmeye başladığında Murat Belge’nin söylediği hepimizin kanını dondurmuştu. “Artık darbe olursa öyle sabaha karşı sizi almaya teğmen ve askeri cip gelmeyecek; kapımızı Ogün Samastlar çalacak.” Şimdi herkes 12 Eylül’ü gördükten sonra ondan beterini bekliyor. Tamam, ondan beterini tezgâhlamak isteyenler son dört-beş yıldır ellerinden geleni artlarına koymadılar ama dünya konjonktürü elvermedi işte. Ne yapsın çocuklar? Şimdi herkes kendisini beterine alıştırdığı ve onu beklediği için bir ara döneme girmiş olabileceğimizi düşünmüyor bile. Ben şu tespiti yapıyorum: Türkiye, 27 Nisan’da başlayan süreci 14 Mart ve 1 Mayıs’ta sonlandırarak bir “ara rejim” dönemine girmiştir. İsterseniz hayli iddialı olan bu çıkarım için bir basın toplantısından başlayalım:

Ankara; 3 Mayıs 2008: Maliye Bakanı ve Hazine’den sorumlu Devlet Bakanı basın toplantısında beş yıllık orta vadeli mali çerçeveyi açıklıyor. Sıradan bir “ekonomik program” açıklama toplantısı gibi gözüken bu toplantı aslında çok önemli bir makas değişikliğini gündeme getirdi.

Unakıtan, faiz dışı fazla hedefinin yüzde 3,5 olarak revize edildiğini söylemekle kalmıyor; bütçe performansı için asıl izlenmesi gereken hedefin faiz dışı fazla değil, bütçe açığı olduğunu belirtiyor. IMF ile stand-by anlaşmasının sona ermek üzere olduğu günlerde yapılan bu açıklama çok önemli bir politika değişikliğini içeriyor aslında. Bilindiği gibi son yıllarda maliye politikasında bütçe açığı yerine faiz dışı fazla kavramı öne çıkmıştı. Bütçe açığını en aza indirmek hedefi aslında geleneksel bütçe dengesi yaklaşımıdır. Ancak bütçenin dışında tüm kamu kesimi disiplini için “kamu kesimi borçlanma gereği” kavramı geliştirildi. Bu kavram, bütçeyle birlikte kamu kesiminde olan tüm kurumların bir yıl içersinde gelir, gider ve açıklarını gösterir. Yani Kamu Kesimi Borçlanma Gereği bütçe dâhil tüm kamu açığının milli gelire oranını bize verir. Aslında bu kavram neoliberal bütçe yaklaşımının temel argümanlarından biridir. (Puclic Sector Borrowing Requiement-PSBR) PSBR, IMF temelli programların anahtar kavramıdır.

Yalnız bizim gibi borçla ayakta duran ülkelerin KKBG’ni düşürmeleri ancak faiz dışı fazla vererek mümkün olacağı ve asıl hedefin bütçe açığını düşürmek değil, faiz dışı fazla yaratmak olduğu tezi IMF’nin temel argümanı olmuştur. Şimdi eğer Maliye Bakanı çıkıp bizim için artık faiz dışı fazla değil, bütçe açığı önemli diyorsa bunun iki anlamı vardır: Bir: Bu, “biz artık eskisi gibi borçlanmayacağız ya da siz bize zaten kolay kolay borç vermezseniz” demektir dış dünyaya. İki: “Biz faiz dışı fazlayı düşürdüğümüz gibi hedef de yapmıyoruz. Artık muslukları açacağız” Bu mesaj da iç kamuoyunadır. “Biz sıkıştık seçim ekonomisi başlatıyoruz” diyor Maliye Bakanı. Hükümet, GAP ağırlıklı olmak üzere, sosyal sigorta primlerinde indirim, mahalli idare reformu ve diğer altyapı ve sosyal harcamalara kaynak aktaracak. Yani önümüzdeki dönemde bütçe şaşacak. Bunun siyasi sonucu açık; Hükümet dış dünyayla ipleri koparmıyor ama gevşetiyor; AB ve IMF’yi eskisi gibi takmıyor. Ve kendisini düşürmekle tehdit eden “darbeci güçlerle” anlaşır gibi yapıp onları idare ediyor. Bunun için de Cemil Çiçeklerin borusunun öttüğü bir ara döneme girdik. AB bunu biliyor ve telaşı bundan. Bush ekibi de biliyor; ama Başkanlık seçimi var. Bir şey yapmamayı tercih ediyor. Washington-Post bunu tespit etti.

Bu durum yeni bir durum mu; evet yeni bir durum.

Çünkü AKP, kapatma davasına karşı direnmekten vazgeçti; uydur kaydır bir savunma verdiler. Türban meselesini bile unutmaya hazırlar. Eğer bu ülkede 30 Nisan’da darbe olsaydı 1 Mayıs’ta neler olacaksa bunu 1 Mayıs günü yaptılar. Şunu demeye getiriyorlar; darbe falan böyle şeylere gerek yok, biz gereğini yapıyoruz.

Share on Facebook

İşçi sınıfının krize karşı olanakları ve fırsatları

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-04-29 tarihli Sesonline.net Yazısı

Bu konuyu iki temel çerçevede ele almak istiyorum. Birincisi bugün kapitalizmin geldiği evrede emek hareketinin siyasallaşma çerçevesi ve örgütlülük biçimleri. İkinci olarak da Türkiye’de işçi sınıfının politik çıkışının kısa vadede imkânları üzerine konuşacağım.

Birincisinden başlamak istiyorum. Yani 1973’de başlayan krizin son evresini yaşadığımız bu günlerde, hiç şüphesiz, kapitalizmin yeni yönelimi ve şu anda var olan makas değişikliği bize işçi sınıfı ve tüm küreselleşme mağdurları için çok önemli fırsatlar sunuyor.

Kadın bir Marksist kuramcıyla başlayayım: “İçinde bulunduğumuz tarihi anın, Marks’ı geri getirmek için en kötü değil, en iyi, en uygunsuz değil, en uygun an olduğudur” (1)

Evet, yavaş yavaş da olsa devletin –militarist ya da sosyal- kapitalizmin idamesi için kapitalizmle birlikte ayakta duracak yegâne araç olduğunu anlıyoruz. Hiç şüphesiz ki sosyal devlet, özellikle Avrupa’da, işçi sınıfının mücadelesi sonucu, kapitalizmin vermek istemediği birçok tavizi de vermek zorunda kalmıştır ve bu tavizler, çok yönlü bir mücadelenin kazanımları olarak da kurumsallaşmış ve tarihe mal olmuştur. Ancak unutulmamalıdır ki, özünde sosyal devlet olgusu, en çokta Keynesci dönem ve uygulamalar, kapitalizm için köklü düzenleme ve yeniden inşa süreçleri olmuştur. İşte birinci savaştan önce başlayan reformcu sosyal devlet ve devlet kapitalizmi modası aynı anda emperyalist paylaşımı, savaşı ve saldırıyı da içermektedir. Bu konuda 3. Enternasyonal çok öğreticidir. 3. enternasyonalin 1919’daki manifestosunda temel görevin, işçi sınıfı hareketini özellikle sosyal yurtseverliğin yıkıcı etkilerinden korumak olduğu vurgulanmıştı. Ancak bütün bu uyarılara rağmen ulus-devletin kurucu ideolojisi işçi sınıfını esir aldı. İşte bugün Avrupa’da sol partilerin ve solun içinde bulunduğu durumun bu tarihsel gerçeklikle bağlantısı vardır.

CHP kongresinde radyodan Deniz Baykal’ı dinlerken insanın aklına ister istemez daha birinci savaş öncesi militarizme teslim olan Alman sosyal demokratları geliyor. Acaba o zaman SDP “vatan savunması” adı altında militarizme teslim olup burjuvazinin peşine takılmasıydı bugün dünya tarihi başka türlü yazılabilir miydi? İnsanlık bu soruyu her zaman soracaktır; ama tarihe böyle bakamayız tabii.

SPD, 1989′da “sosyalizm’in çöküşü ile birlikte yaptığı program değişikliğine rağmen çok uzun zamandır zor durumda. SPD Almanya’nın en eski ama en sancılı partisi. Bu durumu tabi dünyada solun içinde bulunduğu durumdan ayıramayız. Ama SPD gibi büyük kitle partilerinin küçülmesi “sosyalizm” in çöküşü ile başlamadı. Çok önceleri 1. savaş öncesi Avrupa Sosyal-Demokrat partileri 1912 yılında Basel’de aldıkları emperyalist savaşa karşı çıkma kararlarını çiğneyerek, anayurt savunması adı altında emperyalizmin ve savaşın bir parçası olduklarında iş bitmişti. Bu kararda Kautsky’nin başını çektiği SPD’ nin payı büyüktür. 2 Aralık 1914 günü Alman meclisinde savaş harcamalarına ilişkin yapılan oylamada SPD’den karşı oy kullanan ve savaşa karşı çıkan tek milletvekili Karl Liebknecht idi. İşte bu olaydan sonra Liebknecht ve Luxemburg partiden ayrılarak Spartüküs Birliği adıyla yeni bir parti kurdular. Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht şovenizme ve emperyalist savaşa karşı mücadelede 15 Ocak 1919′da öldürüldüler. Ancak SPD onlardan sonra şovenizmin batağından çıkamadı.

DEVRİM ŞİMDİ NEREDE?

Kapitalizmin sanayi devrimini takip eden ve küreselleşme aşamasına kadar gelen tüm süreçleri sermaye birikimini ulus-devletler üzerinden yapmıştır. Ulus-devlet paradigması ve sınırları sağı da (muhafazakârlığı ve statükoyu) solu da (devrimi ve değişimi) belirlemiş ve anlatmıştır. Bu tarihsel süreç aslında bir denge halini tarif eder. Bu denge hali kendi içinde de ikili bir dengeyi esas alır. Birinci denge ulus-devletlerin birbirleriyle olan ilişkisi ve bunun dengesi. Bu dengenin bozulma hali sistemin krizi olarak kendini gösterir. Bu krizin aşılması ve dengenin yeniden tesisi ancak savaşla olur. Birinci denge sistemin çatısı gibi işler. İkinci denge de ulus devletlerin kendi iç dengeleridir. Burada sınıfların mevzilenmesi ve çekişmesi ulus pazarın ve o pazarın ekonomik gerçeklikleri üzerinden cereyan eder.

Bütün bu yapı aslında sanayi devriminin statik Newtoncu değerleri üzerinde kurulmuştur. Örneğin ulus-devletlerin birinde bir denge kırılması ve değişmesi (devrim) birinci dengeyi çok etkilemeyebilir. Çünkü eğer birinci dengede çok güçlü bir kırılma yoksa sistem er geç bu kırılmayı tamir edecektir (karşı devrim).

Sol anlayış Marks’tan hemen sonra kendisini sanayi devriminin Newtoncu değerleri üzerinden tarif etti. Çünkü sömürü mekanizması ulus-devletin sınırları içinde işliyordu. Üstelik ulus-devletlerin kapitalizmin işleyişinden doğan hiyerarşik yapılanması ülkeler arasında eşitsizliği ve yeni sömürü mekanizmalarını yaratmıştı.

Sol, hem iç dengeyi geniş kitleler lehine değiştirmek hem de birinci dengedeki çarpık durumu değiştirmek için var olan statik durumu hedef aldı. Ama bu hedefin “devrimciliği” kendinden menkuldü. Var olan dengeyi kendi lehine ulus sınırları içinde bir müddet bozmayı başarabiliyordu. Ama sonra “devrim” daha derine inemiyordu. Nedeni açıktı; sistemin bütününün dengesi değişmemişti.

Aslında bu durumda, sol sanılan bir dönüşüm bir müddet sonra sistemin dengesini daha da güçlendirecek gerici bir yapıya dönüşüyordu. Şimdi otuz-kırk yıl öncesinden çok farklı bir işleyiş içindeyiz. Birçok kavramı yeniden tarif etmek, yorumlamak zorundayız. Bizim eskiden çok radikal sandığımız söylemler ve teoriler aslında bugün gerici ve çözümsüz.

Bugün dünyada neo liberalizm saldırısı sonucu işçi sınıfı ve onun siyasi örgütlenmeleri çok gerilemiştir Ama ondan once bu sürecin ekonomik arka tarafına bakmamız oradan sonuçlar çıkarmamız gerekir. Yaşadığımız kriz yeni değil. 1973 de “petrol krizi” diye anılan ama kar oranlarının düşmesi ile başlayan bir süreç. Aslında bu yaşadığımız kapitalizmin, en önemli dönüşümlerinden biri ile sonuçlanacak krizi. Ben bu sürecin sonunda ABD’nin hegemonyasının Avrupa ve Asya ile ekonomik ve siyasi açıdan paylaşılacağını düşünüyorum. Bunun da işçi sınıfı için çok önemli fırsatlar yaratacağını belirteyim.

FIRSATLAR VE MÜCADELE OLANAKLARI

Bu süreçte neoliberal saldırıcı sonucu işçi sınıfının örgütlü gücü ve sendikalaşma oranı gerilemiştir. Ancak üretim eksenin “gelişmekte olan ülkelere” kayması sonucunda buralarda sendikal hareketlilik ve örgütlenme artmıştır. AB ülkelerinde sendikalaşma oranı düşerken, kapitalizmin kar oranlarını yükseltmek için üretimi kaydırdığı birçok azgelişmiş ülkede sendikal örgütlenme ve sendikalaşma oranı artmıştır. (1) Dünyada sendikalaşma 1945–1970 arası çok önemli sayısal yükselişler göstermiştir. Ancak bu devletin de araya girdiği ve yönlendirdiği sarı sendikacılığı öne çıkarmış ve gerçek anlamda bir sendikal mücadele alanı yaratmamıştır. Bugün her şeye rağmen sendikal mücadelenin arttığı 12 azgelişmiş ülkede işçi sınıfının çok daha önemli açılımları vardır. Bu ülkeler arasında G. Afrika, Şili, G.Kore, Brezilya gibi ülkeler var. Bugün, bazı yönlerine itiraz etsek de, Latin Amerika’da iktidara gelen sol partilerin arkasında bu dinamik yatar. Bunun dışında işçi sınıfı bu süreçte toplu pazarlık gücünü artırmalıdır. Çünkü sendikasızlaştırmayla birlikte işçi sınıfının toplu pazarlık gücü zayıflamıştır. Ancak, toplu pazarlık gücü sendikal örgütlülükten ayrı olarak etki alanı açısından güçlü olabilir. Bu önümüzdeki günlerde işçi sınıfının devletsiz, gerçek bir sendikal mücadele ve örgütlenme açısından önünün açılması anlamına da gelecektir.

Bugün önümüzdeki önemli adımlardan birisi sendikal birleşmelerin örgütlü tek merkezli olması doğrultusunda adım atılmasıdır. Avrupa’da sendikal örgütlenme işkolu düzeyinden sektör ve ulusal düzeye doğru gitmiştir. AB düzeyinde üç ülkede (Belçika, Finlandiya ve İrlanda) ulusal-sektörler düzeyinde toplu pazarlık belirleyicidir. Diğer ülkelerde işkolu ve işletme düzeyleri geçerlidir. İşkolunun geçerli olduğu ülkeler faşizmin bir zamanlar hüküm sürdüğü İspanya, Portekiz, İtalya gibi ülkelerdir. Burada faşizmin mirası olarak korparitist sendikacılık gelişmiştir. (3) Toplu sözleşmelerin kapsamı ve uygulama gücünü kıtasal hale getirmek bugün işçi sınıfının ilk hedefi olmalıdır. Toplu pazarlığın kapsama alanı genişletilmeli ve bu alan sendikasız işçileri de kapsamalıdır. Avrupa sendikaları azalan güçlerine çözüm olarak sendikal birleşmelere yönelmektedirler. Kimya, Enerji ve Maden işçileri uluslar arası federasyonu (ICEM), sendikal hareket için temel sorunun “bütünleşen küresel piyasaya karşı sendikaların yenilenme ve bütünleşmesi olduğunu ortaya koyuyor. (4)

İşten çıkarmalara karşı geliştirilecek en önemli eylemlilik kıta çapında aynı anda işten çıkartılan işyerinin tüm şubelerinde uyarı ve greve gitmektir. Ulusal ve yerel firmalarda ise yerel hükümeti ve işvereni uyaracak, geri adım attıracak eylemlilikler yapılmalıdır. Bunun için kıtasal güç ve örgütlülük gereklidir.

Şimdi her kriz burjuvazi için yeni fırsatları öne çıkartırken, işçi sınıfı için de farklı olanakları yaratabilir. Önümüzdeki dönemin olanakları işçi sınıfı için vardır.

Bugün AKP iktidarı Cumhuriyet tarihinin, çalışanlar açısından en güçsüz iktidarlarından biridir. İktidardan tasfiye edilmekte olan faşist ve militarist yapılar da AKP ile uğraşmakta, bir süre daha iktidarlarını devam ettirmek için bütün imkânları ve hukuk dışı yolları –darbe ve benzeri girişimler dâhil- kullanmak istemektedirler. İşçi sınıfı neoliberal politikaların uygulayıcısı olarak AKP iktidarıyla mücadele ederken faşist devlet çetelerinin oyununu da gelmemeli, politik süreci doğru okumalıdır.

Bu açıdan önümüzdeki 1 Mayıs önemli bir deney olacaktır. İşçi sınıfı kendi enternasyonal sınıf bayrakları ile alanı doldurmalıdır.

14 Mart’ta bu bakımdan öğreticidir. 14 Mart’ta işçi sınıfının topyekûn direnişi AKP iktidarını Sosyal Güvenlik yasası için masaya oturmaya zorlamıştı ki araya devlet girdi. Yargıtay’ın açtığı kapatma davası Türkiye’de bir kez daha oy verenlerin oy verdikleri bir iktidardan hesap sorması engellendi. Türkiye işçi sınıfı iktidarlardan hesap sorma hakkını elde etmelidir ki bu krizlerden en az zararla çıksın. Bu açıdan işçi sınıfının ulusalcı ve devletçi her türlü politik düzlemden uzak durması gerektiği gibi bunun siyasi yönelimlere karşı mücadele etmesi gerekir.

ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEMDE NELER YAPILABİLİR?

Birincisi kadın işçi hareketinin güçlenmesi ve mücadelede kadınların da yer alması önemlidir. Bunun için bütün katılım kanalları geliştirilmelidir. İşyeri komiteleri, işsizliğe karşı örgütlenme ve dayanışma birimleri oluşturulmalıdır. Sendikalar bu tür sivil örgütlenmelere öncülük etmelidir. Mücadele yalnız ulus sınırları için de değil, ulaşılabilecek her yerde ve alanda olmalıdır. Mücadele araç ve yöntemlerini geliştirmek ve enternasyonal ittifakları çoğaltmak, önümüzdeki dönemin, en önemli ve acil adımları olmalıdır. Bugün Marksizm her zamankinden daha gerekli ve günceldir. Bugün 1. Enternasyonal zamanlarından daha fazla yeni bir enternasyonalin fırsatı ve imkânı vardır. Bunu farkına vermek bile bu günlerin en önemli kazanımı olacaktır.

(1) Ellen Meiksins Wood, Marks’a dönüş, Kalkedon Yayınları, 2007, İstanbul.

(2) ILO, Word Labour Report 1997-1998- Geneva, 1997, s.7

(3) EIRO, Industrial relations in tehe EU member States anda candidate countries, European

(4) ICEM, Power and Counter Power: The Union Response to Global Capital, Chigago, 1996

Share on Facebook

İşçi sınıfının Google karşısındaki tutukluğu

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-04-20 tarihli Sesonline.net Yazısı

Geçen gün Ali Nesin büyük bir bıkkınlıkla söylemiş gazetenin birine; artık Türkiye geçsin şu geçiş sürecinden diye. Gerçekten öyle gına geldi yani. Ben kendimi bildim bileli bir “geçiş süreci” yaşıyoruz. Her seferinde tam sonuna geldik derken “yeni bir geçiş süreci” başlıyor. Sosyal Güvenlik Yasası da çıktı nihayet. Çalışanlar için Cumhuriyet tarihinin en önemli yasalarından biri olan bu yasanın çıkış sürecinde işçi sınıfı iyi bir sınav verdi mi? Bu gibi zamanlar kazanım elde etme amacını taşıdığı gibi örgütlülükleri geliştirme ve güçlendirme zamanları olarak da ele alınmalıdır. Ancak bu süreçte bunun tam anlamıyla gerçekleştirildiğini söyleyemeyiz. Türkiye’de işçi sınıfının örgütlülüğü ve mücadelesi Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarından ayrı ele alınamaz. Bu yapısal sorunlar, Türkiye’de kapitalizmin bir geçiş süreci olarak tanımlanan tarihsel yolculuğu kaynaklıdır. Cumhuriyet kurulduğundan beri tercih edilen yol kapitalizmin bu topraklarda batının bir parçası olarak yapılanmasıdır. Çeşitli kopuşlar ve içi kapanmalar da Türk egemen sınıflarının tercihinden çok batı kapitalizminin krizlerinden kaynaklı olmuştur. Türkiye kapitalizminin yapısal sorunları doğrudan politik olanla içli dışlı bir “geçiş” sürecini içerir. Bütün bu süreçte politik olanın belirleyicisi ise devlettir. Aksi hiç olmadı. Aksinin olduğu yer ve zaman işçilerin inisiyatif aldığı bir tarih olacak. Yani sokakların politik olanı belirlediği ve ekonomik olana buradan müdahale ettiği bir eşik aynı anda bir demokratik devrim tarihi ve zamanıdır da. Bu gerçekleşebilir mi? Burada hep söylediğim bir şeyi tekrar söyleyeceğim: Türkiye devleti sınırları içinde ve bu sınırların belirlediği siyasi kompozisyonla değil. Bugün dünyada ve ülkemizde işçi sınıfının yeni yüzünü ve örgütlenme potansiyelini anlamak dünya kapitalizminin içinde bulunduğu yeni yönelimi anlamaktan geçiyor.

Örgütlülük tamam da nerede ve nasıl? Bence bu sorunun yanıtı belki bütün sorunlarımızı çözmez ama temel yönelimimizin yanıtlarının başlıklarını verebilir. Bunun için biraz tarihle birlikte günümüzün dinamiklerini ele alalım.

MANDEL’İN ÜÇÜNCÜ TEKNOLOJİK DEVRİMİ

Mandel Geç Kapitalizm’de üçüncü teknolojik devrimin iki temel sonucuna ulaşır. Bunlardan ilki çok önemli ve bence şu yaşadığımız günleri özetliyor: “ Üretkenlik düzeylerindeki bölgesel ya da uluslararası farklar artık kar elde etmenin ana kaynağı değildir. Şimdi bu rolü, sektörler ve işletmeler arasındaki farklar üstlenmektedir.” (1)

Mandel, 19. yüzyılda tüketim malları ve üretim malları arasındaki emek üretkenliği farklarının azalmasının bir değer aktarım mekanizması olduğunu söylerken, tüketim malları kesimimden üretim malları kesimine değer aktarımının sömürge ve yarı sömürgeler yoluyla olduğunu, bunun için de tarımın stratejik bir sektör olduğunu söyler. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra (yani ikinci savaştan sonra) çok açık olarak bunun ortadan kalkmaya başladığına vurgu yapar. Hiç şüphesiz onun bu vurgusu bir süreçtir. Ama bu dönemi karşılayan ve onun içinden çıkmakta olan teknoloji dalgası daha da ilginçti. Telekomünikasyon, radyo ve alüminyum, plastik dönemi belirledi. Bu dönem ve onu karşılayan dönemde (1940’lardan 1980’lerin ortalarına kadar) monopol ve oligopol yapılar devletinde önemli bir ekonomik oyuncu olması ile birlikte ortaya çıktı ve gelişti. Kamusal yaygın alt yapı hizmetlerinin düzenlenmesi ya da kamu sahipliğine geçmesi, bankacılığın ve finans kapitalin büyük şirketlerde yoğunlaşması fordist üretim ile birlikte bu tarihsel döneme damgasını vurdu. Esasında fordizm ve buna bağlı ölçek ekonomilerinin gerçek ağırlığı ikinci savaş sonrası dönemde artmıştır. Elektrik üretimi ve dağıtımı fordizmin kılcal damarları olarak dünyayı sarmış ve kapitalizmi her yere taşımıştır. Bu üretim hızla otomobil ve diğer demir-çeliğe dayalı sanayileri ve dayanıklı tüketimi geliştirmiştir.

Yine bu dönemde hiyerarşik denetim ve büyük şirketlerde tekno-yapılaşma ortaya çıkmış ve uygulanmıştır. Perakende ve mağaza zincirleri, eğitim turizm ve eğlence sektörleri hızla gelişmiştir. Bu dönemin ana yürütücüsü ülkeler Almanya, ABD, İngiltere, Fransa, Belçika, İsviçre ve Hollanda’dır. Bu dönem AB genişlemesinin de ikinci dalgasına tekabül eder. Yani AB merkezi bir kontrol sanayileri ve gelişmiş ulus-devletler sıkışması olmaktan çıkarak bölgesel bir entegrasyon için ilk önemli adımlarını bu dönemde atmıştır. Yine bugün yaşadığımız zamanlara damgasını vuran kamu düzenlenmesinde ulusçu ve emperyalist devlet en gelişmiş halini bu tarihsel dönemde almıştır. Bu olgu aynı anda yaşanılan dönemde sanayileşmeye ve sanayinin alt yapı özelliklerini de damgasını vurmuştur.

ZORAKİ SÖMÜRGECİLİK

İkinci savaş sonrası ABD ekonomik gücünü, savaş öncesi ve savaş sırasında Avrupa’nın geliştirdiği teknoloji birikimine sahip çıkarak eldi etti. Silikon vadisi bir mucize değildi. Savaşın biriktirdiği teknolojik bilginin Amerika tarafından kullanılmasıydı. Bu teknolojiyi yaygınlaştırmak için risk sermayesi kavramı geliştirildi. Ve Amerikan üniversitelerinden fırlayan genç beyinler kendilerine parayı bastıracak savaş zenginleriyle silikon vadisinde buluştu. Bu teknoloji, uzay harcamaları ama daha çok ev aletlerinin ve kişisel bilgisayarların geliştirilmesi için kullanıldı. İşte sorun da, Mandel’in dediği gibi, tam buradaydı. Çünkü tüketim malları kesiminin genişlemesinin sınırı vardı. Bu sınır gelişmiş ülkelerin pazarı idi. Bu pazarın sonuna gelindiğinde buralardaki işçi sınıfını için alacak –kişisel bilgisayar dâhil- tüketim malı kalmamıştı. Ancak işçi sınıfına tüketim malı satmanın yükü de ağırdı. Yüksek ücretli ve örgütlü işçi sınıfı kar oranlarını düşürdüğü gibi bir müddet sonra talep yetersizliğine de sebep oluyordu. Çünkü alım gücü ne kadar çok olursa olsun işçilerin talebi devletin talebinin yerini tutamaz. Bir müddet sonra yani pazarlar bulmanın elzem olduğu ortaya çıktı. Zaten bu ortaya çıkmadan önce, petrol bahanesiyle kriz de başlamıştı. Bu üçüncü dalga dediğimiz yeni sömürgeci dönemin sonuydu ama bunun tam anlamıyla tasfiyesi hemen mümkün değildi. Çünkü dünya gelişmiş ülkelerden ibaret sayılamazdı. ABD’nin hegemonik devlet rolünden soyunması, azgelişmiş ülkelerin diktatörlüklerden sıyrılması o kadar kolay süreçler değildi. Ve bunlar hep şimdi yaşadığımız “geçiş” sürecini içerecekti.

NEYDİ BU ÜÇÜNCÜ DALGA

Üçüncü dalga Pax-Britannica ve sömürgeciliğin devam ettiği ama aynı zamanda sonlandığı ve yerini Pax-Americana’ya bıraktığı dönemdir. Üçüncü büyük sermaye birikim dönemini takip eden dördüncü dönemde ABD’nin hegemonik devlet olarak iktisadi ve askeri hâkimiyetinden bahsedebiliriz. SSCB’nin bu dönemdeki ekonomik örgütlenmesi ve silahlanma yarışı, soğuk savaş olguları ABD’nin emperyalist-hegemonik devlet olarak yapılanmasını tamamlarken, SSCB’nin varlığı kapitalizmin o dönemdeki yapılanmasının ve sermaye birikiminin, çoğu kere söylendiği üzere, alternatifi olmamış onun tamamlayıcısı olmuştur. Wallarstein bu konuda oldukça iddialıdır. Wallarstein ABD ve SSCB ilişkisinin yüzeydeki görüntüsü başka, altında yatan gerçek başka der. (2) Wallarstein’e göre 1917’den beri olan, kapitalizmin işleyişini güvenle sağlamak ve fordizm, merkezi planlama gibi örgütlenme biçimlerini ve araçları farklı veçheleriyle uygulamaktı. Bu anlamda ulusal merkezi planlama, fordist üretim, devletçi ekonomi gibi uygulamalar ve araçlar sanıldığının aksine sol bir seçenek değil, tam aksine, dönem itibarıyla ABD egemenliğini pekiştiren ve onu dengeleyen-devam ettiren (sürekliğini sağlayan) oluşumlardı.

POLİTİK TEKNOLOJİ

Bugün Freeman beşinci dalgayı 1980’lerden başlatıyor ve günümüze getiriyor. Bu dönemi tanımlayan temel niteleme enformasyon ve iletişim. Temel taşıyıcı büyüme sektörleri ise yazılım, esnek üretim sistemleri, sayısal haberleşme ağları, uydu teknolojisi, biyoteknoloji. Castells, Freeman’ın bu çerçevesini enformasyon teknolojisi paradigması ile tamamlar. (3) Yeni teknolojilerin hızlı yayılımı, bu teknolojilerin ağ kurma iradesi ve etkileşimi, esnekliğin temel olduğu ve yatırım üretim planlamasını bilgisayar ağlarına bağlı yapan oluşumların ortaya çıkması ve üretim zincirini oluşturması paradigmanın başlıca ayaklarıdır. Castells şöyle devam eder:”Böylece mikro elektronik, telekomünikasyon, opto-elektronik ve bilgisayarlar artık enformasyon sistemleri ile bütünleşmiştir. Bu noktada örneğin yonga üreticileri ile yazılımcılar arasında hala işletme düzeyinde bir farklılık mevcut olacaktır. Ancak bu tür bir farklılaşma, yonga donanımlarına yazılımların yerleştirilmesi kadar, şirketlerin stratejik ortaklıklar, işbirliğine dayalı projeler çerçevesinde giderek daha fazla bütünleşmesiyle bulanıklaşmıştır.” (4)

Bu gelişmenin taşıyıcı ülkeleri daha doğrusu bölgeleri Freeman’a göre, ABD, Asya, AB, Rusya ve diğer gelişmekte olan ülkelerdir.

Bu stratejik gelişmelere uluslar arası finans piyasalarının serbestleşmesi ve düzenlenmesi eklenince karşımıza tek bir pazara doğru giden bir kapitalizm çıkıyor. Mandel’in dediği gibi bu gerçekleşmelerin çok önce yani ikinci savaştan hemen önce olması gerekirdi.

Ancak İkinci savaştan sonra yeni sömürgeciliğin devreye girdiğini ve bu süreci uzattığını biliyoruz. Zaten yeni sömürgecilik dolayımlı bir faşizm olarak üretim araçları sektöründeki artı-değer çöküşüne karşı geliştirilmişti. Bu çok açık olarak, ikinci teknolojik devrimin, gecikmeli olarak, tüketim malları sanayine uygulanmasıydı. Fordizmle birlikte uygulanan dayanıklı tüketim mallarını metropol ülkelerde yaygınlaştırma çabası sermayenin organik bileşiminde önemli bir artışa yol açtı. Bu kar oranlarında geçici bir yükselişe neden olurken, üretim malları ve teknoloji geliştiren sektörler geldikleri sınırdan öteye geçemediler. Çünkü tüketim malları sektöründeki kar yükselişinin iki sınırı vardı; birincisi teknoloji yapan ve üreten sektörlerine yatırım yapılmıyordu ve buralardaki karlar düşüyordu. İkincisi sömürgelerdeki pazarların sınırına gelinmişti. Yani sömürgeler mal ve para çevrimini yapamaz hale gelmişti.

İşte burada gelişmiş ülke-gelişmemiş ülke ayrımının önemi ortadan kalkıyor. O tarihe kadar “geliştirilmeyen” ülke ya da bölgeler artık “geliştirilebilirlerdi” Çünkü çıkış için tek yol vardı: Teknolojiyi hızla devreye sokmak. Ancak bu çok bilinen bir sorunu yeniden devreye soktu. Teknoloji hızla çoğalır ve küreselleşirken kar oranları da aynı hızla düşmeye başladı.

YAKALARIN RENGİ KARIŞTI

Bugünü belki de bu çerçeve biraz anlatabilir. Peki, bu süreçte işçi sınıfı ne oldu? Tabii ki bu dönemde işçi sınıfının ortadan kalktığını söyleyen yeni liberal tezlerden, değişen hiçbir şeyin olmadığını, fabrikaların ve mavi önlüklü, çelik iradeli ve devrimci parti benzeri sendikalarıyla işçi sınıfının küresel kapitalizmin kafasına vurarak iktidarı ele geçireceğini iddia eden tezlere kadar tüm içi boş iddialar bugün gerçek yerlerini buldular.

Fordist kitle üretiminin, sosyal devletin, ucu bucağı olmayan fabrikaların ve onların sendikalarının tasfiyesinden sonra şimdi, yukarıda anlattığımız gibi, yeni bir dönemi yaşıyoruz.

Şimdi küreselleşme, ulusal hükümetlerin farklı para ve maliye politikaları geliştirmelerini güçleştirdiği hatta imkânsız hala getirdiği gibi, farklı emek politikaları geliştirmesini de önlüyor. (5) Çünkü artık ulusal sınırlar içindeki talep önemli değil. Küresel teknolojik gelişim ve bu teknolojinin başat üretim aracı olarak gelişimi önemli.

GOOGLE GERÇEĞİ

Bugün arama motoru Google’un ilk çeyrek karının 1.31 milyar dolar olması ancak bunun yanında sanayi ve finans sektörünün toptan zarar yazması bize bu dönemi özetliyor. Yüksek faizlerin sanıldığı gibi küresel kapitalizmin karlılığını artıran bir araç olmadığı tam aksi sonuçlara yol açtığını da bu süreçte gördük. “Metropol ülkelerdeki birikim azlığı ve sömürgelere sermaye ihracının düşmesi böylece sadece sermaye fazlasının ortaya çıkışını ve kar oranının düşmesini pekiştirdi. Bilindiği gibi, fazla sermaye yalnızca ortalama faiz elde eder, ortalama kar değil. Ancak kendisi sermayenin değer kazanma sürecine bizzat katılmadığı için ve dolayısıyla bu faiz toplam toplumsal artı değerden ödenmesi gerektiği için ortalama kar oranını daha da düşmeye zorlar” (6)

Artık devletlerde, mali sermaye de yüksek faizle daha fazla idare edilemeyeceğini gördü.

Kapitalizm şimdiye değin üretim araçlarını geliştirmek için devleti öne sürdü ve devletler eliyle savaşları çıkardı. Savaşları iki temel işlevi vardı; birincisi tıkanan pazar sorununun yeniden düzenleyip yeni sermaye birikiminin gereklerine göre paylaştırdılar ikincisi ise üretim araçlarını geliştirecek (Marks’ın ünlü Kesim I’ini ) talebi ve alt yapıyı sağladılar. Bunu tamamlamak içinse savaş sonrası dönemlerde tüketim ve hizmetler alanlarını geliştirildi. Gelişmiş ülkelerde sosyal devlet, sınırlardan taşan kültürel zenginlik ve örgütlü(!) işçi sınıfı bunun sonucuyken aynı dönemde azgelişmişler ilk önce ucuz hammadde ve emek deposu sonra da ucuz fabrikalar oldu. Şimdi ne savaşan ulus-devletlere eskisi gibi ihtiyaç var ne de ucuz hammadde depolarına.

Şimdi ki ihtiyaç, bilgiyi alacak bir talep, yaygınlaşan piyasa ağı ve bunu tamamlayan küresel bir düzenek.

Bunu sağlamak için de devletin ağırlığından her yerde hemen kurtulmak gerek. Devletin gereksiz kadrolarının, düzeneğinin yol açtığı gereksiz harcamalar ekonomiye başka bir yerden zerk edilerek yeni bir orta sınıf ve talep yaratmak şimdi en önemli hedef.

Ancak çok iddialı olacak ama yeni kapitalizm bunu hem İran’da hem Türkiye’de hem de Afganistan’da yapmak istiyor. Peki, burada işçi sınıfı nerede duracak. Bir kere şu “mavi yaka”, “beyaz yaka” gibi gereksiz tanımlardan kurtulduğumuzu söyleyelim. Artık ulusal hükümetlerin dünyadan ayrı bir iktisat politikaları olamayacak. Böylece işçi sınıfının ulusal hükümetlerle pek işi yok.

Örneğin yeni ‘Sosyal Güvenlik Yasası’ küresel bir düzenleme. Zaten bu düzenlemeyi yapmayacak bir hükümet iktidara gelemezdi. Sanıldığı gibi bu yasa IMF direktifi ve AKP işbirliğiyle değil, ‘Washington uzlaşısının’ bir sonucu olarak gündeme gelmiş ve yasalaşmıştır.

Burada iki şey yapılabilirdi; birincisi küresel düzeyde alternatif yeni bir sosyal güvenlik sisteminin dünya vatandaşlığıyla birlikte oluşturulması. İkincisi bunun, Türkiye’de eski yasanın yerine getirilmesi için küresel ve yerel eylemlilikler ve ittifaklar.

Evet, yalnızca küresel bir işçi hareketi ve bu alanda sınırların kalkması bile 21. yüzyıla damgasını vuracak bir gelişme. Ama bundan ötesi kafa ve kol emeği arasındaki farklılıkların giderek erimesinin heyecan verici sonuçları olacaktır.

1 Mandel, E. Geç Kapitalizm, S: 259, İstanbul–2008

2 Immanuel Wallerstein, Liberalizmden Sonra, 1998, Metis, İstanbul.

3 Manuel Castells, Ağ Toplumunun Yükselişi, 2005, Bilgi Üniversitesi ,İstanbul.

4 Manuel Castells, age, s; 91.

5 Şenkal, A. Küreselleşme sürecinde sosyal politika: S.469; Alfa yayınları, 2005, İstanbul.

6 Mandel, age. S:256

Share on Facebook

Emperyalizm, Rusya ve biraz da ‘Ergenekon’ notları!..

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-04-01 tarihli Sesonline.net Yazısı

Bugünleri tarihçiler ileride nasıl anlatır bilmiyorum ama benim öngörüm, yaşadığımız günler tam küreselleşmenin doğum sancılarını hissettiğimiz zaman dilimi içine giriyor. Burada “tam küreselleşme” derken, Kautsky gibi bir ultra emperyalizmden söz etmiyorum. Yani bu statik bir denge hali değil, tam aksine dinamik bir geçiş süreci. Amerika’nın 1970’li yılların başında çözülmeye başlayan hegemonyasının sonuna geliyoruz. Ulus-devlete bağlı emperyalizm süreci bitiyor. Galiba yaşanılan kafa karışıklığının en önemli nedeni de bu durum.

Buharin, emperyalizmin devlet tröstleri arasındaki rekabet olduğunu söyler. Bu rekabetin ortadan kalkması halinin, kapitalizmin işçi sınıfına karşı duran bir dünya tröstüne dönüşmesine yol açacağını ancak, Hilferding’in de vurguladığı bu gelişmenin, yaşanılan çağda yalnız teorik olarak mümkün olduğunu da belirtir. [1] Buharin, o dönemde kapitalist çıkarların uluslararasılaşmasının kaçınılmaz olduğunu ancak bunun sermayenin ulusallaşması ve devlet sınırlarının kapatılmasına doğru gelişen güçlü bir eğilimle engellendiğini de söyler. Bu tespit, çok açık olarak sermaye birikim sürecinin 19. yüzyılda ve 20 yüzyılın son çeyreğine kadar olan süreçte ulusal pazarlar üzerinden ve ulus-devletler eliyle gerçekleştirildiği gerçeğinin ifadesinden başka bir şey değildir.

Buharin, bir ultra-emperyalizm (buna bütünleşme demek daha doğru) fikrine, uzlaşmacı statik bir denge halini anlattığı için karşı çıkar. Ve sağcı bulur. Tam aksine kapitalizm ve onun son aşaması olan emperyalizm dinamik bir olgudur ve ona mekanik olarak bakılamaz. Merkezileşme eğilimi nasıl mutlaklaştırılıp bir denge haline götürülemezse, tek bir ulusun emperyalizmi de mutlaklaştırılıp emperyalizmin kendisi olarak anlatılamaz. Eğer bunu yaparsak, Kautsky’nin yaptığını tersinden yapmış oluruz, o kadar. Peki, şimdi olan nedir? Şüphesiz ABD emperyalist eğilimlerinden soyunmuyor. Ama yalnız militarist güce dayalı bir ulus-devlet emperyalizminin de sonuna geldiği kesin. ABD, artık gücünü kapitalizmin işleyiş yasalarından başka bir şeyden alamayacağını, alsa bile bunun uzun dönemde mümkün olmayacağını gördü. Kapitalizm, ulus-devletlerden kaynaklı çelişkileri törpüleyerek bu enerjisini finans ve bilişimin sonsuz dünyasına yöneltti. Otuz yılı aşkın bir süredir çözemediği karlılık ve düzenli kazanma sorununu, yeni bölgesel ekonomiler kurarak bunları da borsalarla birbirine bağlayarak çözmeye çalışıyor. Burada AB, Rusya, Çin ve tabii Japonya başrolde. ABD ise var olan durumu kabullenerek gücünü korumaya çalışacak.

BATMAYAN GÜNEŞ VE YENİ KRİZ

Bir zamanlar İngiltere’nin üzerinde güneş batmıyordu, sömürgeleri sayesinde. Şimdi borsaların üzerinde güneş batmıyor. İlkönce Tokyo borsası ilk ışıklarla o günkü piyasaların nasıl şekilleneceğini anlatıyor bize. Sonra Şanghay olan bitene yukardan bakan zengin bir mirasyedi edasıyla Tokyo’yu bastırıyor. Hong Kong, G.Kore ve Malezya dünün yorgun Amerika’sını takmamaya çalışıyorlar. Rusya açıldığı zaman o gün az çok belli olmuş oluyor. Rusya’da Asya’yı takip ediyor. Rusya’dan sonra açılan en dinamik borsa İMKB. İşte burada kırılma başlıyor. Tokyo, Singapur, Şanghay, ABD’ye rağmen iyi gitmiş olsa bile, İstanbul ABD’ye rağmen iyi gitmiyor. Avrupa borsaları açıldıklarında hem dünkü ABD’ye hem de Asya’ya bakıyorlar. Amerika açıldığı zaman gün belli oluyor. Brezilya’nın Bovespa’sı artık İMKB’ye nal toplatıyor. Kapitalizmin bu mabetleri 24 saat açık ve yaşadığımız kriz sonrasının işaretlerini bize veriyorlar.

1970’li yıllarda başlayan krizin kuyruğuna geldik. Bu dönem bittiğinde karşımızda dünyanın yeni güç dengelerini bulacağız. Bugün zenginliğin ve onun gücünün nasıl dağılacağın işaretleri de bize iki ekonomik olgu veriyor. Birincisi dünya borsaları; ikincisi ise kimin ne kadar ürettiği ve tasarruf ettiği. Ekonomik ve siyasi yerini belli etmiş ama tasarrufları yetmeyen ülkeler durumu idare ediyorlar. Ama bizim gibi hem açık veren hem de duracağı yer henüz belli olmayan ülkelerin işi zor. Örneğin İspanya ve Yunanistan Türkiye’yle birlikte en çok cari açığı veren ülkeler olacak bu yıl ama riskleri bizim kadar değil.

The Ekonomist’in 2008 yılı için yaptığı tahminlere göre cari işlemler açığının milli gelire oranında Yunanistan, İspanya ve Türkiye başı çekecek. Bu yıl Yunanistan’ın milli gelirinin yüzde 12′si, İspanya’nın yüzde 9,1′i, Türkiye’nin ise yüzde 7,4′ü kadar cari açık vereceği öngörülüyor. Cari açığın milli gelire oranında bu üç ülkeyi yüzde 6,9′la Pakistan, yüzde 4,7 ile ABD izliyor.

Çin 249,9 milyar dolarla son bir yılda en fazla cari işlemler fazlası veren ülke. Cari fazla veren ülkeler sıralamasında Çin’i 223,2 milyar dolarla Almanya, 212,8 milyar dolarla Japonya, 98,9 milyar dolarla Suudi Arabistan, 76,6 milyar dolarla Rusya izliyor. Burada Asya’nın, Çin’in, Rusya’nın ve AB’nin bir bölümünün başta ABD olmak üzere açık veren ülkeleri fonladıkları ortaya çıkıyor. Amerika, Asya ve Avrupa bölgesel ekonomileri oluşuyor. Borsalar bu bölgesel pazarları birbirine bağlayan deniz fenerleri gibi çalışıyor. Herkes birbirine bakıyor ve herkes birbirinden mal alıp veriyor. Bunun için herkesin kapılarının sonuna kadar açık olması gerekiyor. İşte bu olgu tamamıyla yeni bir dönemi bize anlatıyor. Artık hiçbir şey soğuk savaş dönemindeki gibi olmayacak. Çok büyük olsanız bile güneşin doğuşuyla açılıp birbirini izleyen borsaların hoşuna gitmeyecek bir adım atmanız çok zor.

İşte ulus-devletlerin “büyüklüğün” sonu ve sınırı burada. Buna piyasanın aklı deniyor. Kapitalizm artık devletten çok piyasaya güveniyor.

RUSYA: O HEP DURDUĞU YERDEYDİ, GİDİP GELEN BİZDİK

Örneğin Rusya bunu gördü. Rusya’nın doksanlı yıllardaki hikâyesi ve bugün geldiği yer bize bunu gösteriyor. Rusya doksanlı yılların başından itibaren küresel birikim sürecine hizmet etmeye başladı, fonlarını ve enerji gelirlerini küresel sisteme pompaladı. Rusya’nın kaynakları yeni Ruslar ve yarı askeri iş adamlarından oluşan oligarşi tarafından küresel sisteme aktarıldı. Rusya’nın iktidarı uluslararası petrol, gaz ve metalürji şirketlerinin elinde artık.

Yeni seçilen Medvedev, Rusya’yı küresel-liberal dünyaya entegre edecek adımları atacak. Rusya, AB genişlemesinin ve küresel yeni yapılanmanın enerji ve finans merkezi oldu bile. [2] Bulunduğumuz coğrafyayı önümüzdeki yıllarda üç dinamik belirleyecek:

Birincisi; AB’nin genişleme dinamiği, ikincisi, ABD’nin yeni konumu ve yapılanması, üçüncüsü ise Rusya’nın hem bulunduğumuz coğrafyadaki hem de küresel ekonomideki yeni rolü. Rusya’nın yeni yönelimleri Türkiye’yi çok ilgilendiriyor.

AVRASYACI TEZLER

Yaşadığımız krizin dünyada ekonomik ve siyasi bir ayrışmayla sonuçlanacağını ve batının alternatifi yeni bir odağın Avrasya bölgesinde şekilleneceği tezi yeni değil. Bu tez, ekonomik gücü ve siyasi geçmişi nedeniyle Rusya’yı merkeze oturtuyor. Ulusalcı ve Avrasyacı tezlerin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne kadar uzanıp Çin’i de içine alan versiyonları da var.

Ergenekon operasyonuyla “bu kadar da olmaz, bunların mutlaka bir dış bağlantıları ya da beklentileri vardır” görüşü gündeme geldi.

Burada “bağlantı” işi biraz zayıf bir ihtimal ama “beklenti” tabii ki doğru. Yaşanılan küresel krizin, ABD’nin gücünü geriletip, tek odaklı bir siyasi ekonomik yapıdan çok odaklı yeni bir yapıya yol açarak sonuçlanacağı, ulusalcı tezleri savunanların ciddiye aldıkları, hatta yaydıkları bir görüş. [3] Burada Türkiye’nin de, başını Rusya’nın çektiği AB ve ABD karşıtı yeni bir merkezin hatırı sayılır bir odağı olacağı iddiası, ulusalcı kanat tarafından oldukça ciddiye alınıyor, hatta geliştiriliyor.

Geçen perşembe Taraf’ta Hakan Aksay yazdı; “Avrasyacılar Kremlin’i Türkiye’ye karşı kışkırtıyor” diye. Bu Avrasyacılar bizim ulusalcıların Rusya şubesi gibi. Avrasya Hareketinin lideri Dugin, Ergenekon operasyonu olunca bir basın toplantısıyla operasyonu kınamış. Aslında Dugin gibiler tipik marjinal, neo-faşist Rus milliyetçileri. Bunlar Putin’in AB ve ABD’yi dışlayarak Çin, Hindistan gibi ülkelerle birlikte yeni bir odak oluşturma yöneliminin yarım kaldığını iddia ediyorlar. Hâlbuki Putin başından beri, – böyle bir eğilimi varmış gibi görünmesine rağmen- Rusya’nın, AB ve ABD ile yeni ilişkiler geliştirerek, küresel dünyanın güçlü oyuncusu olacağı görüşündeydi. Bunun için hem AB ile hem de ABD ile ilişkilerini hep sıcak tuttu. Hatta ABD’nin Irak ve Ortadoğu yolunu açtı. Zaten bu tercihi Rusya’yı ipten çekip aldı. Çünkü işgal ve ekonomik krizle birlikte artan petrol fiyatları bugün Rusya’yı yeniden güçlü ve sorunsuz bir ekonomi yaptı.

MAFYACI OLİGARKLARDAN SAYGIN BURJUVALARA

1990’ların sonunda, 1998 krizinden hemen önce, Rus ekonomisi hala Sovyet korporasyon sisteminin zararlı kalıntılarını taşıyordu. Bu özellik, el konulan kamu işletmelerini bürokratik mafyanın eline veriyordu. Kamunun yağması veYeltsin dönemindeki daralma ve üretimsizliğin sonucu, uluslar arası piyasalardan borçlanma zorunluluğu olarak kendisini gösterdi. Yani IMF işe başladı. 1990’ların sonunda petrol ve gaz gelirleri GSYİH’nın yüzde 20’sine eşitti. Yaklaşık 70–80 milyar dolar gibi bir değere denk gelen bu meblağ yağmalanan Rus ekonomisinin ihtiyacını görmüyordu. Ve Rusya krizle tanıştı. Ancak krizin asıl nedeni mafyalaşmış bürokrasinin, yağması ve dışarıya sermaye kaçırmasıydı. 1990’lar boyunca her ay yurtdışına çıkarılan sermaye miktarı iki milyar doları buluyordu. Bu yıllık 20–25 milyar dolara denk geliyordu ki; Rusya’nın o zamanki ihracatının yüzde 30’unu teşkil ediyordu. Rusya’dan kaçırılan fonlar küresel sermaye için ucuz kaynak oluşturdu. Bu süreci sanayisizleşme ve oligarşik devletin oluşması izledi.[4]

Rusya Federasyonu’nun, dünya ekonomik sistemine hammadde satıcısı ve küresel sermaye için bir pazar olarak dâhil olması doğrultusunda, devlet yapılanmasının yeniden oluşması gerekiyordu.

Yeltsin’in oligarşik ve bürokratik yağmacı devleti yerini, Putin’in Washington uzlaşısını takip edecek devletine bıraktı. Artık 1998 krizinden hemen önce, yanlış bir zamanlamayla, Moskova’da şube açan Goldman Sachs rahat bir nefes alabilirdi.

Bu tarihten sonra petrol gelirlerinin artması ve batı ile düzenli ilişkiler, tahıl ve sanayi ihracatını da artırdı. Yeltsin döneminde yüzde 50’lere düşen kapasite kullanım oranları yeniden yükseldi.

Öte yandan ABD’nin Irak petrolünü ele geçirme ve Ortadoğu kaynaklarını denetim altına alma girişiminin başladığı andan itibaren, Rus enerji arzının AB için önemi arttı.

ENERJİ STRATEJİSİ VE GAZPROM

Putin Rusya’sı başta AB olmak üzere dünyaya yalnız petrol değil, sanayi ürünleri ve gaz ihracatında da iddialı olmayı hedefledi. Sanayileşmenin, enerji üretiminin ve ihracatının, mali piyasaları derinleştirmekten geçtiğini Putin farkına vardı. Bunun yolu da AB ile ticari ve politik ilişkilerin gelişmesi idi. Bu yüzden 2003’te son halini alan ve 2020’ye kadar sürecek Rus enerji stratejisinde Gazprom ve AB’ye dönük enerji ihracatı önemli bir yer tutuyor. Rusya’nın bu stratejik yönelimiyle AB’nin enerji ihtiyacı örtüşmektedir. Bunun dışında Putin Rusya’sı bu süreçte ABD kaynaklı mali sermayeyle ciddi işbirliği yaptı. Rusya’da sermaye piyasaları son on yılda hem büyüdü hem de derinleşti.

GAZPROM’UN BİR AYAĞI AB’DE

Gazprom’un %36,81’i tüzel kişiliklere, %11’i yabancı tüzel kişiliklere, yüzde 13,32’si RF vatandaşı gerçek kişiliklere ve yüzde 38,37’si doğrudan Rus devletine ait. Gazprom bugün Rusya ve AB ilişkilerinde kilit role sahip. Almanya Gazprom’un ortağı gibi.

Enerji kaynağı sınırlı olan Almanya yılda 100 milyar metreküp doğal gaz tüketiyor. Almanya bunun sadece %20’sini kendi üretimi ile karşılayabiliyor. Doğal gaz gereksinimi Almanya’da sürekli yükselen bir çizgi takip ediyor.

Alman firması Ruhrgaz Gazprom’un yüzde 6,43’üne sahip. Rurhgaz bu sayede Gazprom’un en büyük iştirakçileri ve en büyük yabancı ortağı konumunda. Gazprom açısından sıcak para ve teknoloji transferi Winterschall AG, Achimgas, Wingas, ve BASF gibi diğer Alman firmaları ve Deutche Bank’tan oluyor. Achimgaz BASF’a ait Winterschall AG ile Gazprom’’un eşit hisse ile kurduğu ortak şirket. Wingaz’da ise Winterschall’ın %65 ve Gazprom’un %35 hissesi var.

Gazprom 2005’te BASF ile Kuzey Avrupa Doğal Gaz Boru Hattı’nın (NEGP) için anlaşma sağladı. NEGP’nin %51’i Gazprom’a ait. BASF ve EON ise %24,5’er hisse aldı. Gazprom Alman firmalarını “stratejik ortak” olarak ilân etti. Öte yandan Gazprom Fransız şirketi Total’le de ortak projeler yürütüyor. Rusya’nın Kuzey Batısındaki Barents denizinde bulunan Stokman doğal gaz sahasının da Total’le ortak. Demek ki Rusya ve ab karşı karşıya iki güç değil, tam aksine bütünleşen iki güçmüş. Bu bir, ikincisi ise AB’nin doğuya genişlemesi artık kaçınılmaz. Enerji ve pazar bunu gerektiriyor.

Bunun dışında Rusya’nın Güney ve Doğu petrol hatları ve Hindistan, Çin ve Japonya’ya yönelik hattın tamamlanması 2030’u bulacak. Bu hat, 700 milyon ton petrol kapasitelidir. Bu hattın çalışması, birçoklarının sandığı gibi, ABD’den bağımsız olmayacak. Bu hattın tamamlanması için küresel sermayenin finansmanı gereklidir.

Bugün Putin’in seçtirdiği Medvedev, Rusya’nın hem AB ile hem de ABD ile ilişkilerini derinleştirerek geliştirecek. Putin döneminde Rusya yağmacı Oligarklardan saygın burjuvalara giden bir yol izlemiştir. Bu yol zorunlu olarak başka AB olmak üzere finans ve hizmetler alanlarında da ABD sermayesiyle bütünleşmeyi gerektirmiştir. Medvedev’li dönemde Rusya’nın doğrudan yabancı yatırımları çekmede ikinci bir Çin olacağı kesindir. Mayıstaki devir teslimden sonra Rusya’nın liberal politik hattı daha da belirginleşecek. Eğer ABD başkanlık seçimlerinde Demokratlar iktidara gelirse Ortadoğu’nun AB-Rusya-ABD üçgeninde yeniden şekillenmesi kaçınılmaz olacak.

[1] N. Buharin, emperyalizm ve dünya ekonomisi, sorun yayınları, İstanbul, 1996,

[2] Rusya’nın Sovyetler Birliği şekli yalnızca bir soğuk savaş kamuflajıydı. Burada Wallerstein çok haklı. O hep aynı kaldı; yalnız biz onu başka bir şey zannettik. Bu konuda Bkz; Wallerstein, Liberalizmden Sonra, Metis Yayınları, İstanbul

[3] Bu görüşü bugünlerde yalnız ulusalcılar savunmuyor. Yaşadığımız krizin dünyada yeniden uluslar üzerinden bir zengin-fakir ayrışmasına yol açacağını ya da var olan dengesizliklerin bu yönde derinleşeceğini savunan ve buradan kalkarak “tek ülkede devrimi” tabii giderekte “sosyalizmi” savunan şaşkınlar var. Bunlar savundukları “şeyin” gerçekleşmesi halinde faşizme varacak bir küçük burjuva diktatörlüğüne dönüşeceğin de farkında değiller. Tabii aslında bu savundukları “şeyin” gerçekleşmeyeceğini onlar da biliyor. Yaptıkları sadece günü idare etmek, belki de- daha acı olanı- buradan günlük geçimlerini sağlamak.

[4] Çevrenin imparatorluğu, Boris Kagarlitsky, Phonix, İstanbul 2007.

Share on Facebook