1 MAYIS -2010 NOTLARI

Posted by ertemcemil132 | Posted in Türkiye Yazıları | Posted on 01-05-2010

0

1_mayc4b1s_logosu1 MAYIS’IN ŞAŞIRTICI İRONİLERİ

 

1977’den sonra 1978 1 Mayıs’da da Taksim’de yaklaşık bu kadar kalabalık vardı. Ama tabii ki 1978’den çok farklı bir 1 Mayıs’tı bu. 1978’in en kalabalık sol gurupları o gün Yıldız’ın tepelerinden Beşiktaş’a inerek Gümüşsuyu’ndan Taksim’e girmişlerdi. Bu gruplardan bugün arta kalanların bir kısmı Şişli’den bir kısmı da Tarla başı yönünden alana girdi. Tarla başı yönünden gelen ÖDP en kalabalık partilerden birisiydi. Yine Şişli yönünden gelen Halkevleri de “partileşmemiş” en kalabalık sol gruplar arasındaydı. Ama yine de siyasi dinamizm ve belirleyicilik açısından bu gruplar artık, 1978’deki gibi,  Türkiye’de solun “belkemiği” olmadıklarını/olamayacaklarını gösterdi.

Bu 1 Mayıs, Türkiye açısından da bir dönüm noktası olarak tarihe geçecek. Türkiye artık 1977’in katillerini ve amaçlarını biliyor. 

1977’de 1 Mayıs katliamı ile başlayan süreç 12 Eylül faşist darbesi ile son bulmuştu. Üç yılda yaşanan tam anlamıyla örtülü bir iç savaştı.

Bu iç savaşta, şimdiki Ergenekoncu ve darbecilerin ağabeyleri 12 Eylül faşizmine varmak için her şeyi yaptılar. Aydınları, gazetecileri öldürdüler, halkın üzerine ateş açtılar, mezhep kışkırtıcılığı başta olmak üzere her türlü provokasyonu yaptılar. Türkiye, “derin devlet” denilen militer-faşist bir yapı tarafından teslim alındı. 12 Eylül, Özal iktidarları ile sona erir gibi yapıldı; ama hiçbir zaman bitmedi. Çünkü 12 Eylül Anayasası bu toplumun başının üzerinde “demoklesin kılıcı” gibi sallandı. Şimdi 12 Eylül Anayasası tarih olmak üzere, eğer başta CHP olmak üzere, 12 Eylül artığı faşist güçler engellemezse, 12 Eylül’ü yapan generaller yargılanacak.

İşte bu ortamda 32 yıl sonra Taksim kapılarını bir demokrasi şölenine açtı. Bu çok önemli. Böylece bugün itibariyle Türkiye’de bir dönem kapandı; yeni bir dönem başladı. Bu dönemin siyasi aktörleri kim olacak?

Bu sorunun yanıtı için, yine bugünkü 1 Mayıs’a dönelim; çok acıklı ama İP, CHP, ADD, TKP gibi artık var olan 12 Eylül düzeninin devamından yana olan örgütlenmeler bu 1 Mayıs’ta gövde gösterisi yapmaya çalıştılar. Ama bu onların sonunu ilan eden bir 1 Mayıs; işte o kadar zavallılar ki; siyaseti, dünyanın ve ülkelerinin durumunu, yarınını bir nebze bile göremiyorlar. Çok acıklı ama aynı zamanda da ironik.

Bu 1 Mayıs’ın bir başka ironisi ise işçilerin, çalışanların ve radikal –hiç olmazsa gecikerek de olsa önümüzdeki dönemde durumu anlayıp sahici bir muhalefet çizgisine oturacak- örgütlerin Şişli tarafından, derin devletin ve Ergenekon’un çemberinde olan yapı ve partilerin tamamına yakınının ise tarla başı tarafından alana girmesi oldu.

Şuna çok eminim; bu yapılar, eğer Türkiye Taksim ‘de üst üste en çok üç 1 Mayıs kutlarsa dördüncüsünde artık siyaset sahnesinde olamayacaklar ya da tümüyle yenilenerek yollarına devam edecekler.

Evet, 1977 katliamı karanlık günlerin siyah perdesini açan bir 1 Mayıs’tı. Şimdi 2010 1 Mayıs’ ı da, eğer aynı uğursuz güçler engellemezse, barış ve demokrasi günlerinin beyaz perdesini açacak.       

Share on Facebook

Geç kalmış bir ulus-devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti…

Posted by ertemcemil132 | Posted in Makaleler, Türkiye Yazıları | Posted on 24-04-2010

0

Geç kalmış bir ulus-devlet olarak Türkiye cumhuriyetinin ekonomik-politik kurucu dinamikleri ve bugüne taşınan sonuçları

 

Giriş yerine-

 

 

 

 

Bugün Türkiye’deki değişimi anlatabilmek için tarihin şimdiye kadar bize açılmamış kapılarını açmak ve gezilmeyen labirentlerinde gezinmek gerekiyor. Anadolu’da Türk ulus-devletinin kurulması ve İmparatorluğun barındırdığı hakların Anadolu’dan tehciri ve daha sonra asimilasyonu bize aslında birçok noktada bugüne de anlatıyor.

Bugün geldiğimiz aşamada 19. yüzyılın ortalarından itibaren Batı’yla birlikte yaratılan baskıcı Türk ulus-devleti çürüme aşamasından çözülme aşamasına geçmiştir. Hiç şüphesiz ki Cumhuriyet, Osmanlı’da 19. yüzyılın hemen ilk çeyreği sonundan itibaren başlayan sürecin en önemli dönüşüm duraklarından birisidir. Osmanlı’nın toprak kaybı ve merkezin çevreyi denetleyememesi de esasında bu tarihlerde başlar. Ama aynı tarihlerde dünya ulusal pazarı ve ulus-devleti tam anlamıyla ortaya çıkarma sancısı içindeydi. Avrupa’yı kasıp kavuran Napolyon gericiliğinin denetleyemediği kriz,  siyasi krize de dönüşerek İmparatorlukların sonunu getirirken, İngiltere, egemenliğini bu hızla değişen ekonomik ve siyasi ortamda koruyabilmek için Osmanlı’ya uzanacaktı. Kapitalizm, 19. yüzyılın hemen başından itibaren ulus-devletleri baş döndürücü bir hızla mutlakıyetçi ve patrimonyal devletlerin yerine koymaya başladı. Üç büyük burjuva devrimi, ( İngiliz, Fransız ve Amerikan) toprağı zenginlik olarak vaaz eden, patrimonyal bakışı ve tebaa kültürünü üretim araçlarının gelişme hızına paralel bir hızla yerle bir etti. İngiltere’de modern ulus kavramı, monarşik devletin patrimonyal bedenini miras alıp onu imparatorluk gücüyle, sömürgelerle birlikte, yeniden üretirken, Fransa, ulusun cumhuriyetini aynı zamanda, devrimci burjuvanın diktatörlüğü ve demokrasisi olarak kuruyordu. Amerika’da ise toprağa dayalı zenginliği “güneyde” bağımsız eyaletlerle ve köleci gericilikle sürdürmeye çalışan, ulusun merkeziyetçi oluşumuna ve “kuzeyin” burjuva devrimine direnmeye çalışan güney yeniliyordu. Bu üç büyük devrim ulusal egemenliğin maddi koşullarını yaratıyordu. “ Modern egemenlik kavramının ulusal egemenlik kavramına dönüşümü belli yeni maddi koşulları da gerektirir. En önemlisi, kapitalist birikim süreçleriyle iktidar yapıları arasında yeni bir dengenin tesisini gerektirir. İngiliz ve Fransız devrimlerinin gayet iyi gösterdiği gibi, burjuvazinin politik zaferi ulusal egemenliğin mükemmelleştirilmesi yoluyla modern egemenlik kavramının mükemmelleştirilmesine denk düşüyordu. Ulus kavramının ideal boyutunun arkasında birikim süreçlerine çoktan hâkim olmuş sınıf figürleri yatıyordu.” ( Hardt, Negri-S:117-2000) Şimdi Hard ve Negri’nin anlattığı bu maddi koşulları üç büyük burjuva devrimi baş döndürücü bir hızla sağlarken Doğu, bu yeni zenginliğe daha doğrusu ulus-devletin “modernizmine” ulaşamıyordu. Batı’nın ulus devleti burjuvanın ekonomik çıkarlarını öne çıkartarak ulusal birliği inşa etti. Ancak Doğu’nun geç kalmışlığı özünde devrimci sınıfın (burjuvazinin) Batı’daki kadar güçlü olmaması kaynaklıydı. Böyle olunca ulusal birliğin Doğu’da oluşması zayıf burjuvaziyle ittifak yapacak ekonomi dışı güç odaklarının (bürokrasi, askerler, yargıçlar vb) devreye girmesi daha doğrusu güçlendirilmesi ile oldu.  

 Ulus-devletler, hâkim ulusların diğer halkları yok ederek kurdukları iktisadi-siyasi oluşumlardır. Ulus-devletler, yalnız hâkim sınıfın (burjuvazinin) yalın ideolojisini ve birikimlerini barındırmazlar. Pazarlarını kurdukları coğrafyadan kovdukları, yok ettikleri halkların dinlerini, kültürlerini, dillerini ve sonuçta özlerini de kovarak sağıyla soluyla hâkim ulusa (ırka) ait bir toplum yaratırlar. Bu anlamda hâkim sınıfın (burjuvazinin) ideolojisi daha evrensel ve ağırlıklı olarak ekonomik çıkarlar odaklıyken, ulus-devletlerin ideolojileri ağırlıklı olarak bir ırkın asimilasyoncu, dışlayıcı kimliğini merkez alır. Söz konusu kimlik, kan ilişkilerinin biyolojik bir sürekliliğini, toprağın uzamsal bir sürekliliğini merkez alan dilsel ortaklık temelinde kurulmuş kültürel birleştirici bir ideoloji ile içkindir. Böyle olunca bu ideoloji özdür ama çoğu kere saklıdır. Çünkü ulus-devlet ve ulus-pazar kendini yeniden üretebilmek için “ötekine” de muhtaçtır. Ama “öteki” aynı zamanda tarihsel ve yok edilmesi gereken bir düşmandır. Bir ulus-devlet bu anlamda ekonomik çıkarları farklı yerlerde olan kesimleri bir araya da getirir.  İşte Doğu, özellikle de Türkiye’de ulus-devlet bu çerçevede ağırlıklı olarak oluştu ve zenginliği yarattı.

Share on Facebook

MUHATABINA 4 FASILDA – NOTLARI AÇIK- ZOR SORULAR

Posted by ertemcemil132 | Posted in Türkiye Yazıları | Posted on 18-04-2010

4

 

Bilinir en zor sınav biçimi defter-kitap açık sınavdır. Tembel öğrenci ilkönce hocanın defter kitap açık sınav yapacağını duyunca sevinir. Ama yanıldığını soruları görünce anlar… Yanlış anlaşılmasın burada kimseyi tembel öğrenci yerine koymuyorum… Zaten aşağıda rasgele okuyacağınız soruların yanıtları içlerinde gizli. Bunlar üzerinde konuşmaya bir çağrı  metni aslında bu. Katkılarınızı bekliyorum…  

Share on Facebook

ispanya-türkiye benzerlikler yapılması gerekenler

Posted by ertemcemil132 | Posted in Türkiye Yazıları | Posted on 15-04-2010

0

SON İŞSİZLİK VERİLERİ ÜZERİNDEN:

 İSPANYA-TÜRKİYE BENZERLİKLER YAPILMASI GEREKENLER

 

TÜİK’ in 15 Nisan’da açıkladığı ham işgücü verilere göre tarım dışı istihdam Ocak ayında bir önceki yılın Ocak ayına göre 583 bin kişi, tarım dışı işgücü ise 500 bin kişi artmıştır. Bu gelişmelerin sonucunda tarım dışı işsiz sayısı krizden bu yana ilk kez 83 bin azalarak 3 milyon 527 binden 3 milyon 444 bine gerilemiştir. İşsizlikteki bu gelişme birçok önemli mesaj taşımaktadır.

 

2010 yılı Ocak döneminde, Türkiye geneli işgücüne katılma oranı, geçen yılın aynı dönemine göre 1,7 puanlık artışla % 47,5 olarak gerçekleşmiştir. İşgücüne katılımın yükselmesi hane halklarında çalışmaya ihtiyaç duyanların artması anlamına geliyor. Bu gelişmede krizin etkisi olduğu kadar, Türkiye’de kadınların işgücüne katılımının giderek artması anlamında da okunmalıdır. Nitekim aynı dönemler için yapılan kıyaslamalara göre; erkeklerde işgücüne katılma oranı 0,7 puanlık artışla % 69,8, kadınlarda ise 2,4 puanlık artışla % 25,9’dur.  

Share on Facebook

Mart ayı enflasyonu dünya ekonomisi ile bütünleşmeyi işaret ediyor!

Posted by ertemcemil132 | Posted in Türkiye Yazıları | Posted on 05-04-2010

0

800px-world_inflation_rate_20072Aşağıdaki değerlendirme bugün enflasyon rakamları konusunda yapılan bir söyleşinin düzenlenmiş halidir.   

 

Mart ayı enflasyon rakamlarını nasıl yorumluyorsunuz?

 

Mart ayında yıllık enflasyon yeniden tek haneye indi. 13 aylık bir aradan sonra Şubat ayında yüzde 10.13 ile çift haneyi gören Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE), Mart ayında geçen yılın aynı ayına göre yüzde 9.56 oranında artışla tekrar tek haneli rakamlara geriledi. Mart ayında TÜFE bir önceki aya göre yüzde 0.58 artarken, Üretici Fiyatları Endeksinde (ÜFE) yüzde 1.94 oranında artış gerçekleşti. Üretici Fiyatları Endeksi’nde yıllık artış ise yüzde 8.58 oldu.

Burada dikkat edilmesi gereken iki nokta var. Birincisi Şubat ayında, yüzde 10,13 ile çift haneye çıkan yıllık enflasyon yeniden tek haneye indi. İkincisi üretici fiyatları artmaya başladı.

 

Dikkat çektiğiniz bu iki nokta ne anlama geliyor?

 

Birincisi Türkiye, fiyat istikrarını yakaladı artık. Tüketici fiyatlarındaki dalgalanmalar geçici oluyor. Yani Türkiye ekonomisindeki fiyat artışları artık dünyadaki fiyat artışlarından kopuk olmayacak. Aslında tüm dünyada tek küresel bir ekonomiye doğru gittikçe, enflasyon farkları azalmaktadır. Haritada bu açıkça görülmektedir. Artık, biz de dünya enflasyonunu takip ediyoruz. Eskiden Türkiye’de enflasyon bırakan çift haneyi yüzde yüzleri bulurken Avrupa’da yüzde iki-üç olarak seyrediyordu. Bu dışa açılmayla birlikte ekonomideki makro dengelerin yerine oturmaya başladığını gösteriyor. İkincisi üretici fiyatlarının artmaya başlaması özellikle sanayideki canlanmaya işaret ediyor. 2007 yılının ortasından itibaren küresel piyasalarda yaşanan enerji ve gıda fiyat şokları nispi fiyatlardaki ayrışmayı hızlandırdı. Küresel piyasalarda başta bakır gibi temel emtiaların fiyatları yüzde 60’lara varan artış sağlarken, gelişen ülke borsaları da paralel bir artış gösterdi. Bu elinde fazlası olan Çin gibi ülkelerin piyasalardan yatırım ve spekülasyon amacıyla emtia toplaması ve yine bu ülkelerdeki ve gelişmiş ülkelerdeki ucuz paranın Türkiye gibi faizlerin görece yüksek olduğu ülkelere gitmeye başlaması sonucu olarak gelişmiştir. 

 

Üretici fiyatlarındaki artışı bu anlamda olumlu bir gelişme olarak mı görüyorsunuz?

 

Evet, bu anlamda olumlu bir gelişme olarak görebiliriz. Üretici fiyatları 14 aydan sonra ilk defa yüzde 8’in üzerine çıktı. Sanayinin iki önemli sektörü, imalat sanayi sektöründe yüzde 1.91, elektrik, gaz, su sektöründe yüzde 1.11 artış gerçekleşti.  Bir önceki aya göre endekslerin en fazla artış gösterdiği alt sektörlerden ana metal sanayi yüzde 9.73 artış gösterdi. Bu bize sanayide göreli bir canlanma olduğunu gösteriyor.

Mart ayında aylık değişim tarım sektöründe yüzde 2.79, sanayi sektöründe yüzde 1.76 olarak gerçekleşti. Tarım sektörü endeksinde, bir önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 9.66, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 22.72 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 7.57 artış gerçekleşti. Sanayi sektörü endeksinde ise bir önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 3.12, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 5.69 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 0.36 artış gerçekleşti. ÜFE sonuçları sanayinin alt sektörleri bazında değerlendirildiğinde en yüksek aylık artış yüzde 9.73 ile ana metal sanayi alt sektöründe gerçekleşti. Bu artışı anlamlı buluyorum.

Bir önceki aya göre endekslerin en fazla artış gösterdiği alt sektörler, ana metal sanayi yüzde 9.73, kok kömürü, rafine edilmiş petrol ürünleri yüzde 4.49, metal cevheri yüzde 2.75, iletişim teçhizatı imalatı yüzde 2.31, kâğıt ve kağıt ürünleri imalatı yüzde 1.85 alt sektörleri oldu. Buna karşılık bir ay önceye göre büro makineleri imalatı yüzde 8.19, ham petrol ve doğalgaz çıkarımı yüzde 1.45, giyim eşyası imalatı yüzde 1.32, taşocakçılığı ve diğer madencilik ürünleri yüzde 1.10, makine ve teçhizat imalatı yüzde 0.62 ile endekslerin en fazla gerilediği alt sektörler oldu.


2010 yılı Mart ayında ÜFE’de kapsanan 779 maddeden; 178 maddenin ortalama fiyatlarında değişim olmazken, 407 maddenin ortalama fiyatlarında artış, 194 maddenin ortalama fiyatlarında ise düşüş gerçekleşti.

Sonuçta önümüzdeki aylarda tüketici enflasyonu yükselmeyecek ama piyasalar canlanma gözükecek.

Share on Facebook