Türkiye’nin dış politikası nasıl belirleniyor?

Posted by ertemcemil132 | Posted in Makaleler, Star Gazete Yazıları | Posted on 15-10-2011

2

Başbakan’ın dünkü Kızılcahamam konuşmasında yine yeni Anayasa vurgusu güçlüydü.  Dünkü konuşmadan beni aklımda kalan iki temel vurgu oldu. Birincisi yeni Anayasa’nın 29 yıldır devam eden darbe sürecine son noktayı koyacak bir başlangıç olacağı ve bu başlangıcının (Anayasa’nın) milletçe yapılacağı.  Başbakan’ın ikinci önemli çıkışı da, dünyada yeni bir dönemin başladığını ve bunun parti olarak farkında olduklarını ısrarla söylemesidir.

Bu farkındalığın aslında şu sıralar Türkiye’nin giderek belirginleşen dış politika değişimine yansıdığını izliyoruz. Esad’ın, geçen hafta Şam’da düzenlediği naylon gösteri,  Esad ve Baas rejimi konusunda kafası karışık olan muhalefetin kafa karışıklığına son verdiğini söyleyebiliriz.  Başta CHP olmak üzere bilumum nasyonal sosyalist cenahın, bu Baas rejimi için, ‘içerideki’ El-Muhaberat gazetecileri çizgisinden, bundan sonra da, şaşmayacağından şüpheniz olmasın.

Mesela Hüsnü Mahalli, öteden beri Türkiye’nin Suriye ve diğer Baas rejimleri politikasının (dolayısıyla yeni dış politikasının)  hem Batı’nın hem de ‘çağdışı’, karanlık Arap rejimlerinin ‘gazıyla’ şekillendiğini söyleyip duruyor. Burada tabii ki Hüsnü Mahalli’ye göre, çağdışı ve karanlık Arap rejimleri, petrol zengini körfez ülkeleri; kesinlikle kendi halkını katleden, çoluk-çocuk demeden en ufak gösteriye ateş açan, ülkesinin petrol gelirlerini, eş-dost-akrabadan oluşan bir azınlık oligarşisine peşkeş çeken Baas rejimleri karanlık rejimler olmuyor. Şöyle yazıyor Mahalli; ‘Arap Baharı’ rüzgarı poyrazdan sert esmemiş olsaydı belki de bugün Türkiye’nin bölgesindeki prestij, saygınlık ve gücü çok daha farklı bir düzeyde olacaktı. Türkiye’nin Suriye ile dostluğu belki de tarihsel bir projeyi gerçekleştirmiş olacaktı. Sünni ve İslamcı AK Parti, laik Alevi Esad’ı dönüştürecek ve tüm kesimleriyle Suriye halkı, Türkiye’nin demokratik sürecinin bir parçası olacaktı.’

Tarih bize göstermiştir ki, halkların beklenmedik rüzgârı, en çok eski rejimin istihbarat örgütlerini şaşırtır. Şaşırırlar ve hep aynı şeyleri yaparak, söyleyerek durumu kontrol edeceklerini sanırlar. Hüsnü Bey’de aslında şaşırmış ama şaşkınlığını beyhude bir hayıflanmayla örtmeye çalışıyor: Çok komik; Mahalli’ye göre, Arap Baharı bu kadar sert olmasaymış Türkiye’nin bölgesindeki prestij ve gücü çok farklı olacakmış. Bu farklılıkta, Türkiye’nin, Ortadoğu tarihinin en kanlı Baas rejimlerinden biriyle ‘tarihsel bir proje’ gerçekleştirmesine yol açacakmış.

Ortadoğu ‘uzmanı’ öyle mi?

Mahalli’nin anlatmak istediği, İsrail ve Batı karşıtı bir Türkiye-Baas rejimleri ittifakı ise bırakın bunun konjoktürel açıdan saçmalığını, bugün Ortadoğu’nun dinamikleri ve bu dinamiklerin küresel krizle (dönüşüm) buluşması açısından da bu, düşünülemeyecek kadar saçma bir çıkarım.  (Mahalli gibiler, İsrail ve Suriye’nin, tıpkı bir zamanlar Sovyetler-ABD gibi, birbirine düşman olduğunu sanıyor; hayır bunlar, tıpkı soğuk savaştaki ABD-Sovyet ittifakı gibi, birbirlerini ayakta tutan örtülü ittifaklar-bloklardır.)

Birde Mahalli, yıllardır bu ülkede kendisini Ortadoğu uzmanı diye tanıtıp yazıyor; peki sizce böyle biri niye iktidar partisinden bahsederken başına ‘Sünni ve İslamcı ‘ nitelemesini koyar. Bunu yarı cahil-oryantalist- lobici batılı yazarlar bile yapmıyor. Sayın Mahalli, Ak Parti’nin hangi programında, söyleminde bu vurguyu gördünüz; vereceğiniz yanıtı biliyorum, ama sosyolojik ve siyasi olarak da Ak Parti böyle bir parti değil ki… Bu nitelemeyi, böyle kör gözüm parmağına yazacak kadar cahil olamazsınız o zaman neyi anlatmak istiyorsunuz? Yoksa Esad gibiler nasıl Suriye’de bir azınlığın şiddete dayalı iktidarıysa, Ak Parti’de, Türkiye’de yalnız Sünni Müslümanların iktidarı mı demek istediniz. Bırakın Ak Parti’yi Türkiye’de hiçbir siyasi parti ya da iktidar, örtülü olarak, bir dini kesimin sözcüsü olduğunu söyleyemez çünkü Türkiye’nin iktisadi-siyasi, sosyolojik gerçekleri, batının sınırlarını çizdiği Ortadoğu coğrafyasından çok farklıdır. Türkiye’de partiler, batıda olduğu gibi, sınıfsal, toplumsal, tarihi temeller üzerine oturur.  Size bir tavsiye, böyle provakatif nitelemeler yapmamanız en iyisi, çünkü kim olduğunuzu iyice açığa çıkartıyor.

Mahalli gibiler şunu hiçbir zaman anlamayacak: Türkiye ‘eski’ Türkiye değil artık… Türkiye, Baskın Oran’ın çok yerinde nitelemesiyle, bir eksen devlet.  Bir tarafları kırık petrol zengini şeyhlerin ya da pusulasını kaybetmiş batının gazıyla dış politikanın belirlendiği günleri geçtik…

Geç kalmış bir ulus-devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti…

Posted by ertemcemil132 | Posted in Makaleler, Türkiye Yazıları | Posted on 24-04-2010

0

Geç kalmış bir ulus-devlet olarak Türkiye cumhuriyetinin ekonomik-politik kurucu dinamikleri ve bugüne taşınan sonuçları

 

Giriş yerine-

 

 

 

 

Bugün Türkiye’deki değişimi anlatabilmek için tarihin şimdiye kadar bize açılmamış kapılarını açmak ve gezilmeyen labirentlerinde gezinmek gerekiyor. Anadolu’da Türk ulus-devletinin kurulması ve İmparatorluğun barındırdığı hakların Anadolu’dan tehciri ve daha sonra asimilasyonu bize aslında birçok noktada bugüne de anlatıyor.

Bugün geldiğimiz aşamada 19. yüzyılın ortalarından itibaren Batı’yla birlikte yaratılan baskıcı Türk ulus-devleti çürüme aşamasından çözülme aşamasına geçmiştir. Hiç şüphesiz ki Cumhuriyet, Osmanlı’da 19. yüzyılın hemen ilk çeyreği sonundan itibaren başlayan sürecin en önemli dönüşüm duraklarından birisidir. Osmanlı’nın toprak kaybı ve merkezin çevreyi denetleyememesi de esasında bu tarihlerde başlar. Ama aynı tarihlerde dünya ulusal pazarı ve ulus-devleti tam anlamıyla ortaya çıkarma sancısı içindeydi. Avrupa’yı kasıp kavuran Napolyon gericiliğinin denetleyemediği kriz,  siyasi krize de dönüşerek İmparatorlukların sonunu getirirken, İngiltere, egemenliğini bu hızla değişen ekonomik ve siyasi ortamda koruyabilmek için Osmanlı’ya uzanacaktı. Kapitalizm, 19. yüzyılın hemen başından itibaren ulus-devletleri baş döndürücü bir hızla mutlakıyetçi ve patrimonyal devletlerin yerine koymaya başladı. Üç büyük burjuva devrimi, ( İngiliz, Fransız ve Amerikan) toprağı zenginlik olarak vaaz eden, patrimonyal bakışı ve tebaa kültürünü üretim araçlarının gelişme hızına paralel bir hızla yerle bir etti. İngiltere’de modern ulus kavramı, monarşik devletin patrimonyal bedenini miras alıp onu imparatorluk gücüyle, sömürgelerle birlikte, yeniden üretirken, Fransa, ulusun cumhuriyetini aynı zamanda, devrimci burjuvanın diktatörlüğü ve demokrasisi olarak kuruyordu. Amerika’da ise toprağa dayalı zenginliği “güneyde” bağımsız eyaletlerle ve köleci gericilikle sürdürmeye çalışan, ulusun merkeziyetçi oluşumuna ve “kuzeyin” burjuva devrimine direnmeye çalışan güney yeniliyordu. Bu üç büyük devrim ulusal egemenliğin maddi koşullarını yaratıyordu. “ Modern egemenlik kavramının ulusal egemenlik kavramına dönüşümü belli yeni maddi koşulları da gerektirir. En önemlisi, kapitalist birikim süreçleriyle iktidar yapıları arasında yeni bir dengenin tesisini gerektirir. İngiliz ve Fransız devrimlerinin gayet iyi gösterdiği gibi, burjuvazinin politik zaferi ulusal egemenliğin mükemmelleştirilmesi yoluyla modern egemenlik kavramının mükemmelleştirilmesine denk düşüyordu. Ulus kavramının ideal boyutunun arkasında birikim süreçlerine çoktan hâkim olmuş sınıf figürleri yatıyordu.” ( Hardt, Negri-S:117-2000) Şimdi Hard ve Negri’nin anlattığı bu maddi koşulları üç büyük burjuva devrimi baş döndürücü bir hızla sağlarken Doğu, bu yeni zenginliğe daha doğrusu ulus-devletin “modernizmine” ulaşamıyordu. Batı’nın ulus devleti burjuvanın ekonomik çıkarlarını öne çıkartarak ulusal birliği inşa etti. Ancak Doğu’nun geç kalmışlığı özünde devrimci sınıfın (burjuvazinin) Batı’daki kadar güçlü olmaması kaynaklıydı. Böyle olunca ulusal birliğin Doğu’da oluşması zayıf burjuvaziyle ittifak yapacak ekonomi dışı güç odaklarının (bürokrasi, askerler, yargıçlar vb) devreye girmesi daha doğrusu güçlendirilmesi ile oldu.  

 Ulus-devletler, hâkim ulusların diğer halkları yok ederek kurdukları iktisadi-siyasi oluşumlardır. Ulus-devletler, yalnız hâkim sınıfın (burjuvazinin) yalın ideolojisini ve birikimlerini barındırmazlar. Pazarlarını kurdukları coğrafyadan kovdukları, yok ettikleri halkların dinlerini, kültürlerini, dillerini ve sonuçta özlerini de kovarak sağıyla soluyla hâkim ulusa (ırka) ait bir toplum yaratırlar. Bu anlamda hâkim sınıfın (burjuvazinin) ideolojisi daha evrensel ve ağırlıklı olarak ekonomik çıkarlar odaklıyken, ulus-devletlerin ideolojileri ağırlıklı olarak bir ırkın asimilasyoncu, dışlayıcı kimliğini merkez alır. Söz konusu kimlik, kan ilişkilerinin biyolojik bir sürekliliğini, toprağın uzamsal bir sürekliliğini merkez alan dilsel ortaklık temelinde kurulmuş kültürel birleştirici bir ideoloji ile içkindir. Böyle olunca bu ideoloji özdür ama çoğu kere saklıdır. Çünkü ulus-devlet ve ulus-pazar kendini yeniden üretebilmek için “ötekine” de muhtaçtır. Ama “öteki” aynı zamanda tarihsel ve yok edilmesi gereken bir düşmandır. Bir ulus-devlet bu anlamda ekonomik çıkarları farklı yerlerde olan kesimleri bir araya da getirir.  İşte Doğu, özellikle de Türkiye’de ulus-devlet bu çerçevede ağırlıklı olarak oluştu ve zenginliği yarattı.

TAM REKABETTEN TEKELCİ DENGESİZLİĞE

Posted by ertemcemil132 | Posted in İktisat, Makaleler | Posted on 20-01-2010

1

TAM REKABETTEN TEKELCİ DENGESİZLİĞE

WALRAS’IN GENEL DENGESİNE NASIL DÖNÜLEBİLECEĞİNE DAİR ELEŞTİREL BİR YAKLAŞIM

 

ÖZ

 

 

Kapitalist piyasanın kendiliğinden dengesini kapsamlı olarak anlatan bu anlamda klasik iktisadın başyapıtı sayılan Smith’in “Ulusların Zenginliği,” “zenginliğin” başka bir anlatımla sermaye birikiminin önündeki en büyük engelin, devletin piyasanın doğal işleyişine müdahalesi olduğunu söyler. Smith’e göre; “doğal özgürlük ortamında devletin başlıca işlevi, adalet ve hukuk düzeni, ulusal savunma ve bazı kamu kurumlarının al-yapı yatırımlarını sürdürmesi olmalıdır.” Ancak Smith zamanında tekel hakkı merkantilizmin devletten elde ettiği imtiyazlarla sınırlıydı. Teknolojiyi üreten ve teknoloji rantıyla büyüyen karteller ve emperyal devlet kapitalizmiyle Smith tanışmamıştı. Smith, bu dönemi mutlaklaştırarak, tarihsiz bir kapitalizmi anlatırken, doğal olarak teorik bir dengeye ulaşacaktı. Bu anlamda, tam rekabet ve onun dengesi şüphesiz statik bir dengedir. Statik denge hiçbir şeyin hareket etmediği bir durumu ifade eder. Smith’in tam rekabetinin-zorunlu olarak- tarih olmasından sonra iktisat teorisi dengeyi tekelci dönemde de hep aramıştır.

 Şimdi yaklaşık 200 yılı aşkın bir süredir devam eden ulus-devlete dayalı kalkınma modeli ve onun serbest rekabete değil de “zora ve devlete” dayanan dengesi/dengesizliği bitiyor mu? Serbest piyasa, gerçekten kapitalizmin “anarşik” işleyişinin sonucunda ortadan kaybolmasa, yani tekelci kapitalizme dönüşmese, ilkönce Adam Smith’in “görünmez eli” sonra da Walras’ın mükemmel “genel dengesi” geçerli olur mu? Tekelci yapıların ve devlete dayanan bir ekonominin yerini, teknolojinin ve bilginin kesintisiz ve sonsuz yayıldığı bir rekabetçi sistem alırsa, bu sistemde, dinamik bir dengeyi hangi ekonomik birimler, nasıl oluşturur?  

Bu makale bu soruların yanıtını aramak için kısa bir başlangıçtır.

Bir Model Olarak İrlanda

Posted by ertemcemil132 | Posted in Makaleler | Posted on 23-05-2008

3

ÖZET:

On beş yıl önce İrlanda, yüksek işsizlik, düşük büyüme oranları, yüksek enflasyon, yüksek kamu kesimi borçları ile ekonomik bir başarısızlık örneği iken çok kısa sürede bu imajını değiştirmeyi başardı. Birkaç yıl içinde düşük enflasyon ve işsizlik oranları, çok az miktardaki kamu borçları yanında gelişmiş ülkelerde pek rastlanmayan bir biçimde güney doğu Asya’nınkine benzer yüksek büyüme oranlarıyla ‘Kelt kaplanı’ haline geldi.

İrlanda’nın geçirdiği dönüşüm dikkat çekici oldu. Pek çok zengin ülke benzer bir imaj değişikliğini arzu ettiği gibi Avrupa Birliğine yeni katılan orta Avrupa ülkeleri de İrlanda’nın geçirdiği dönüşümden oldukça etkilenmiş görünüyorlar. (1980’lerde AB’nin en yoksul ülkelerinden biri iken en zenginlerinden birine dönüştü). Bu önemli ve çok hızlı değişimin bir model olabilir mi? Bu çalışma, bu değişiminin tarihsel nedenlerini ortaya koymaya çalışırken, bunun sürekliliğini sorguluyor. Ancak çalışma üç önemli noktaya dikkat çekerek Türkiye dâhil birçok azgelişmiş ülke için bu üç önemli noktanın bir dönüşüm ve sıçrama fırsatı olabileceğini vurguluyor.

Birincisi İrlanda AB üyeliğini çok iyi değerlendirmiştir. Bu değerlendirme yalnızca AB fonlarını etkin kullanma gibi kısa dönemli bir fırsat kazanımı ile sınırlı değildir. İrlanda AB üyeliğini küresel gelişim doğrultusunda değerlendirmiştir. Yani onun altında kalmamış üstüne çıkmıştır. Bu çerçevede bütün dünyada giderek kopan eğitim ile istihdam arasındaki ilişkiyi çok uzun dönemli-kapsamlı bir eğitim reformu yaparak sağlamıştır. Bunun için hem kendi kaynaklarını hem de yabancı kaynakları eğitime ayırmıştır.

İkincisi yeni sermaye biriminin öncü-taşıyıcı sektörlerini yakalamış ve bunları geliştirmiştir. Elindeki eğitim gücünü nitelikli istihdam gücüne dönüştürerek buralarda kullanmıştır. Doğrudan yabancı yatırımları bu yönde çekmiş ve büyümeyi beşeri sermayeye yatırım yaparak sağlamıştır. Yani İrlanda Malthus dengesinden kalkınma dengesine geçmiştir. Bunu da yatırımları teknolojiye –hem iç hem de dış- yönlendirerek ve eğitime çok büyük kaynak ayırarak sağlamıştır.

Üçüncüsü toplumsal uzlaşmayı ve demokrasiyi öne çıkarmıştır. Bu uzlaşma hem sınıfsal hem de ulusal çeperleri olan çok yönlü tarihsel bir mutabakattır. İrlanda bu üç önemli eşiği yakalamış ve uygulamıştır. İşte bu açılardan İrlanda bir modeldir.

Anahtar kelimeler ve kavramlar: Eğitim-istihdam, teknoloji, beşeri sermaye, toplumsal uzlaşı.

ABSTRACT

While Irland was considered as an economic failure with high unemployement, low growth rates, high inflation and high public debts in the late 1980s, it has managed to change this image in a very short period of time. Within a few years it became the ‘Celtic Tiger’, a rare example among the developed countries, which recorded high growth rates similar to the East Asia’s along with low inflation, low unemployment rates and very little public debt.

Ireland’s transformation has drawn attention of the central European countries that joined the European Union recently as well as many rich countries around the world. More particulary, those new members seem to be fascinated by the process. Is this major and fast transformation can be regarded as a model? This paper aims to deal with the historical foundations of this process whereas it also debates on the sustainability of it. The study points to three significant issues and argues that those issues can provide a great opportunity for a major transformation for many developing countries including Turkey.

First of all, Ireland benefited from the EU membership quite well. This is not only about a short-term prospect of the efficient use of the EU funds. Irland has also taken advantage of the EU membership for the purpose of global expansion. To this end, it has achieved to rebuild the relationship between education and employment, which has been neglected around the world, by utilising a long term and comprehensive education reform with the aid of external resources as well as domestic ones.

Secondly, it identified the leading sectors of the new capital accumulation process and developed those. Ireland has attracted foreign direct investments by using a skilled-educated labour force in those sectors. Basically, it has achieved growth by investing in human capital and technology. As a result, Ireland has moved from the Malthus equilibrium to the development equilibrium.

And thirdly, it has emphasised social dialogue and democracy. This is a multidimensional historical consensus which has class compromises as well as being national.

Ireland has managed to pass those three thresholds, and that’s why it is a model.

Keywords: Education-employment relationship, human capital, technology

Kümelenme Türkiye İçin Sanayileşme Modeli Olabilir Mi?

Posted by ertemcemil132 | Posted in Makaleler | Posted on 23-05-2008

0

Özet:

Kapitalizmin sermaye birikim serüveni devam ediyor. Arkasında büyük çoğunluk için yoksulluk bırakan bu serüven geldiğimiz aşamada çok önemli değişimleri önümüze koymuş durumda. Bu değişimler insanlık için bir fırsat, bir dönüşüm eşiği olabilir mi? Tekelleşmenin ve tekellerin önüne geçecek bir çıkış noktası bulmamız nasıl mümkün olur; bir alternatif model geliştirebilirmiyiz? Çalışmanın amacı bütün bu sorulara yanıt aramak.

Rekabet eden ama rekabet ettiği ölçüde birbirini tamamlayan sanayi ve hizmet kümelenmeleri (Porter, 1998) dünyada bugün teknolojinin taşıyıcısı olmuş durumda. ABD’de Detroit’te, Kaliforniya’da Silikon Vadisi’nde İrlanda’da, İtalya’da ki örnekler bunu kanıtlıyor.

Türkiye’de bilişim teknolojilerini kümelenme modeli çerçevesinde geliştirip yaygınlaştırabilir. Bunun dışında tekstil gibi katma değeri giderek düşen sektörlerde bu model ve KOBİ’lere yönelik teşviklerle istihdam yaratabilir ve gelir dağılımını ve bölgesel eşitsizliği giderecek adımları atabiliriz. Çalışmanın sonucu uygun bir teşvik politikası ile Türkiye’nin kümelenme modelleri aracılıyla teknoloji üreteceği vurgusunu yapıyor.

Anahtar kelimeler ve kavramlar: Kümelenme, Sermaye birikimi, KOBİ ekonomisi, Rekabet, Teknoloji.

Abstract:

Capital accumulation adventure of capitalism persists in going on. This adventure, that leaves poverty for a mass majority behind it, has put forth quite remarkable changes for our consideration within the current situation. Can these changes stand as an opportunity, as a threshold for transformation in favor of humanity? How is it possible to find a way out in order to obstruct monopolization and monopolies; can we develop an alternative model? The aim of this study is to seek for answers to these questions.

Industrial clusters and service clusters which do not only compete but also do complement each other at the same time (Porter, 1998) has become the carrier of technology today throughout the world. Those in Detroit, California, USA, in Silicon Valley, in Ireland, in Italy can be given as supporting examples.

Turkey has the possibility of developing and expanding its information technology around cluster models as well. In addition to informatics, this model, with inducements for SMEs, can create employment opportunities in sectors of which the additional value is decreasing more and more such as textile sector; thus we can take the necessary steps to overcome regional inequality. The conclusion of the study emphasizes that Turkey will be able to produce technology through cluster models and with a commensurate inducement policy.