Yeni Döneme Hazırmıyız?

Cemil Ertem 2008-01-25 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Dünya ekonomisi, ABD’den başlamak üzere, bir makas değişimine hazırlanırken, Türkiye buna hazır mı? Son bir yılda yaşadıklarımızı nasıl nitelerseniz niteleyin, herkesin kabul ettiği bir gerçek var: Artık kimse kendi bacağından asılmayacak. İçe kapalı ulusal ekonomiler devri bitti. Herkes ayağını yorganına göre uzatacak, ama aynı anda, bilgi ve teknoloji geliştirip dünya çapında pişen pastadan en çok payı almaya çalışacak. Bunun için şimdi başta ABD olmak üzere bütün ekonomiler bu yeni döneme uygun reform paketlerini şu toz duman kalktıktan sonra açacaklar. Yeni dönemin ayırt edici özellikleri neler olacak ve biz buna nasıl hazır oluruz? Bizce bu can alıcı sorunun yanıtı kısaca şöyle:

Yeni dönemde büyüme önemli ama bunun sürdürülebilir ve rekabet edici özellikte olması gerekiyor. İşte bunun için Türkiye çok acil olarak yeni bir reform süreci başlatmalıdır. Bu süreç, nitelikli ve sosyal büyümeyi öne çıkaran kurumsal bir ekonomi inşa etmelidir.

Türkiye 2001 krizinden beri büyümeyi yüksek faiz ve olumlu dış konjoktürle sağladı. YTL hem reel olarak hem de nominal olarak değerlendi. Ancak bu süreçte yalnız YTL değil, gelişmekte olan ülkelerin hemen hemen tümünün paraları değerlendi. Ama Türkiye, bunların içinde en çok cari açığı veren ülkelerden biri oldu. Bu süreçte Türkiye’deki büyümenin iki dinamiği vardı. Yüksek faiz ve emeğe dayalı verimlilik artışı. Son beş yılda imalat sanayi ortalama verimlilik artışı yıllık yüzde 7,5 oldu. Yine bu süreçte kur düşerken ihracatımızda arttı. Bu dönemde ihracatımız yılda ortalama yüzde 23 arttı. Bunu dışardan bol ve ucuz borçlanarak, emeğe dayalı verimlilik, ucuz ara malı ithaliyle sağladık. Buna bağlı olarak ihracatımızın niteliği ve kalitesi de artı. 1995’de daha çok tekstil, demir ve tarım ürünleri ihraç ederken şimdilerde daha çok otomotiv, TV alıcısı, motorlu taşıtlar ihraç ediyoruz. Ama burada mesela bir Çin’in ihracat kalitesini yakalamaktan uzağız. Henüz dijital bilgisayar parçaları, dijital devreler vb ileri teknoloji ürünleri ihraç edemiyoruz. Mesela Macaristan’da bizim gibi cari açık veriyor ama onun ihracat sepeti kalitesi bizi katlıyor. Yani Macaristan cari açık sorununu bizden önce halledecek.

Türkiye bu dönemi kazasız atlatmak için büyümeden taviz vermeden teknoloji yoğun sektörleri harekete geçirmelidir. 2001’den beri en çok tekstil, deri ürünleri, kâğıt ve ürünleri, tarım ve alt sektörleri kaybetti. Bu sektörler, ne yazık ki, önümüzdeki yıllarda da kaybedecek. Bilişim, telekomünikasyon, kimya, metal, otomotiv, perakende kazandı. Yine öyle olacak ama bu sektörlere dijital devreler, bilgisayar ve parçaları üretimi, eğitim, bilgi iletimi eklenecek. Emek verimliği yerini yavaş yavaş teknoloji verimliliğine bırakacak.

Yine bu süreçte Türkiye, en çok tarımda ve 25–34 yaş arasında işsiz yarattı. Bu çok büyük sorun. Bunu aşabilmek için dünyayla rekabet eden yeni bir sanayi geliştirmek gerekiyor. Bunun de ilk şartı, Ar-Ge teşvikleri ve ciddi KOBİ desteği.

Ayrıca, eğitim ve sosyal güvenlikte kapsamlı reformlarla birlikte, bölgesel eşitsizliği azaltacak demokratik reformlar ve kesintisiz, ısrarlı bir AB süreci Türkiye’nin bu toz dumandan çıkması için atması gereken ilk adımlar.


Tehlikeli Günler…

Cemil Ertem 2008-02-22 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Geç de olsa cari açık sorunun gerçek nedenini keşfettik. Bunu Rahmi Koç’ta söyledi sonunda. Birincisi ihracat artıyor ama buna bağlı ithalat ondan daha hızlı artıyor. İkincisi ihracatın katma değeri düşük. 107 milyar dolarlık ihracatı 170 milyar dolarlık ithalatla yapıyor olmak bir yerde yapısal bir sorun olmayabilir. Ama ne yazık ki, bu yapısal bir sorun. Çünkü ihraç ettiğiniz bir birim mal içindeki ithal mal oranı giderek yükseliyor. Bunun da iki temel nedeni var; birincisi ithalatın kur düştükçe kura duyarlı olarak artması, yani sanayicinin dışarıdan daha ucuz girdi bulması. İkincisi de Türkiye’nin giderek teknolojik olarak dışarıya bağımlı olması. Bu noktaya bir sürecin sonunda geldik.

1980–2000 döneminde, Türkiye’nin ithalatının sektörel yapısında önemli değişiklikler meydana gelmiş ve madencilik ürünlerinin 1980 yılında yüzde 53 olan payı 2000 yılında yüzde 21,4’e gerilerken, sanayi ürünlerinin payı yüzde 42’den yüzde 70,6′ya, tarım ürünlerinin payı ise yüzde 5′ten yüzde 8′e yükselmişti.

Türkiye 2001 krizinden sonra düşük kur ve yüksek faize dayalı para politikasını seçmiştir. Bu ithalatın artmasında ikinci kırılma noktasıdır. Bu para politikasının reel ekonomiye yansıması ara malı üreten ana sanayilerin, düşük kur sayesinde giderek ucuzlayan ithalata dayalı büyümeleri şeklinde oldu.

Düşük kur, yüksek reel faiz finansal dengeleri ve fiyat istikrarını korurken, ya da korur görünürken, şirketlerin borçlanma oranlarını bozdu ve öz sermaye dengesini uzun vadeli borçlara dönük olarak sağladı.

Bugün Türkiye’nin ithalatının yüzde 74′ünü sanayi kullanmaktadır.

Öte yandan ithalat kura duyarlı ama ihracat değildir.

İhracatın yapısı analiz edildiğinde düşük katma değerli mallar öne çıkmaktadır.

İthalatta ise bunun tersi bir durum var. İleri teknoloji grubunda yer alan yüksek katma değerli mallar ithal edilmekte, ithal girdili düşük katma değerli olanlar ihraç edilmektedir. Yani Türkiye sanayisi “taşeron” çalışmakta ve fason üretim sanayinin yapılanmasında temel yönelimi oluşturmaktadır.

Katma değer zincirinde, Türkiye’nin aldığı pay gittikçe azalmaktadır.

İhracat yapan sanayicinin kâr oranları da düşmektedir. Ancak bunun sorumlusu yalnızca değerli YTL değildir. İhracat yanlış politikalar sonucunda ara malı ithalatına bağımlı olarak gelişti. Türkiye, böyle olunca ancak coğrafi avantajlar, gümrük birliği etkileri sonucu ihracat yapar oldu. Avrupa dışında dünyanın geri kalanına mal yollayacak fiyat ve teknoloji rekabetini yakalayamadık.

Şimdi bu tablonun bize çok büyük sorunlar yaratacağı günlere geliyoruz. Türkiye’nin ihracat ağırlığı AB’ye dönük. Bir önceki yıla göre, 2007 yılında, AB ülkelerine dönük ihracatımız yüzde 26 artarak 60 milyar dolar seviyesinde gerçekleşmiş. Toplam ihracat içinde AB payı yüzde 56,4. Ama AB’den kötü haberler geliyor. AB’deki yavaşlama artık gözle görünür bir hal aldı. Üstelik bu durum kalıcı gözüküyor. Yani AB, durgunluktan ABD gibi kolay çıkamaz. Geçen yıl son çeyrekte AB’nin büyümesi 2,3’e düştü. Ama bundan önemlisi Almanya ve Fransa’nın büyümesinin bunun altında olması. Üstelik bizim ihracatımızın en yüksek olduğu (2007 yılında 12 milyar dolar) Almanya’daki düşüş ürkütücü. Son çeyrekte Almanya büyümesi 1,8 olmuş. Türkiye’nin ihracatı düştüğü gibi cari açığı finanse eden Avrupa kaynaklı sermaye girişleri de yavaşlayabilir. Tehlikeli günlere giriyoruz.


Bakan anladı ama biraz yanlış anladı

Cemil Ertem 2008-01-22 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Ekonominin kendi dinamikleriyle ( o meşhur görünmez el ile) kendi yolunu bulması, bozulan yerlerini tamir etmesi, piyasayı koşulsuz savunan iktisatçıların biricik ütopyasıdır. Ama Adam Smith’in görünmez eli, serbest rekabetin geçerli olduğu kısa bir dönem dışında pek becerikli olamamıştır. Piyasa ne yazık ki, el yordamıyla yolunu bulamıyor. Polanyi’nin dediği gibi, devlet piyasaya karışmadan piyasa adil ve en uygun ekonomiyi hayata geçirmeye başladığında zaten kapitalizm kapitalizm olmaktan çıkacak. Pür piyasa kapitalizme ait bir şey değildir. Bir kere bunu anlayalım ve piyasayla ilgili yanlış bir ezberi bu vesileyle bozalım.

Şimdi size iki adamdan ve iki anlayıştan bahsedeceğim. Birincisi Bush. İkincisi de Kemal Unakıtan.

Amerikan yönetimi piyasayı yalnız Fed’in yoluna koyacağını inancını artık kaybetmiş görünüyor. Bunun için ortaya Bush paketi çıktı. Bu aslında yeni değil. Bilinen “arz yönlü iktisat” çırpınışı. Özeti vergi indirimi ile bireyleri ve kurumları rahatlatmak ve durgunluğu en az hasarla aşmak. Pakette, yatırımı teşvik için kişi başına 800 dolar, hane başına 1600 dolar vergi indirimi tasarlanıyor. Küçük işletmelere de bu yıl alacakları ekipmanların yüzde 50’sini karşılayabilecekleri bir vergi indirimi sağlanıyor. Küçük işletmeler, ekipman alımında 200 bin dolara kadar masraf düşebilecek. Cumhuriyetçi parti lideri John Boehner, paketin 150 milyar dolarlık bir teşvik içerdiğini söyledi.

Amerikalılar sistemlerinin ayakta kalması için piyasaya zamanında, kapsamlı müdahalelere inanıyorlar. Özellikle küçük işletmeleri desteklemek, teknoloji yürütücüsü sektörleri öne çıkarmak yalnız ABD’nin değil, Avrupa’nın da temel yönelimi. Bunu kriz dönemlerinde daha çok yapıyorlar. Biz ise tam tersini yapıyoruz. Kriz dönemlerinde zaten canı çıkan, kapanan küçük işletmeleri vergi denetimi, ya da zorlayıcı vergi oranları ve bıçak gibi kesilen teşviklerle karşılıyoruz. Batmalarını kolaylaştırıyoruz. Ama Maliye Bakanı Unakıtan’ın son açıklamaları sanki bu durumu artık biraz farkında olduğumuzu gösteriyor.

Maliye Bakanı geçen gün, otomotiv, LCD camı üretimi gibi stratejik sektörlere yeni teşvik vermeyi planladıklarını söyledi. ( bir kere bunlar artık stratejik sektör değil; bkz: Dünya Bankası Raporu.) Unakıtan, Meclis’te bulunan Ar-Ge yasa tasarısının bu desteklerin ilk adımı olduğunu, stratejik sektörlerin desteklenmesi için ayrı bir çalışmaya daha başladıklarını da belirtmiş. Unakıtan, Vestel, Arçelik gibi şirketlerle de görüştüğünü, iki-üç milyar dolarlık yatırım için onlarla anlaştığını söylüyor. Yani Ar-Ge yasası ilk önce Vestel, Arçelik gibi devlere yarayacak. Tamam, bizimkiler durumu farkında ama yine ufak bir yanlış anlama var. Sağlam, adil ve sürdürülebilir bir ekonomi için tekelleri değil, KOBİ’leri desteklemeniz ve teşvik etmeniz gerekiyor. Bunu Avrupa daha yüzyılın başında yaptı, ABD her krizde yapıyor. Artık dünyada Ar-Ge geliştiren, yüksek katma değer üreten ve ihraç eden ekonomiler ayakta kalacak. Bunun tersini yapan hükümetlerin işbaşında kalması mümkün değil


Türkiye nerede duracak?

Cemil Ertem 2008-03-21 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Çarşamba günü Merkez Bankası faiz indirmedi. Bunun iki anlamı var: Birincisi Fed faiz indirse bile artık bizim onu takip etmemiz çok güç; çünkü siyasi risklerimiz var. İkincisi ABD kaynaklı bu dalgalanma uzun süreli ve başta enflasyon hedefi olmak üzere, fiyat istikrarı dâhilinde, birçok hedefi tutturmamız artık zor. Yani para politikasının etkinsizliği sürecine girdik. Şimdi artık, para ve maliye politikası gibi araçlar yerine, siyasi ve ekonomik riskleri yönetmek önem kazandı.

Türkiye bunu yapabilir mi? Bu süreçte AKP’nin hata yapmayacağını söylemek çok güç. Darbecilerin amaçları yalnız parti kapatıp kaos yaratmak değil. Küresel krizin Türkiye’ye olan etkisini artırıp hükümetin ömrünü kısaltmak. Bu amacın başarıya ulaşması için bütün ekonomik şartlar mevcut. Şimdilerde yaşadığımız gel-gitlerin 1970’lerden beri yaşanılanlardan farklı olduğunu artık biliyoruz. Şimdi yaşadığımız bir kriz değil, daha doğrusu şimdi ortaya çıkmış bir kriz değil. Bu olan, dünyadaki siyasi ve ekonomik güç dengesinin değişimi ve 1971’de başladı. 1971’de Nixon doları altından ayırıp başıboş bıraktığında bugünlerinde adımını atmıştı.

O tarihten bu yana ABD ekonomisi kaynaklı birçok sarsıntı yaşadık. Ama bu sonuncusu doların ve ABD’nin egemenliğine son vereceği için en güçlüsü ve sonuç alıcı olanı.

Avro-dolar paritesi bu çok önemli gerçeği yansıtıyor. Şu an avro bölgesi milli geliri tarihte ilk defa ABD milli gelirini aştı.

Şimdi burada Türkiye açısından tartışmamız gereken iki olgu var. İlki; ABD’nin parasal ve ekonomik güç devrinin, dünyada siyasi ve ekonomik bir ayrışmayla mı yoksa bütünleşmeyle mi sonuçlanacağı, ikincisi ise bu süreçte Türkiye’nin rolü ve duracağı yer.

Dünya ekonomisindeki yeni dengenin bir ayrışma ( gelişmiş ülkeler-gelişmemiş ülkeler ya da bölgeler) olarak değil de tam anlamıyla küresel bir bütünleşmeyle oluşacağını söyleyebiliriz. “Gelişen ülkeler” ekonomilerine baktığımızda bu gerçeği görüyoruz. Örneğin DAX endeksinin (Almanya) yılbaşından beri kaybı yüzde 10 civarında. Gelişmekte olan ülkelerin kaybı da 12,5 civarında. Ancak burada ilginç bir nokta var. Bu süreçte dünya ekonomisinin üretim üssü olan ekonomilerinden Brezilya ve Arjantin’in borsaları Bovespa ve Meriva yüzde 3 seviyelerinde değer kaybetti. Siyasi sorunlarla boğuşan ve yağmacı ekonominin artıklarını temizleyemeyen Türkiye’nin İMKB’si ise yılbaşından bu yana yüzde 23,3 değer kaybetti. İMKB’nin 14 Mart müdahalesinden sonraki kaybı ise yüzde 7,5. Aynı şekilde Brezilya reali yılbaşından bu yana dolar karşısında en iyi performansı gösteren para. YTL ise, yüzde 9 reel faize rağmen, eksi yüzde 4 ile dolar karşısında en kötü performansı gösteren para. Bu rakamlar bize şu sonuçları veriyor:

Dünya tam küreselleşmeye doğru gidiyor.

Bu süreç, yeni bir dünya parası, gelişmiş-gelişmemiş ülke ayrımlarının ve kategorilerinin değiştiği yeni bir yapı, ABD-AB bütünleşmesi ve onlara eklemlenen bir Rusya yaratacak. Ortadoğu bu çerçevede şekillenecek.

Geldik kritik soruya: Türkiye nerede duracak? Brezilya, Arjantin gibi, daha on yıl öncesinin borç batağı ülkeleri gelişmiş ülke sınıfına atlarken Türkiye, Avrupa ile Ortadoğu arasında kavruk, içe kapalı militarist bir diktatörlük mü olacak yoksa AB üyesi bir demokrasi mi?

Birinci seçeneği isteyenler ellerindeki kartları açıyorlar. Ya ikinci seçeneği isteyenler ve bu ülkenin gerçek sahipleri? Onlar da artık üzerlerindeki ölü toprağını atıp ellerini göstersinler.


Banka karları hepimize zarar yazdı

Cemil Ertem 2008-02-19 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Banka karlarına dikkat ettiniz mi? BDDK’nın açıklamasına göre bankalar geçen yıla göre tam yüzde 150’lik bir kar artışı sağlamışlar. Bankacılık sisteminin 2007 karı 14,9 milyar YTL. Büyük bankalarda arka arkaya karlarını açıklamaya başladılar; bu bankaların karları milyar YTL’nin altında değil. Garanti Bankası 2,4 milyar, Akbank 2 milyar, İş Bankası da 1,7 milyar YTL kar etmiş. Bu yüksek karlar tabii bir çarpıklığı ifade ediyor. Bu çarpıklık sanayi kesiminden finans sermayesine yoğun kaynak aktarımından bir şey değil. Banka karlarının bu denli yüksek olmasının tek bir nedeni var; yüksek reel faiz. 2001 yılından beri bankacılık kesiminin yeniden düzenlendiği ve bu düzenlemeye bağlı olarak verimlik artışı sağladığı inkâr edilemez ama bu verimlilik yüzde 150’lik kar artışı sağlayamaz. Şimdi bankacılık kesimi yüksek reel faize bağlı anormal kar ederse reel sektör ve hanehalkları ne olur? Çok açık; reel sektörün yüksek faizden dolayı karları düşer, hanehalklarının borç yükümlülüğü de artar. Hanehalklarının toplam yükümlülüklerinin GSYİH’ya oranı 2004 yılanda yüzde 6,6 iken bu oran 2006’de yüzde 12,4’e tırmanmış. Yine 2007 yılının ilk dokuz aylık döneminde, geçen yılın aynı dönemine göre, tüketici kredisi kullanımındaki artışa bağlı olarak borcunu geri ödemeyenlerin sayısı artmış. Bu süreçte özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler inşaat, perakende ticaret, makine, ulaşım araçları ve tekstil başta olmak üzere bankalardan artan oranda kredi kullanmışlar. Merkez Bankası bu sektörlerde borçlanma oranının arttığını, toplam borçların özkaynakları aştığına dikkat çekmektedir. Büyükler yeniden yapılanma, optimum ölçek için borçlanıyorlar; küçükler ise düşen kar oranlarına bağlı olarak borçlanıyor. Uzunca bir süredir hammadde fiyatları satış fiyatlarının üstünde artıyor. İmalat sanayinde hammadde fiyatları aylık ortalama yüzde 0,9 artarken satış fiyatları ortalama yüzde 0,3 artıyor. Satış fiyatlarının artmaması düşen iç talebe bağlı. Çünkü iç pazardaki talep yetersizliği, iş yerlerinin tam kapasiteyle çalışmamasının en önemli nedeni. YTL değerleniyor, dolar ucuzluyor ama dolarla işlem gören emtia fiyatları dünyada artıyor. Hammadde fiyatlarındaki artış sürecek. Görünen o ki iç talepteki daralma da sürecek. Çünkü imalat sanayi emek verimliliğine bağlı ayakta kalıyor. Bunun da anlamı ücretlerin düşük, çalışma sürelerinin uzun olması. Böyle olunca, çok geniş bir kesim zorunlu ihtiyaçlarını bile alamıyor. Ya da almak için bankalardan kredi kartı ve tüketici kredisi kullanıyor.

Merkez Bankası’nın sektör bilânçoları raporu reel kesimin karlılığının yüzde 5 ile 10 arasında gezindiğini ortaya koyuyor. Böyle olunca ayakta kalmanın iki yolu var KOBİ’ler için: Birincisi yüksek reel faizden borçlanmak; ikincisi KDV’yi ne yapıp edip devlete ödememek. Bunun için faturalı mal satışı ama faturasız mal alışı yapıyorlar. Sonra da faturasız aldıkları bu mallar için naylon fatura tedarik edip kar oranlarını yükseltmiş(!) oluyorlar. Tabii ki iki yolda batağa çıkıyor. Burada yalnız finans sermayesi kazanıyor ve devlet dâhil hepimiz kaybediyoruz.

Sonuç olarak banka karları hayra alamet değil. Bence bu bankalarının yöneticilerinin de bu kadar sevinmemesi lazım. Onlara sonuçta, yüzde 150 kardan önce, bankaya para yatıracak mevduat sahipleri sonrada bu mevduatları kullandıracakları sanayiciler, perakendeciler, reklâmcılar, inşaatçılar lazım.