Yıl 1947, CHP iktidarı; dürüst bir Maliye Müfettişi “Kürt sorununu” tespit ediyor!

 “ Halen bütün mıntıka, Kürt dediğimiz Kürtçe konuşan insanlarla meskûndur. Nüfus gayet dağınık ve fakirdir. Daha çok çobanlıkla geçinmekte ve aşiret hayatı yaşamaktadır. Köyler, tepelerinde ufak bir delikten başka ışık ve hava alacak yeri olmayan ve dışarıdan bakıldığı vakit her tarafından siyah dumanlar sızan, köstebek yuvasını andıran, kısmen yer altına gömülmüş, ev demeğe imkân bulunmayan iptidai barınakların teşkil ettiği, etrafı insan ve hayvan pisliği ile dolu toprak yığınlarıdır.”

Bu satırlar Maliye Müfettişi Burhan Ulutan’ın 1947 yılında kaleme aldığı Şark Raporundan. Burhan Ulutan dönemin tüm Maliye Müfettişleri gibi donanımlı ve “yetkili” bir devlet görevlisi.

O zamanın Maliye Müfettişleri şimdiki gibi yalnız kendi alanlarında denetim yapmıyorlar. Geniş yetkilerle donatılmış olarak, devlet adına, stratejik rapor ve gözlemler hazırlayabiliyorlar. İşte Burhan Ulutan’ın 1947 yılındaki raporu böyle bir “stratejik” rapor. Raporda çok önemli ayrıntılar var. Bugün “Kürt açılımı” nasıl olacak diye tartışaduralım; ta, tamı tamına 62 yıl önce bir Maliye Müfettişi sorunu tespit etmiş ve çözüm anahtarını da devletin önüne atıvermiş aslında. Peki, sonra ne mi olmuş, aslında bu raporun hikâyesi ilginç ama daha ilginci, devletin 60 küsur yıldır “soruna” nasıl baktığının somut bir göstergesi olarak da raporun akıbeti.


Kürt siyasetinin ve neocon “cemaatinin” geleceği üzerine

Bundan sonra ne olacak; geçen haftadan beri ortaya çıkan manzara hiç iç açıcı değil. İstanbul ve Doğu illerindeki iç savaş görüntüleri, iç savaş ortamını bekleyen ve sürgit bir kaos ortamını bu ülkeye yerleştirmek isteyenleri çok sevindirmiştir herhalde. Bu görüntülerden demokrasi çıkmayacağını biliyorlar çünkü. Ama böyle olmayacağını, bu topraklarda yetmişli yıllarda yaşanmış olan “örtülü iç savaş”ın tekrar etmeyeceğini, CHP ve MHP’nin başını çektiği bir iç savaş iktidarının gerçekleşmeyeceğini söyleyelim. Tokat saldırısı, arkasından DTP’nin kapatılması ve DTP’li milletvekillerinin Diyarbakır’a dönmesi hiç şüphesiz yeni bir süreçtir. Bu süreç yeni bir Türkiye’nin başlangıcıdır. Kürt siyaseti de bütün bu süreçte kendi içindeki “milliyetçi” çizgilerden ayrışması gerektiğini anlayacaktır. Kürtlerin bir ulus olarak kendilerini ifade etmelerinin tarihsel şartları artık yoktur. Özgür bir halk ve bu halkın kendi iradesiyle oluşturacağı adil ve eşitlikçi bir toplum hedefi artık daha gerçekleşebilir bir hedeftir.


Erkek iktidarı çözülüyor; kadınların ekonomik gücü ortaya çıkıyor

 

Bugün tüm dünya hem ekonomik olarak hem de siyasi olarak büyük bir alt-üst oluşun içinde.

Ekonomik kriz yalnız ekonomi ile ilgili alanları dönüştürmüyor. Kriz, ekonomi ile birlikte siyaseti de dönüştürüyor. Bu iki temel alanın krizle birlikte yenilenmesi, değişimin boyutlarını kültürel, sosyal alanlara taşıyor. Kültürel ve sosyal alanlardaki değişiminin en önemli öznesi ise dün olduğu gibi bugün de kadınlar.

Erkeklerin kriz nedeniyle kaybettiği işlere kadınlar talip oluyor; ayrıca kadınlar eşlerinin, babalarının işsiz kalması sonucu aileyi ayakta tutmak için kendi işlerini kurma doğrultusunda adım atıyorlar. Örneğin Türkiye’de Aralık 2007-Aralık 2008 döneminde erkek istihdamı 160 bir kişi azalırken, kadın istihdamı 250 bin kişi arttı. İşte krizin hissedilmeye başlandığı ilk dönemde kadın istihdamında bu artış tam bir kriz etkisi.

Kadınlar bu istihdam artışını en çok hizmet sektöründe sağlıyorlar. TÜİK verileri, kadın istihdamında 2007-2008 yılları arasında görülen 250 binlik artışın 243 bininin hizmet sektöründe olduğunu gösteriyor. Erkeklerdeki istihdam azalışı ise sanayi sektöründe görülüyor. Küreselleşme ile birlikte sanayileşmenin yerini bilişim, ileri teknoloji içeren sektörler ve hizmetler alıyor. Bu alanlarda ise kadınların egemenliği artık kaçınılmaz bir gerçek. Yukarıdaki rakamlar yalnız Türkiye’nin gerçeği değil; bu eğilim başta gelişmekte olan ülkeler olmak üzere tüm dünyada gözlemleniyor.


Açılım-tasfiye ikileminde Washington zirvesi ve “kapatma” üzerine

Türk başbakanlarının, şimdiye değin, Amerika ziyaretleri, resmî ve diplomatik çerçevede,“karşılıklı çıkarların ve “stratejik ortaklığın” gereklerinin konuşulduğu buluşmalar olarak sunulsa da, gerçekte Amerika’nın Türkiye’nin bulunduğu bölgeye ilişkin çıkarlarının ve isteklerinin tekrarlandığı, vurgulandığı zirveler olmuştur. Ancak hem Obama’nın, başkan olduktan hemen sonra, yaptığı Türkiye ziyareti hem de Erdoğan’ın Obama ile Washington buluşması, birçok açıdan, şimdiye kadar olanlardan çok daha farklı bir özellik taşıyor. Bu farklılık bize Amerika’nın yeni politik hattını anlatıyor. Bu yeni politik hat, ikinci savaş sonrası başlayan Amerikan hegemonyasına dayalı düzeni bitiriyor. Artık Amerika’nın kontrollü bir güç devri ve küresel yeni bir iktidar oluşumuyla karşı karşıyayız.

1929 krizini izleyen içe kapanma, Britanya’nın geri çekilme ve Avrupa’da faşizmler dönemi, Roosevelt’i Pax-Americana’ya ikna etmişti.

Pearl Harbor, Roosevelt için Amerikan milliyetçiliğine dayanan yeni emperyalizm en önemli sıçrama tahtası oldu. Truman doktrini ve silahlanma 1950’lerden başlayarak “yeni ABD emperyalizmini” inşa etti.

Bu yeni emperyalizm, Sovyetlerle birlikte, 1989’a kadar devam eti. Aslında, 1989’da duvarın çökmesiyle, fiili olarak biten soğuk savaş, yeni Amerikan emperyalizmini de bitirmişti. Clinton iktidarı, Gorbaçov’dan farklı olarak, bu çok önemli değişimin farkında olamama ve doksanlı yılları “harcama” iktidarıdır.


“YENİDÜNYA” DÜZENİNİN DEPREMİ BAŞLADI

George Friedman’ın son kitabı Önümüzdeki 100 Yıl’da ilginç bir harita var. Friedman’ın “deprem bölgesi” olarak nitelediği harita, Doğu Avrupa’dan başlayıp neredeyse Çin’in sınırlarına kadar ulaşıyor. Bu harita aynı zamanda bir tarihsel çözülmeyi de anlatıyor. Sovyet sonrası dönemde hızla çözülen Doğu Avrupa rejimleri ve Ön Asya’daki Müslüman ülkelerle, Ortadoğu coğrafyasındaki İslâm dünyası gelecek yüzyılı belirleyecek “depremin” tam ortasında yer alıyor. Bütün bu depremin “merkez üssü” ise tabii ki Türkiye. Aslında Friedman’ın bu “altüst oluş” haritası eksik gibi; ama bir sonraki sayfada Friedman, (Friedman: 2009; 37) bir İslâm dünyası haritasına yer veriyor. Bu haritada Kuzey Afrika da var tabii; böylece 1989’da başlayan büyük depremin merkez üssü ve ilk etki alanlarını toptan görmüş oluyoruz.

Friedman, İslami siyasi hareketleri, (onun deyimiyle “cihat”) amacına varmayacak ama bütün bu coğrafyada esaslı bir depreme yol açacak “hareketlenme” olarak nitelendiriyor. İslami hareketlerin muhalifliği, aslında küreselleşme karşıtı bir “merkez” oluşturmaktan ziyade neoconların saldıracağı anti-Amerikan bir merkez ve savaş gerekçesi oluşturdu. Ortadoğu’nun ilkönce ABD savaş makinesi tarafından çözülmesi şüphesiz bir neocon projesiydi ama hızla gelen kriz ve küreselleşmenin bir Amerikan ulusal hakimiyeti çerçevesinde hareket etmeyeceği gerçeği, ABD’yi, ister istemez, tornistan ettirdi. Bu aslında ikinci savaştan beri süregelen ABD’nin ulusal hegemonyasına dayalı yeni emperyalizmin bitmesi idi. Bu bitiş aynı zamanda, bir türlü buluşamayan Anglosakson iktidarı ile Avrupa egemenliğinin (genişlemesinin) buluşma yollarının açılması idi.