PLANLAMA, DEMOKRASİ VE PİYASA: METALARIN DİKTATÖRLÜĞÜ…
Alternatif İktisat yazılarına devam ediyoruz.
Meta üretiminin olduğu her yerde fiyat vardır. Fiyatların egemenliği ve istikrarı bugün piyasanın istikrarı ve egemenliği demektir. Neo-liberal anlayışın bir ideoloji olarak egemenliğinin en önemli ayraçlarından birisi, bugün “fiyat istikrarı”dır. Merkez Bankalarının temel işlevi artık fiyat istikrarıdır. Merkez Bankası web sayfasının başında temel amacının fiyat istikrarını sağlamak olduğu yazılıdır. Bu mutlak bir piyasa egemenliğinin sloganıdır. Küresel kapitalizm bugün iki önemli olguyu öne çıkarıyor ve ısrarla savunuyor:
1) Meta üretiminin ve dolaşımının kesintisiz ve aynı şartlarda dünyanın her yerinde olması
2) Bu metaların fiyatlarının ve bu fiyatlarının istikrarlı sürekliliğinin yine her yerde aynılaşması ve sürdürülmesi…
YENİ BİR İKTİSADA BAŞLANGIÇ DERSLERİ
Bu notlar çeşitli tarihlerde yazdığım “alternatif iktisat” yazılarının bir derlemesi. Şimdi burada yayınlamamın nedeni ise bugünlerde Marksist iktisat referans verilerek küreselleşme sürecinin yeni akım sol bir iktisadı doğuracağı tartışmasının başlaması. Bu tartışmaya Referans Gazetesi’nde Güven Sak ve Nabi Yağcı katıldı. Bu ön notları derli toplu bir makaleye (referansları ile birlikte) dönüştürmek artık boynumun borcu. Belki bir kitap olur. Ama bundan önce burada yayınlıyorum ki eleştirileri, eksikleri saptayalım. Bu yazıların dipnotlarını da önümüzdeki günlerde yayınlayacağım. Okurken kopukluk ve tekrarlara rastlayacaksınız. Lütfen geçiniz. Bunları birlikte düzelteceğiz.
Sweezy, Baran ve Magdoff 1942’de “Eğer kapitalistler kendi başlarına sermaye biriktirir, böylece her birinin kontrolü altındaki sermaye artarsa, daha büyük miktarlarda üretim mümkün olur” der. Marx’da buna sermayenin yoğunlaşması der. Sermayenin kapitalizmin tünelindeki yolculuğunu üç istasyonla sınırlayabiliriz.
Birincisi sermayenin birikimi, ikincisi yoğunlaşması üçüncüsü merkezileşmesi ve ihracı. Yoğunlaşma rekabeti ortadan kaldıran merkezileşmenin öncüsüdür ama kendisi değildir. Bu bakımdan birikim ve yoğunlaşmadan daha farklı bir süreç olan merkezileşme toplumsal servetin tekellerde toplanmasıdır. Bu süreç sınırları belli olan bir ekonomide büyük çoğunluk aleyhine hızlı bir yoksullaşmayı ve mülksüzleşmeyi beraberinde getirir. Çünkü merkezileşmede, birçok kişinin kaybettiği bir yerde, bir kişinin elinde büyük miktarlarda sermaye toplanmış olur. Yani birikiminin ve yoğunlaşmanın aksine merkezileşmede toplum, kısmi de olsa, zenginleşmiş olmaz, tam aksine fakirleşir. Herhangi bir endüstri dalında merkezileşme bir tek şirket kalıncaya kadar sürebilir. Bu bir ekonomi için akıldışı bir süreçtir. Çünkü tekelleşen malların fiyatı artar, bir müddet sonra ortalama kâr oranları da düşmeye ekonomi tam istihdamdan uzaklaşmaya başlar. Burada tekellerden geçinen bir orta sınıf yaratılmış olur, ama büyük çoğunluğun yoksulluğu niceliksel ve niteliksel olarak artar.
Bu aynı anda kıtlıktır. Yani başta temel mallar olmak üzere insanın yaşaması için güncel mallar da “kıt” olur ve fiyatları artar. Çünkü kar oranlarının giderek düşme eğilimi tekelleri yüksek fiyat mekanizması ile ayakta kalmaya zorlar. Tekelci yapı bunun için şimdiye kadar bilgiyi ve teknolojiyi de denetleyerek bunu başarabildi. Ama bugün kapitalizm bunu yapmakta zorlanıyor.
Bir Babalar Günü Yazısı
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
çarpı bacaklarıyla- ha düştü, ha düşecek…
nasıl koşarsa ardından bir devin,
o çapkın babamı ben öyle sevdim.bilmezdi ki oturduğumuz semti,
geldi mi de gidici hep, hepp acele işi!..
çağın en güzel gözlü maarif müfettişi,
atlastan bakardım nereye gitti,
öyle öyle ezber ettim gurbeti.
Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40′ı geçerse ateş, çağ’rırlar İstanbul’a.
bir helallaşmak ister elbet, diğ’mi, oğluyla!
tifoyken başardım bu aşk oy’nunu,
ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.
en son teştifine çıkana değin
koştururken ardından o uçmaktaki devin.
daha başka tür aşklar; geniş sevdalar için
açıldı nefesim, fikrim, canevim.
hayatta ben en çok babamı sevdim.
CAN YÜCEL
Benim babam devlet memuruydu. Çok yer gezdiğimizi hatırlıyorum. Ama en iyi hatırladığım yer Ağrı dağının etekleri. Küçük bir çocukken Iğdır’da kollarımı açıp Ağrı dağına doğru koşardım. Eteklerine erişeceğimi sanırdım. Sonra da dik yamaçlarından tırmanmaya başlayıp bir solukta karlı tepesine varacakmışım gibi gelirdi. O zamanlar barakalardan oluşan lojmanlarımız Iğdır’ın toprak yolla gidilen arka mahallelerinden birindeydi. Lojmanlara giden yol sanki Ağrı dağının eteklerinde son bulurdu.
Her akşamüstü okul çıkışı tekrarladığım bu Ağrı’ya varma koşularını arkamdan gelen babam, elinde benim okul çantam olduğu halde, gülümseyerek izler, peşimden koşmaz ve bir müddet sonra soluğumun kesilip geri döneceğimi ve ona doğru koşmaya başlayacağımı bilirdi. Ağrı’ya varamazdım ama babama varırdım.
Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 13-06-2008
0
Felaket Yaklaşıyor; Türkiye karar arifesinde…
Nihayet beklenen olmaya başladı. Yabancılar kapatma davasını fiyatlamaya ve piyasalardan çıkmaya başladılar. Aslında bu durum çok önceden şekillenmeye başlamıştı.
Türkiye’ye, 2007 ortasından itibaren portföy girişleri yavaşlamış durumda.
2007 yılı finans hesabının kompozisyonunu değiştirmiştir. Yani biz genel dengede özellikle portföy girişleriyle fazla veriyorduk. Genel denge fazlası 2007 yılı için 10.629 milyon dolardı. İşte bu 10 milyar dolar hem kuru aşağı basan hem de cari açık finansmanında Türkiye’yi rahatlatan bir girişti. Ancak 27 Nisan muhtırasından sonra bu durum hızla bozulmaya başladı. 2007 yılının ikinci yarısında hızlanan bu bozulma cari açığın finansmanı kompozisyonun değiştirdi. Finans hesabının kompozisyonun yaklaşık yüzde 65’i reel kesim borçlanmasından oluşurken portföy yatırımları durma noktasına geldi. Esasında önceki yıllarda –özellikle 2002–2006 arası- genel dengedeki fazlayı portföy girişleri oluşturuyordu. Örneğin 2006’da 8,2 milyar olan bu girişler 2007 de hızla geriye giderek 0,1 milyar dolara geriledi. Şimdiki halde bu kalem kriz sinyali veriyor ve buradan çıkış var. Şu an genel dengede bıçak sırtındayız. Yani 500 milyon dolar gibi bir fazlamız var. Bu durumda kuru aşağı basacak ve YTL’nin değerini yukarıda tutacak mekanizma durdu.
Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 12-06-2008
0
Dört Yılda 45 Milyar YTL; peki niye?
Geçen hafta Güven Sak’ın yazdığı yazıya verdiğim yanıta Nabi Yağcı’da başka bir noktadan katıldı. Yağcı’nın tespitleri ve tarihsel perspektifi de çok önemli. Buraya geleceğim; ancak ondan önce bu hayli teorik sayılabilecek konuyu güncelle ilişkilendirmek için TEPAV’ın çok önemli bir araştırmasından bahsedeceğim.
TEPAV, Hükümet’in Orta Vadeli Mali Çerçeve kapsamında açıkladığı maliye politikası program değişikliğinin 2012’ye kadar olan süreçte tahmini maliyetini 40–45 milyar YTL olacağını açıkladı. Böylece, “OVMÇ bir program sapması değildir; mali disiplin aynen devam ediyor” diyenlere yanıt verilmiş oldu. TEPAV’ın araştırmasına göre, GAP ve yerel yönetimlere merkezi yönetim vergi gelirlerinden aktarılacak kaynaklar bu maliyeti oluşturuyor. 2012’ye kadar GAP’a 16,5 milyar YTL, yerel yönetimlere de 20 milyar YTL aktarılacak. Böylece TEPAV, OVMÇ belgesinin hükümetin kamu maliyesinde ciddi bir politika değişikliği yaptığının göstergesi olduğunu vurguluyor. TEPAV’ın bu tespiti bizim Türkiye bir “ara döneme” girdi saptamasını güçlendiriyor. Çünkü Hükümet bu yönelimle IMF ve AB çıpalarını boşaltmış oluyor.