Kör terörün ve kriz cenderesinin kaynağı belli

Posted by cemilertem | Posted in Star Gazete Yazıları | Posted on 03-11-2011

0

Batı basını, S&P’nin, harika zamanlamalarla(!) ABD’den sonra İtalya’nın da notunu düşürmesinden tutun da, bu konuda yapılan zirvelere kadar tüm haberleri ‘The Greek dept crisis’ yani ‘şu bildiğiniz Yunan borç krizi’ yakıştırmasıyla veriyor.

Bugün krizi İrlanda ve Yunanistan gibi küçük ülkelerin iflası ile açıklamaya çalışan Anglosakson medyası, aslında böyle yapmakla bir taşla birkaç kuş vurmaya çalışıyor.

Birincisi krizin kaynağının bu ülkeler olduğu yanlışı yerleştirilmeye çalışılıyor. İkincisi ve daha da önemlisi, bu ülkelerin ve sistemin kurtuluşunun AB para birliğinden çıkışla olacağı anlatılıyor. Geçen gün Roubini’de ‘Yunanistan Drahmiye’ye dönsün’ dedi. Bunun çıkar bir yol olmadığını en iyi bilenlerden birisi herhalde Roubini’dir.  Ama militarist batı basınının Yunan milliyetçileriyle birlikte tartıştığı bu yol, dünyaya Yunanistan üzerinden ‘başka bir şey’ anlatıyor.

Bu, çok açık olarak, siyasi küreselleşmenin durdurulması ve AB bütünleşmesinden bir ulus-devletler saldırganlığı üretme iradesinden başka bir şey değildir.

Yunanistan ilk önce Euro Bölgesi’nden sonra da- bunun doğal bir sonucu olarak- AB’den çıksın demek, AB sürecini durdurmak olduğu kadar, Yunanistan’ı yeniden Avrupa’nın doğuya uzanan bir uçak gemisi olarak kullanmak ve krizden çıkışın savaşa dayalı yolunu açmak olduğundan şüpheniz olmasın. Yani 20. yüzyılın başındaki senaryonun benzeri oynanmaya başlandı. O zamanda Britanya, Yunanistan’ı bir koçbaşı gibi Türkiye topraklarına sürerek, Türkiye’den başlayan ve Ortadoğu’ya uzanan ulus-devletler haritasını kanla çizmişti. Tabii ABD, Britanya’nın o zamanlar yarıda bırakmak zorunda kaldığı bu haritayı, 1948’de İsrail’i oraya sıkıştırarak ve daha sonra da kendisine bağlı eli kanlı diktatörler yaratarak tamamladı. İşte tam da şimdi, Yunan milliyetçileri, neoconlar, İsrail ve AB’nin içindeki ulus-devletçi militaristler, Kıbrıslı Rumları önlerine katıp yeni bir Türkiye sorunu ortaya çıkarmak istiyorlar. Şu Kıbrıs kıta sahanlığında sismik araştırma yapma hikâyesi tam da budur.

Aslında bu adımla, Kıbrıslı Rumları da harcamış oluyorlar; çünkü bu adım, Türkiye’yi devreye sokarak Rum kesimini, yalnız Güney Kıbrıs’a sıkıştıracak ve uzun vadede de Rumlar’ın meşruiyetlerini yitirmesine neden olacaktır. Kıbrıslı Rumlar’ı kullananların, krizi bu bölgeden başlamak üzere savaşla çözme yanlısı olan, neoconlar ve onların doğal müttefiki İsrail militarizmi olduğunu artık biliyoruz.

Savaş ittifakı barışçı – bütünleştirici çözümleri erteliyor

110920-113045-cemilc.jpg

Önümüzdeki günlerde bu savaş ittifakı, kör terörden başlamak üzere bütün kaos silahlarını devreye sokacak; aynı zamanda, Türkiye içindeki finans oligarşisi yoluyla da Türkiye’yi krizin ortasına sürüklemek için ellerinin altındaki banka ve fonları kullanacaktır.

Şu tarihten itibaren Türkiye’de kör terörden, Meclis’in yeni Anayasa yapma doğrultusunda adım atmasını engellemeye kadar varan bütün siyasi gelişmeler, bu savaş ve kriz cenderesini tezgâhlamak isteyen güçlerin stratejisinden bağımsız olmayacaktır. K. Afrika’da ve Ortadoğu’da kendilerinden bağımsız bir demokratikleşme istemeyen bu küresel savaş ekseni, Türkiye’nin de buraya yapıcı müdahalesini istemiyor.

Bakın AB’deki borç sorununun en yakın çözümünün bir ‘ortak tahvil’ ihracı olduğu bilinmesine rağmen, ulus-devletçi, milliyetçi politikacıların yönetimde olduğu Almanya-Fransa buna yanaşmamakta ve sorunu Yunanistan’ın üzerine atmaktadır.

TCMB’den Ahmet Değerli ve Gürsü Keleş’in Euro Bölgesi Borç Krizi başlıklı ekonomi notu, bu gerçeği, çok özlü olarak anlatıyor bizce. Yazarlar, ‘ortak tahvil’ ihracı ile ilgili şu sonuca varmaktadırlar. ‘Tablo’da gösterildiği üzere ortak tahvil ihracı ile gelinen faiz seviyesinin tüm ülkeler için borçlanma faizi olarak kullanılması neticesinde ülkelerin tutturması gereken faiz dışı denge seviyeleri önemli ölçüde değişmektedir. Fransa ve Almanya dışında tüm ülkeler ortak ihraçtan kamu maliyesi açısından olumlu yönde etkilenmekte ve borcun sürdürülememe riski önemli ölçüde azalmaktadır.’ Ancak AB, süreci bütünleşme ve barış yönünde derinleştirecek bu tür hamleleri ertelemekte ve dağılma-savaş korosu her geçen gün sesini yükseltmektedir. Tabii bu cephenin en önemli hedefi Türkiye’deki demokratikleşme ve bunun Ortadoğu’ya yansımasıdır. Şu sıralar başımıza gelen ve gelecek olan bütün olumsuz gelişmelerin arkasında bu gerçekler yatıyor. S&P, Türkiye’nin notunu yatırım yapılabilir seviyeye getirdi. S&P, yeni dönemi anlatan kararlar alıyor. İzlemek gerek.

Türkiye’nin dış politikası nasıl belirleniyor?

Posted by cemilertem | Posted in Makaleler, Star Gazete Yazıları | Posted on 15-10-2011

2

Başbakan’ın dünkü Kızılcahamam konuşmasında yine yeni Anayasa vurgusu güçlüydü.  Dünkü konuşmadan beni aklımda kalan iki temel vurgu oldu. Birincisi yeni Anayasa’nın 29 yıldır devam eden darbe sürecine son noktayı koyacak bir başlangıç olacağı ve bu başlangıcının (Anayasa’nın) milletçe yapılacağı.  Başbakan’ın ikinci önemli çıkışı da, dünyada yeni bir dönemin başladığını ve bunun parti olarak farkında olduklarını ısrarla söylemesidir.

Bu farkındalığın aslında şu sıralar Türkiye’nin giderek belirginleşen dış politika değişimine yansıdığını izliyoruz. Esad’ın, geçen hafta Şam’da düzenlediği naylon gösteri,  Esad ve Baas rejimi konusunda kafası karışık olan muhalefetin kafa karışıklığına son verdiğini söyleyebiliriz.  Başta CHP olmak üzere bilumum nasyonal sosyalist cenahın, bu Baas rejimi için, ‘içerideki’ El-Muhaberat gazetecileri çizgisinden, bundan sonra da, şaşmayacağından şüpheniz olmasın.

Mesela Hüsnü Mahalli, öteden beri Türkiye’nin Suriye ve diğer Baas rejimleri politikasının (dolayısıyla yeni dış politikasının)  hem Batı’nın hem de ‘çağdışı’, karanlık Arap rejimlerinin ‘gazıyla’ şekillendiğini söyleyip duruyor. Burada tabii ki Hüsnü Mahalli’ye göre, çağdışı ve karanlık Arap rejimleri, petrol zengini körfez ülkeleri; kesinlikle kendi halkını katleden, çoluk-çocuk demeden en ufak gösteriye ateş açan, ülkesinin petrol gelirlerini, eş-dost-akrabadan oluşan bir azınlık oligarşisine peşkeş çeken Baas rejimleri karanlık rejimler olmuyor. Şöyle yazıyor Mahalli; ‘Arap Baharı’ rüzgarı poyrazdan sert esmemiş olsaydı belki de bugün Türkiye’nin bölgesindeki prestij, saygınlık ve gücü çok daha farklı bir düzeyde olacaktı. Türkiye’nin Suriye ile dostluğu belki de tarihsel bir projeyi gerçekleştirmiş olacaktı. Sünni ve İslamcı AK Parti, laik Alevi Esad’ı dönüştürecek ve tüm kesimleriyle Suriye halkı, Türkiye’nin demokratik sürecinin bir parçası olacaktı.’

Tarih bize göstermiştir ki, halkların beklenmedik rüzgârı, en çok eski rejimin istihbarat örgütlerini şaşırtır. Şaşırırlar ve hep aynı şeyleri yaparak, söyleyerek durumu kontrol edeceklerini sanırlar. Hüsnü Bey’de aslında şaşırmış ama şaşkınlığını beyhude bir hayıflanmayla örtmeye çalışıyor: Çok komik; Mahalli’ye göre, Arap Baharı bu kadar sert olmasaymış Türkiye’nin bölgesindeki prestij ve gücü çok farklı olacakmış. Bu farklılıkta, Türkiye’nin, Ortadoğu tarihinin en kanlı Baas rejimlerinden biriyle ‘tarihsel bir proje’ gerçekleştirmesine yol açacakmış.

Ortadoğu ‘uzmanı’ öyle mi?

Mahalli’nin anlatmak istediği, İsrail ve Batı karşıtı bir Türkiye-Baas rejimleri ittifakı ise bırakın bunun konjoktürel açıdan saçmalığını, bugün Ortadoğu’nun dinamikleri ve bu dinamiklerin küresel krizle (dönüşüm) buluşması açısından da bu, düşünülemeyecek kadar saçma bir çıkarım.  (Mahalli gibiler, İsrail ve Suriye’nin, tıpkı bir zamanlar Sovyetler-ABD gibi, birbirine düşman olduğunu sanıyor; hayır bunlar, tıpkı soğuk savaştaki ABD-Sovyet ittifakı gibi, birbirlerini ayakta tutan örtülü ittifaklar-bloklardır.)

Birde Mahalli, yıllardır bu ülkede kendisini Ortadoğu uzmanı diye tanıtıp yazıyor; peki sizce böyle biri niye iktidar partisinden bahsederken başına ‘Sünni ve İslamcı ‘ nitelemesini koyar. Bunu yarı cahil-oryantalist- lobici batılı yazarlar bile yapmıyor. Sayın Mahalli, Ak Parti’nin hangi programında, söyleminde bu vurguyu gördünüz; vereceğiniz yanıtı biliyorum, ama sosyolojik ve siyasi olarak da Ak Parti böyle bir parti değil ki… Bu nitelemeyi, böyle kör gözüm parmağına yazacak kadar cahil olamazsınız o zaman neyi anlatmak istiyorsunuz? Yoksa Esad gibiler nasıl Suriye’de bir azınlığın şiddete dayalı iktidarıysa, Ak Parti’de, Türkiye’de yalnız Sünni Müslümanların iktidarı mı demek istediniz. Bırakın Ak Parti’yi Türkiye’de hiçbir siyasi parti ya da iktidar, örtülü olarak, bir dini kesimin sözcüsü olduğunu söyleyemez çünkü Türkiye’nin iktisadi-siyasi, sosyolojik gerçekleri, batının sınırlarını çizdiği Ortadoğu coğrafyasından çok farklıdır. Türkiye’de partiler, batıda olduğu gibi, sınıfsal, toplumsal, tarihi temeller üzerine oturur.  Size bir tavsiye, böyle provakatif nitelemeler yapmamanız en iyisi, çünkü kim olduğunuzu iyice açığa çıkartıyor.

Mahalli gibiler şunu hiçbir zaman anlamayacak: Türkiye ‘eski’ Türkiye değil artık… Türkiye, Baskın Oran’ın çok yerinde nitelemesiyle, bir eksen devlet.  Bir tarafları kırık petrol zengini şeyhlerin ya da pusulasını kaybetmiş batının gazıyla dış politikanın belirlendiği günleri geçtik…

Artık diktatörlük zor zanaat

Posted by cemilertem | Posted in Star Gazete Yazıları | Posted on 20-09-2011

0

Cecil Rhodes, bütün Afrika’yı sömürgeleştirmek için daha 1880’lerde kolları sıvamış ve Cape Town ile Kahire arasında kesintisiz bir demiryolu fikrini ortaya atmıştı. Cecil Rhodes, Britanya’nın, Afrika’yı sömürgeleştirmek için Afrika’ya ihraç ettiği en büyük sömürgecilerden biridir. Afrika’da kurduğu De Beers şirketi ile bir sömürgeci iş ve devlet ‘adamı’ olmayı başaran Cecil Rhodes, kendini şöyle ifade ediyordu: ‘Benimsediğim fikir, toplumsal bir sorunun çözümüdür; yani, Birleşik Krallık’ın 40 milyon sakinini kanlı bir iç savaştan korumak için, biz sömürgeci devlet adamları, nüfus fazlasını yerleştirmek, onlar tarafından fabrikalar ve madenlerde üretilecek ürünlere yeni pazarlar sağlamak için yeni topraklar ele geçirmeliyiz. Eğer iç savaştan kaçınmak istiyorsanız, emperyalist olmak zorundasınız.’ Rhodes görüldüğü gibi oldukça samimi bir sömürgeci idi. Ancak tabii ki onun kaçınmak zorunda olduğu iç savaş İngiltere gibi ülkelerle ilgili. Rhodes’un demiryolu ilerledikçe Afrika’da da iç savaş aynı hızla ilerliyordu. Rhodes, 1902’de Cape Town’da öldü. Aslında yapmak istediklerinin çoğunu yaptığını söyleyebiliriz. 20. yüzyılın başında Cape Town’dan Kahire’ye Afrika sömürgeleştirilmişti ve şu yaşadığımız günlere kadar yeraltı kaynakları yağmalanacak ve iç savaşlar hiç durmayacaktı. Ancak hem Ortadoğu’da hem de K. Afrika’da, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Rhodes tipi işadamı-siyasetçi ‘yabancılar’ yerlerini yerel diktatörlere bıraktılar. Çünkü Britanya’nın doğrudan sömürgeleştirme devri kapanmış, ABD’nin ‘bağımsız’ ulus-devletler zamanları başlamıştı. Yeni dönemin iş ve devlet adamları, ‘bağımsızlık’ kisvesi altında Albay Kaddafiler, Nasırlar, sonra da Esad gibi aileler olacaktı. Şimdi, nasıl Cecil Rhodes’ların devri bittiyse bu yerel diktatörler devri de bitiyor.

Bu kış Ortadoğu’ya şeriat gelirse ne olur

Posted by cemilertem | Posted in Star Gazete Yazıları | Posted on 17-09-2011

4

Başbakan Erdoğan’ın Ortadoğu turu, Ortadoğu, dünya ve Türkiye medyasında adeta Türkiye’ye övgü haberlerine dönüşmüş durumda. Aslında batı medyasının büyük bir bölümü bunu, ‘bakın Türkiye bölgenin kaymağını yiyecek, biz geç kalıyoruz’ arka planı ile veriyor. Nitekim Sarkozy’nin apar topar, Erdoğan’dan önce, Libya’ya kapağı atması bu yayınların, belli ölçüde amacına ulaştığını gösteriyor. Ancak, Sarkozy’nin, dedesi De Gaulle’u aratmayacak Libya hamleleri çok işe yarayacak gibi gözükmüyor.

AB’nin krizi, Ortadoğu’daki değişiminden ayrı değil; hatta bu ikiz değişim dalgasının birbirlerini tamamlayacak iki dinamik olarak tarih sahnesine çıktığını söyleyebiliriz. Sarkozy, Kaddafi’nin Ortadoğu coğrafyasındaki siyasi izdüşümü olduğunu hâlâ kavrayabilmiş değil. Bunun için bırakın Erdoğan’dan önce oraya gitmesini, Elysee Sarayı’nı Trablus’a taşısa bile, durum Fransa açısından fark etmez. Aslında Ortadoğu’da ilk belli olan, değişimi üstlenen güçlerin, her türlü ‘dış’ baskı ve telkinin dışında kalacağı oldu. Bu, hiç şüphesiz Türkiye ilişkileri için de geçerli. Nitekim Libya Ulusal Geçiş Konseyi Başkanı Abdülcelil, Libya’nın yeni yönetim biçiminin demokratik şeriat olacağını söyledi. Mısır’da ilk seçimlerde işbaşına gelme ihtimali hayli güçlü olan İhvan ise öyle laiklikle falan alakalarının olmadığını, İslami bir yönetim biçiminin Mısır için en uygun yol olacağını belirtti. Aynı durum Suriye’deki muhalefet için de geçerli. Tunus’da ise iktidarın en güçlü adayı Nahda, reformcu-İslamcı ve dinamik bir yapı. Ama işin ilginç tarafı, Hizb-al Nahda’nın başındaki Raşid Al Gannuşi’nin Müslüman Kardeşler (İhvan) geleneğini oluşturan Seyyid Kutb’un fikirlerini kendisine bayrak edinmesi. Bu gelenek, İslam’ın bir barış ve adalet dini olduğundan hareketle; bunu bu coğrafyada ve giderek dünyada (ümmet) gerçekleştirmeye yönelik yeni bir siyaset (demokrasi) oluşturma çabasında. Bu açıdan ‘Türkiye her haliyle model olacak’ hikayesini bırakalım.

‘Batıyoruz! Bizden daha fazla vergi alın!’

Posted by cemilertem | Posted in Star Gazete Yazıları | Posted on 02-09-2011

1

Türkiye bayram tatilindeyken, küresel piyasalar da ‘kısa bir bayram’ yaşıyor gibi yaptı. Ama bu tür ‘canlanmaların’ kısa süreli soluklanmalar olacağını söyleyelim. Dünya ekonomisindeki daralma beklendiği gibi çok ciddi boyutlarda olmayabilir; hatta Asya ekonomilerinin ivmesine ve Ortadoğu, Kuzey Afrika’daki siyasi kargaşanın beklenenden önce çözüm yoluna girmesine bağlı olarak buralardaki rejimlerin yeniden inşa süreci, enerjiden başlamak üzere, önemli bir küresel ekonomik potansiyel yaratabilir. Ancak buna rağmen, Avrupa’nın sorunu olduğu gibi duruyor ve bize Avrupa’nın borç sorunu diye anlatılan meselenin özü çok daha derin.
IMF’nin son finansal istikrar raporu daha gün yüzüne çıkmadan tartışma yarattı. Çünkü IMF haklı olarak, rapor taslağında, elinde İspanya, İrlanda, İtalya, Yunanistan hatta Belçika kağıtlarını bulunduran bankaların çok güç durumda kalacağını söylerken, aslında borç sorununun bu haliyle aşılamayacağının altını çiziyordu. IMF’nin rapor taslağına, hem Avrupa Merkez Bankası hem de Almanya ve Fransa karşı çıktılar; çıktılar çıkmasına da, aslında onlar da, IMF’nin ‘az bile yazdığını’ bu işin öyle ‘olacak-bitecek’ tekerlemeleriyle çözülemeyeceğini biliyorlar. Hele Sarkozy Hükümeti, işin Fransa için de giderek derinleşen bir kuyu olduğunu görüyor. Ancak Sarkozy bu krizin, eskiden olduğu gibi, savaşla çözüleceğini sanıyor. Sarkozy’nin başından beri izlediği yola bakın; son Libya operasyonunda BM kararını beklemeden öne çıkmaya çalışmasının ateşi sönmeden geçen gün de İran’ı tehdit etti. Sarkozy’nin doğrudan aptal olduğunu düşüyorum.