Arafta olmanın getirdiği tarihsel fırsat

Bugün, üstümüze gelen her şeyi bir kenara ayırıp biraz mola vermek gerekir herhalde.

Kafes planlarından Danıştay’ın katsayı kararına, oradan da domuz gribi virüsünün mutasyona uğramış olmasına kadar üzerimize gelen yarı kâbus yarı gerçek bütün gelişmelere biraz şöyle uzaktan bakmanın günü olmalı bu bayram günleri. Bu günlerde bütün bu olan biten aslında çok köklü ve geri dönülemez bir tarihsel değişimi anlatıyor bize.

Türkiye’deki değişim ve bu değişimin sancısı dünyadaki değişimi etkileyecek ve arkasından sürükleyecek kadar güçlü. Kapitalizmin bir dönemi bitiyor ama bu bitişin ve yeni bir dönemin başlangıcı bu topraklarda oluyor.

Cemil Meriç, kendisini “arafta bir yalnız” olarak tanımlıyordu. Arafta olmak, her yerden, her şeyden bir şeyler alıp bunları harmanlamak gibi bir şansı da insanın önüne koyabilir. İşte bu büyük bir şanstır ve yapıcı, yaratıcı bir şanstır. Şimdi, tarihin bu döneminde, bu topraklar için de böyle yapıcı ve yaratıcı bir şans var. Batı ve Doğu uygarlığının birleştiği bu topraklar belki de, biz farkında olmadan, yeni bir dönemi başka bir uygarlık olarak içinden çıkartıyor.


Bir “farkında olamama hali” olarak faşizm (Tartışma notları ile..)

Geçen hafta, demokratikleşme doğrultusunda atılan adımlara dönük, statükocu cephenin gündeminde olan bir plandan bahsetmiştik. Ben bu cephenin oldukça geniş olduğunu, hatta kendini bu cephede saymayanları da kapsadığını düşünüyorum.

Türkiye’de ilkönce Gladio ya da 90’ların başından itibaren yerli bir nasyonal-sosyalist örgütlenme olarak Ergenekon yapılanması, yalnızca kendini doğrudan bu yapının içinde sayan, bu yapıyla mafyatik ya da örgütsel bağ kuranları kapsamıyor. Bu, hiçbir zaman böyle olmadı.

Nasyonal-sosyalist bir örgütlenme olarak Ergenekon, devlet kaynaklı olsa da, toplumun sivil tarafına doğru “derinleşen” derinleştiği oranda da bir “farkında olmama” haliyle birlikte kapsama alanını genişleten bir yapıdır. Bu yapı, devletin silahlı güçleri dışında, siyasi partilerde, okullarda, mahalle kahvelerinde, futbol takımlarında, partileşmemiş siyasi fraksiyonlarda kendini var etti ve ilkönce ideolojik sonra da siyasi-maddi bir güç olarak Türkiye’de uzun yıllar kanla siyasi gündemi belirledi. Bu yapının, kitlesel katliamlara varan terörü, temel siyasi mücadele aracı olarak seçmesinin, kendisine muhalefet edecek yapıları besleyecek kitleleri sindirerek, faşizmin kurumsallaşmasını ve yaygınlaşmasını hızlandırdığını söyleyebiliriz. Böyle olmasa Ogün Samastları, Yasin Hayalleri bu yapı üretmezdi. Mahalle futbol takımlarına, internet kahvelerine kadar giren bu nasyonal-sosyalist örgütlenme, faşizmin yapısı gereği, yalnız yönetenler tarafında bir farkındalık sağlarken, aşağıda, bu yapının mağdurları bile, farkında olmadan bu yapının içinde yer alabiliyordu. Yani solcu öğretim üyelerinden, solcu örgüt liderlerine, eski solcu belediye başkanlarına, oradan sosyal-demokrat parti yöneticilerine kadar hiç “akla” gelmeyecek kişi ve yapılar bu nasyonal-sosyalist yapının “doğal” üyesi olabiliyordu.


Faşist cephenin yeni eylem planı

Bu hafta menkul kıymet ve para piyasaları oldukça tedirgindi. İMKB yurtdışından ayrışarak, son aylarda gösterdiği performansın altına inmeye başladı. Yabancı çıkışları ve borsadaki kâr satışları haftaya damgasını vurdu. Türkiye’yle ilgili, ekonomik olarak, 2010 ve sonrası için küresel piyasaların oyuncularının bir endişesi yok. Ancak Türkiye’nin siyasi riskleri öne çıkmaya başladı.

Merkez Bankası’nın “toparlanma başladı” tesbiti bir ölçüde doğru. Çünkü 2010’da küresel Doğrudan Yabancı Yatırımların gideceği ender ülkelerden birisi Türkiye. Aslında DYY’lerin gelmeye başlaması borsanın da yukarı gideceği anlamına geliyor. Küresel pazarlarda tutunmuş KOBİ’lerin 2010’dan başlamak üzere, yabancılarla stratejik ortaklıklar yapacağı ve halka arzların da bu çerçevede artacağını söyleyebiliriz. Eğer hükümet Kredi Garanti Fonu, sektörel teşvikler ve banka sisteminin reel sektörü kredilendirmesini sağlayacak önlemleri çok hızlı olarak hayata geçirirse, Türkiye 2010 yılında, Orta Vadeli Program’da öngörülenden hızlı bir büyüme temposu yakalayabilir.


İnalcık’ın sorusu bir dönemi bitiriyor

CHP’nin ne olduğunu, iyiden iyiye, açık etmesi Türk siyasi hayatında tarihsel bir dönemeçtir. Artık taşlar yerinden oynadı. Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bu tarihsel ve bilimsel bir gerçek. Zaten bu gerçeği geçen gün Halil İnalcık bütün açıklığıyla dile getirdi. İnalcık, Türkiye Cumhuriyeti’ne Osmanlı İmparatorluğu muamelesi yapılamayacağını belirttikten sonra şöyle diyor: “Türkiye Cumhuriyeti belli bir etnik grubun devleti olarak doğdu. Tamamen antitez olarak geldi. Milli devlet, milli birliği kurmak için milli tarih üzerinde yoğunlaştı. Şimdi soru şu: Sayıları milyonları bulan azınlıklar var. Bunlar kendi milli bilincini oluşturdu. “Türk milletinin parçası değiliz” hissiyatı doğdu. (…) Cumhuriyet, Atatürk zamanında Türk devleti ve Türkiye olarak kuruldu.” İnalcık bunları söyledikten sonra sormak istediği soruyu açıkça sormuyor. Burada kesiyor. Ama soru belli; Hürriyet gazetesinin logosunun altında yayımlanan “Türkiye Türklerindir” sloganı sadece bir gazetenin yıllardır süren milliyetçi hezeyanı değildir ki; o slogan bu cumhuriyetin değişmez ve değiştirilemez özetidir.

O zaman bu toprakların artık yalnızca Türklerin olmadığı tarihsel gerçeği bugün politik bir durum olarak ortadaysa ne yapacağız?


Yeni Türkiye Cumhuriyeti

Yukarıdaki başlık bana ait değil. CIA Türkiye masası eski şefi Graham E. Fuller’in 2007 yılında yazdığı kitabının adı. Kitabın İngilizce orijinal ismi de aynı. Kitap Türkiye’de tam beş baskı yapmış. Ama özelikle şu günlerde kitabın yeniden okunması gerekiyor. Çünkü Fuller’in kitabı kaleme aldığı tarihlerde 2008 krizinin keskinliği ve derinliği bu denli ortada değildi. Türkiye, krizle birlikte Fuller’in kitapta ortaya koyduğu “yeni yol haritasını” daha da belirginleştirdi. Kitaptaki tezlerin bugüne ilişkin yorumuna geçmeden önce Fuller’den kısaca bahsedelim. Fuller, şu anda yazarlık, öğretim üyeliği yapıyor. Türkiye ve İslâm dünyası uzmanı olarak biliniyor. Çünkü CIA’in, en önemli adamlarından birisi olarak, Ortadoğu ve Asya’da 15 yıl görev yaptı. Türkiye’yi tarih, ekonomi ve politik düzeyde çok iyi biliyor. Fuller’in Yeni Türkiye Cumhuriyeti kitabını bugün önemli kılan çok önemli gelişme de, ABD’nin 2008 krizi sonrası Obama iktidarı ile birlikte yaşamakta olduğu eksen değişikliği; bu değişikliğin Ortadoğu ve Türkiye’ye olan yansımalarının belirginleşmesi ve Fuller’in bu değişimi 2007 yılında öngörmüş olması. Tabii ki bu şaşırtıcı değil. Çünkü ABD bu krize ve krizle birlikte gelecek değişime çok uzun bir süredir

hazırlanıyordu.